Celâl Hoca olarak tanınan İmam-Hatip Okullarının kurucusu Mahmud Celâleddin Ökten zaman zaman yalnız kalmaktan hoşlanan, tabiattaki ağaçlarla, çiçek ve böceklerle insanla konuşur gibi konuşan, dilinden duayı eksik etmeyen Osmanlı bakiyesi mütefekkir bir insandır. Boğazdan kayıkla karşıya geçerken gözleri göğün maviliğinde kaybolur, derin tefekküre dalardı. Ağaçların arasından göz kırpan güneşi seyrederken gözlerinin içi gülerdi. Suyun şırıltısına, kuşların ötüşüne bayılırdı. Kimi zaman da:

Hallâk-ı cihân âleme kıldıkda tecellî

Her birini bir hâl ile kılmış mütesellî

diyerek insanları süzer, onlarla hayâl dünyasının derinliklerinde sohbet ederdi. Yani kalabalıklar arasında yalnız gibiydi. Şeyh Sadi’nin sözünü hatırlar, “bir damla kan, bin bir endişe” olarak tarif ettiği insan topluluğunun sırrını çözmeye çalışırdı. Her canlının dilinden anlardı. Bir çiçeğin sevgiyle yeşereceğine, öfkeyle solacağına inanırdı. Yoksa düğün değil bayram değil, böyle zamanlarında mı okurdu Halil Edib’in şu şiirini:

Âkil ağlar geçen eyyâmı içün

Deli bayram geliyor der sevinir

Kendini akıllı görenler iyi kötü geçen günlerine âh vâh ederken, deli bildiğimiz insanlar da bayram geliyor diye mutlu olur. Çünkü geçmiş ve gelecek günlerin yükünü üzerlerinden atmışlardır. Burada deli mi akıllı, yoksa akıllı mı deli? sorusunu sorarak Celâl Hoca’ya rahmet dileyelim.

Celâl Hoca’nın Maraş versiyonu diyebileceğimiz kısa adı Sandal Hoca ismiyle şöhret bulan Osman Sandaloğlu diye bir hoca vardır. Maraş’ta İmam-Hatip Okulu açıldıktan sonra bu okulların ayakta durması için bir nefer gibi çalışmıştır. Aynı zamanda Çukuroba Camii imamı. Sandal Hoca halk arasında sağı solu belli olmayan, sözünü daldan budaktan esirgemediği için hem sevilen hem çekinilen bir kimsedir. Hutbe okurken uyuyan olursa, “Kulak ver cemaat!” diye ikaz etmekten sakınmaz, uyuyanları uyandırırdı. Caminin tuvaletini kullanıp giden olursa kapıdan çevirir ve abdest aldırıp öyle gönderirdi.

Caminin karşısında deli dolu hareketleriyle bilinen bir adam vardı ve hep sarhoş dolaşırdı. Deli olduğu için mi sarhoştu, sarhoş olduğu için mi delilik yapardı, belli değildi. Meczubun sesi bazen camiye kadar gelir, cemaat rahatsız olurdu. Sandal Hoca adamı öyle görünce zaman zaman uyarır, bazen de bastonuyla uyarma gereği duyardı. Bundan dolayı diğer komşularının da kötü davrandığı olurdu. Sandal Hoca onca uğraşmasına rağmen sarhoş deliyi bir türlü yola getiremedi. Ancak “Yarabbi ıslah eyle!” diyerek duasını eksik etmedi.

Bir gün deli dolu hareketleriyle komşularını rahatsız eden bu adam, nice akıllının yapmadığını veya yapamadığını yaptı. 1951 yılında ezan asli şekliyle okununca herkesin deli bildiği bu kişi evinde beslediği tokluyu omzuna attığı gibi elindeki bıçağıyla soluğu minarenin şerefesinde aldı. Allahu ekber Allahu ekber diye yüksek sesle tekbir getirerek cemaatin ve komşularının gözleri önünde orada kurban kesti. Kurbanın kanını da minarenin şerefesinden herkesin göreceği şekilde akıttı. Bu arada şerefenin etrafını dolanarak yüksek sesle bağırmaya başladı: “Ey cemaat, bundan böyle içkiyi bıraktım, artık ezan da benim ezanım, cami de benim camim!”  

Artık camiden çıkmayan deli mi veli mi olduğu anlaşılamayan adamın bu yaptığını duyan herkes şaşkındı. Hadiseden sonra Sandal Hoca önceden azarladığı bu adam arkasında namaz kılmaya başlayınca utanarak yüzüne bakamaz oldu, Maraş Müftülüğü’ne giderek tayinini başka bir camiye yaptırdı. Gittiği camide cemaate sarhoş delinin yaptığını anlatarak hüngür hüngür ağlamaya başladı: “Biz bu insanları anlayamamışız, Maraş’ın delisi de, sarhoşu da böyledir muhterem cemaat” dedi. Lâedrî galiba şu beytini, Maraş’ın bu delisinin yerine kendisini koyarak söylemiş:

Hiç akla gelir miydi bu âşıklığım ey dil

Kim derdi ki bir gün bana dîvâne desinler

Sadık Yalsızuçanlar dostumuzun geçtiğimiz yıllarda çıkan Allah’ın Adamları kitabında anlatılan hikâyeler aslında delilerin akıllılara verdiği öğüt ve nasihatlerden ibarettir. Anlatılanlara ve gündelik yaşadığımız hayata bakarsan ortalık kendini akıllı zanneden deliden, hırsızdan, uğursuzdan geçilmiyor. Kimseye zararı olmayan meczuplardan ne istiyorsunuz? Deli zannettiğimiz insanlara gülenlerin hâli ne acıklı! Güleriz ağlanacak hâlimize!  

Adı üstünde “mecnûn” cinnet geçirmiş, aklını yitirmiş demek. Cafer Çelebi’ye göre aşk yüzünden aklını kaçırmış kişileri mazur görmeli, onlara deli demek uygun olmaz. Çünkü onlar toplumda yalnız değiller:

Âkil isen deme Ferhâd ile Mecnûn’a deli

Eylesen halka nazar her biri bir gûne deli

Ortalık, her biri birbirinden deli olan insanlardan geçilmiyor. Bizim Maraş’ta bir söz var: “Elin delisine doyum olmaz, deli ocaktan gerek.” Uzaktaki delilerin yaptıkları kulağa hoş gelir ve gülüp geçersin, değil mi? Kendi evinin delisiyle başa çıkamayanlar çok iyi bilir bunu. Çünkü evindeki delinin zahmet ve yükünü kendisi çekiyor, başkalarına gülüp eğlenmek düşüyor. Koca Ragıb Paşa da Cafer Çelebi’ye hak verir:

Efendi ta’n edenin aklı var mı Mecnûn’a

Gürûh-ı ehl-i hevâ içre bir mi bin deli var

Delilikle yalnızlık arasında çok yakın bağ vardır. Cünun (delilik) hâlinde olanların hepsi dünyadan elini eteğini çekmiş yalnız insanlardır. Çünkü davranışlarından dolayı toplum onları kendi köşelerine itiyor, yalnız bırakıyor da ondan. Bu durum bütün deliler için geçerli değil. Bir kısmı sırf cinnet geçirdiği için şöhret bulmuş. Mecnun bunlardan biri meselâ. Kafzâde Fâizî işte bunu söylüyor:

Kays’ı gör mecnûn iken âlemde şöhretgirdir

Hiç kimse seni yâd eyler mi âkildir deyu

Şöhretse, al sana şöhret! Adam aşkından dolayı aklını havaya vermiş, dünyaca ünlenmiş. Şöhretin âfet olduğunu bilmediği halde dünya âlem Mecnun’u tanıyor. Sen ise varlığını insanların gözüne sokarak, âfet olduğunu bile bile şöhretin peşindesin.   

Halk arasında “aklı bir karış havada” diye bir deyim vardır. Dengesiz hareket eden, saçma sapan işler yapan, mantıklı düşünemeyenler için söylenir. Keçecizâde İzzet Molla’nın:

Kurtulur mevc-i kederden aklı yelken eyleyen

beytini bu deyimin ışığında yorumlayabiliriz. Uçsuz bucaksız ummanda yol alırken bazen dağ gibi dalgalara yakalanırsın, içinde bulunduğun gemi sağa sola yalpalayarak su almaya başlar. İşte o anda bütün bir hayatın gözünün önüne gelir ve bin bir endişe ile boğuşursun. Bu durumda bir sürü sıkıntının anaforunda kendini kurtarmanın tek yolu aklını esen rüzgâra kaptırmak. Aklını yelkenin kollarına bırakırsan ancak selâmete çıkarsın. Yoksa başına gelecek felaketleri düşüne düşüne aklını oynatırsın.

Bir de aklını yele vermediği halde vermiş gibi yapanlar var. Lisede Mustafa adında bir arkadaşımız vardı. Kulakları çınlasın, bugün avukatlık yapıyor. Mustafa sınıfta zaman zaman yüksek sesle kahkaha atarak hocaları ve arkadaşları öyle olduğuna alıştırmıştı. Her kahkahanın ardından “âlemin keyfi yerinde” diyerek sınıfı güldürürdü. Dersleri de iyi sayılırdı ve başarısıyla bütün sınıfa güven vermişti. Davranışları normal olmadığı için hocalar ona “bir tuhaf oğlan işte, delidir, ne yapsa yeridir” gözü ile bakardı. Bir gün Mustafa matematik dersinde test usulü yapılan sınav öncesi arkadaşlarla anlaşma yaptı: Anlayın ki bir kahkaha (a), iki kahkaha (b) demektir. Sorunun cevabı (e) olunca bizim deli oğlan kahkahayı uzattıkça uzattı ve cevabın (d) mi, (e) mi olduğu ihtilafından dolayı yakayı ele verdi. O günden sonra Mustafa normale döndü. Son olarak Fâizî’nin şu şiiri de Mustafa’ya gelsin:

Hande eyler âlemin evzâ-ı nâ-hemvârına

Güldüğü ehl-i cünûn sanmanız beyhûdedir

Ey ahâli! Toplumda akıldan piyade olarak görülen bu insanların gülüşü boşuna değil; asıl onlar, akıllı olduğunu zanneden insanların ikiyüzlü hâllerine ve çarpıklıklarına gülüyorlar.

  

 

 

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir