Balıklar, Kur’an-ı Kerim’de birkaç yerde anılır. Musa Peygamber ve yol arkadaşına, aradıkları mübarek zat ile buluşacakları yeri işaret eden bir balıktır. Sabah yakalanmış, ayıklanıp pişirilmiş ve yol azığı olarak heybeye konmuştur. Mola verdikleri yerde, balık birden canlanmış, heybeden atlayarak denizde yolunu tutmuştur. Bir süre Allah’ın Peygamberi ile yolculuk eden bu şanslı balığa ikinci bir hayat bahşedilir. Musa Peygamber ise Hızır Aleyhisselâm ile buluşarak kısa ama etkili bir eğitimden geçirilir.
Sözü edilen diğer balıklar ise İsrailoğulları ile anılır. Allah c.c. balık yakalamayı ve yemeyi çok seven İsrailoğulları’na cumartesi günleri balıkçılık yapmayı yasaklar. Haftanın altı günü tek tük görülen ve zor avlanan balıklar, yasak olan cumartesi gününde sürüler halinde kıyıya yakın dolaşırlar. Bu duruma uzun süre sabredemeyen İsrailoğulları yasağı çiğner ve cezalandırılırlar.
Kur’an-ı Kerim’de anlatılan en yaman balık ise bir peygamberi bedeninde misafir olarak ağırlayandır. Yunus Peygamber Dicle Nehri’nin kıyısında, günümüzde ki Musul civarında bulunan Ninova Şehrinde doğup büyümüş ve peygamber olarak orada görevlendirilmiştir. Geçimini balıkçılıkla sağlayan ve daha sonrada balıkçıların piri olarak anılan Yunus Aleyhisselâm, uzunca bir süre halkına tebliğde bulunur. Elinden geleni yapar ancak yalnızca iki kişi ona inanır. Bütün peygamberler gibi o da çok ciddi tepki ve tehditlerle karşılaşır. Allah “söyle” der, Ninova’lılar “söyleme” der. Çok kırılmış ve kızmış bir halde oradan gitmek istediğini söyler Rabbine. Allah c.c. kırk gün daha sabretmesini söyler ona. Eğer gene iman etmezler ise cezaya uğrayacaklardır.
Yunus Aleyhisselâm yeniden tebliğe başlar ama sonuç değişmez. Peygamberin gayreti arttıkça onların da zorbalığı artar. Sonunda Yunus Peygamber pes eder ve verilen sürenin otuz yedinci gününde, başlarına gelecekleri anlatır ve Ninova’yı terk eder. Kalem Suresi 48. Ayette Peygamber Efendimiz’e hitaben; “Rabbinin hükmüne sabret, balık sahibi gibi olma. Hani o öfkeye boğulmuş da nida etmişti.” Denilmekte ve Yunus Peygamberin o andaki haline kayıt düşülmektedir. Bir gemiye binerek oradan uzaklaşmak ister ama denizin ortasında fırtına çıkar. İçlerinde uğursuz birinin bulunduğuna hükmeden gemiciler aralarında kura çekerler ve kısa çöp peygambere çıkar. Öyle temiz ve masum bir yüzü vardır ki onun uğursuz olabileceğine yürekleri razı gelmez. Kura üç kez tekrarlanır ve üçünde de Yunus Aleyhisselâm’a çıkar. Çaresiz cezası kesilir ve denize atılır.
Gecenin karanlığında, fırtınalı bir denize atılan Yunus peygamber büyük bir balık tarafından yutulur. Aklı başında ve şuuru yerindedir. Kendini kınayarak, çaresizlik içinde kıvranırken denizdeki canlıların zikrini duyar. Onlarla birlikte zikretmeye başlar. “Allah’ım senden başka ilah yoktur seni tenzih ederim, ben zalimlerden oldum”. Allah balığa peygamberini yaralamamasını ve kemiklerini kırmamasını buyurur. Böylece karnındaki misafiri ile birlikte balığın da çilesi başlamış olur. Yemek yemeden, sindirimi çalışmadan bir denizaltı gibi denizin derinliklerinde yol alır. Verilen süre dolunca da bir kıyıya götürüp bırakır Allah’ın peygamberini. Yunus peygamber ve Allah’ın gazabını gördükten sonra paniğe kapılarak tövbe eden kavmi affedilmiştir.
İbn-i Arabî Hazretleri Füsûsu’l- Hikem adlı eserinin Yunus peygamber bölümünde der ki;
“İnsan denilen varlığı, ruhu, bedeni ve gönlü bakımından Cenab-ı Hak kendi sureti üzere yarattı. Ondaki düzenin çözülmesi de, Yaratıcı’sından başka kimsenin elinde değildir. İlâhi emir olmaksızın buna girişen kişi, kuşkusuz nefsine zulmetmiş ve bu işte Allah’ın sınırını çiğnemiş olur. Çünkü Allah’ın bayındır kıldığı bir şeyi yıkmaya kalkışmıştır. Allah’ın kullarına merhamet etmek, onları öldürmekten ziyade hatalarını idrak etmelerini beklemek daha iyidir. Davut (as), Beyt-i Mukaddes’i onarmak istediğinde, onu kaç kez yapmaya giriştiyse, işini bitirir bitirmez tekrar yıkılırdı. Bunun üzerine Allah’a şikâyet etti. Cenab-ı Hakk’tan şu haber indi. “Ey Davud, benim evim kanlar döken bir insanın eliyle yapılamaz.” Bunun üzerine Davud (as), şöyle dedi: “Ey Rabbim, benim öldürüşüm Senin buyruğunla olmadı mı?” Cenab-ı Hak şöyle buyurdu: “Evet. Ama onlar benim kullarım değil mi?” Davud (as), “O halde ey Rabbim, bana bağlı birine nasip et onun onarımını.” Bu yakarış üzerine Cenab-ı Hak, Davud’a vahyederek, “Kuşkusuz oğlun Süleyman onu yapar” buyurdu.”
Hz. Süleyman o mabedi yapar. Zaman içinde Nebukadnezar yönetimindeki Babilliler tarafından yıkılır. İkinci kez inşa edilen mabed ise M.S 70 yılında Titus komutasındaki Roma tarafından yıkılır. Günümüzde bu mabetlerin üzerinde, Müslümanlar tarafından inşa edilen, Kubbetü’s-Sahra ve Mescid-i Aksa bulunmaktadır. Üçüncü tapınağı yapmak için harekete geçen İsrailliler, bölgeyi kan gölüne çevirdiler. Müslüman Mabedini yıkarak, Kudüs’te yeniden Süleyman Mabedini kurmak niyetindeler. Oysa Orası ilk yapıldığında adı Beyt-i Mukaddes idi. Allah’ın Davud (as)’a söylediği kelimeleri tekrarlayalım; “Ey Davud, benim evim kanlar döken bir insanın eliyle yapılamaz.”
Arapça dilinde balık; semek, hut ve nun isimlerini alır. Allah (cc) Kalem Suresi’nde nun’a, kaleme ve yazdığı satırlara yemin eder. Bazı müfessirler, nun için ‘Hokka’dır demişler. Bazıları ise Surede adı geçen Yunus Peygamber’e işaret ettiğini söylemişler. Belki de her ikisi de doğrudur. Kalem için de bazı yorumcular ilk yaratılan ve kıyamete kadar olacak her şeyi Levh-i Mahfuz’a yazan kalem olarak yorumlamışlar. Bazıları ise ‘ ilk kalem de dâhil bütün kalemlere yemin edilmiştir’, derler. Mevlâna Celâleddin Rûmî Hazretleri Fîhi Mâ Fîh adlı eserinin 73. Fasılında şöyle anlatır: “Eğer Kur’an yalnız bu harflerden ibaret olsa idi, denizlerin mürekkep ve ağaçların kalem olmasına hacet olmaz idi; Kur-an’ın harfleri yarım okka mürekkep ile yazılabilir.” “Eğer evliyanın kelâmı Hakk’ın kelâmı olmasa idi, “onun lisanı olurum” batıl olurdu.” (‘Gören gözü, söyleyen dili olurum’, hadisine telmihtir.)
Mevlâna Hazretleri’nin sözünü ettiği Lokman Suresi 27. Ayettir.
“Eğer yeryüzünde ki bütün ağaçlar kalem, denizlerde mürekkep olsa, arkasından buna yedi deniz daha eklense, imkânı yok Allah’ın kelimeleri yazmakla bitmez. Muhakkak ki Allah, kudreti daima üstün gelen, her hükmü ve işi hikmetli ve sağlam olandır.”
Derler ki; ”kalemin yazdığı kader, kulun ettiği dua ile değişir.” Duanın muhatabına sığınalım.
Ey Allah’ım; nefse zebun olup haddi aştık. Senin dosdoğru yolundan uzaklaşıp yabana daldık. Nefis balığının karnında derin karanlıklarda dolaşmaktayız. Etrafımızı saran bu karanlık, kat kat perdeler yüzünden önümüzü göremez olduk. Birbirimizi sevmemizi merhamet etmemizi buyurmuştun. Sevgiyi değil, kinleri barındırır olduk yüreklerimizde. Muhabbet kelimelerinin yerini küfürler aldı dilimizde. İçine düştüğümüz gafleti dahi anlamaktan aciziz. Anlasaydık Yunus Aleyhisselâm gibi sarılırdık zikirlere. Belki bir kez daha affederdin sınırda tövbe eden kullarını.
Ey Allah’ım; vaktiyle güzel kullarını bize göndermiştin. Onların bereketiyle insanların üzerine sevgi, hikmet saçmış idin. O kullarının bereketiyle adın her yerde anılır olmuştu. Zulme ‘dur’ diyecek yürekler yetişmişti. Bize yine nasip eyle, kelâmı kelâmın, kalemi kalemin olan Hakk dostlarını. Yaşadığımız zamanı ve onun sıkıntılarını anlayan, sebep olduğu dertlere derman olacak, sözü şifa, nazarı şifa kullarını nasip eyle bize.
“Sırrı semayı duyacak ruhum
Bi-karar olup dönmeye geldim” diyen Kuddusî Baba gibi, göklerin sırrını duyan kullarını,
“Nükteyi duydu Sezaî dehen-i yârı sorup
Noktanın sırrını âriflere takrir itdi” diyen Hasan Sezaî Gülşenî gibi, sırrı yârin dilinden dinleyip haber veren kullarını,
“Evveli Hu, ahiri Hu, ya Hu illa Hu olam
Evvel ahir o kala ve men Aleyna fan olam” diyen Yunus gibi aşkla yürüyen, bütün zamanlara aşk tohumlarını serpen kullarını,
Kelimeleri ateşe verip, ateş ile arıtıp, tertemiz billur gibi ikram eden Şeyh Galib gibi kullarını yeniden nasip eyle.
Dilden gönüle, gönülden dile deveran yeniden dâhil olsun hayatımıza.
Yazıda adı geçen mübareklerin ruhlarına selâm olsun.

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir