1975 yılı olmalı. Ankara’da Zafer Çarşısı’nda Bu Ülke kitabına rastladım. Arka kapağı okuyunca içine de baktım, “Kamusa uzanan el namusa uzanmıştır” v.b. sarsıcı cümlelere rastlayınca kitabı hemen alıp okumaya başladım. Üstadın diğer kitapları ve röportajlarının takipçisi olduk. Sonra kızı Ümit Meriç Hoca’nın Babam Cemil Meriç kitabı. Hâsılı üstadın kitapları elimizden, dilimizden düşmez oldu.

Ağustos 2024’de Boyabat’a torun ziyaretine gelince yine Bu Ülke ile karşılaştım. Tekrar bakalım derken bir seçme yapıp, bir kısım genç ahbabı tekrar haberdar edelim dedik. Ola ki yeni uyanış ve ayılışlara vesile olur. Çağdaş yaşamın, bireyselliğin adeta şaşkına / robota çevirdiği bazı insanlarda intibaha/ inşiraha sebep olur diye düşündük. Okuyup anlayıp zevkiyâb olanlara aşk ve şevk olsun inşallah:

“Kimim ben? Hayatını Türk irfanına adayan münzevi ve mütecessis bir fikir işçisi”

“Her hâl tercümesi bir müdafaanamedir. Kendimizi tanımak irfanın varabileceği en yüksek merhale” s.21

“Bir adamı tanımak için düşüncelerini, acılarını bilmemiz lâzım hiç değilse. Hayatın maddi olaylarıyla ancak kronoloji yapılabilir. Kronoloji aptalların tarihi” s.22

***

“Orta üçte Ali İlmî Fâni’yi tanıdım. Şair, muhibb-i cemal, kalender bir Osmanlı. Lâmi Bey gençti, pedagogdu. Ali İlmi, feleğin çemberinden geçmiş, rindmeşrep bir Osmanlı. Birinci Dünya Savaşı’ndan önce ‘Dar-ül Fünûn’da metin şerhliği hocalığı yapmış. Siyaset, bu sessiz sedasız, bu zevkperest şairi vatanından uzaklaştırmış, Rıza Tevfik, Refik Halit gibi o da bir yüz ellilik. Niçin, nasıl, hiçbir zaman anlayamadım. Farsçası mazbut, aruza hâkim, babacan, ârif bir divan şairi. Hasbelkader edebiyat muallimi” s. 25

***

“Lisede feyz aldığım bir başka hoca da Mesut Fâni. Sorbon’dan yeni gelmiş bir hukuk doktoru. On beş yıl Paris’te bulunmuş. Cebel-i Bereket Mutasarrıfı iken Fransa’ya kaçmak zorunda kalmış eski bir hukuk mezunu. Onuncu sınıfta edebiyat tarihi hocamız oldu. Hatırladığıma göre Köprülü’nün edebiyat tarihini okutuyordu. Çok iyi Farsça bilirdi. Önce talebeleri bir yokladı. Şiir nedir, edebiyat nedir gibi ömür törpüleyici sualler sordu, bir güzel haşladı talebeleri. Bana biraz iltimas geçti, ama ben çok daha fazla iltifat bekliyordum. O hafta mektebe gitmedim, yedi-sekiz sayfalık bir Türk edebiyatı şeması kaleme aldım, tabiî manzum. Ve ilk derste bu çok beğendiğim hezeyannâmeyi üstada sundum. Mesut Bey, ertesi gün Müdür Bazantay’i yanına alarak sınıfa geldi, böyle bir kabiliyete rastlamış olmaktan hayatının en büyük gururunu duyduğunu ‘maşallah maşallah’larla süsleyerek belirtti” s.27

***

“Ücra bir köy kulübesinde harfleri yeni yeni sökerken Kırk Ambar tecessüsümü sonsuz ufuklara kanatlandırmıştı… Ahmet Mithat Efendi, nesillerin tecessüsünü dünya düşüncesine kanatlandıran bir yol göstericidir… Ahmet Mithat fakülte değil, üniversite. Ben onun çocuğuyum…”

“Nazif, hayatımın ilk mukaddes isimlerinden. Benim için edebiyat şiir demekti. Nabi’ye, Fuzuli’ye, Nedim’e âşıktım. Benim için nesir sanatının gerçek temsilcisi ise Refik Halit’ti. Halep’te yayımlanan Vahdet ve Doğru Yol gazetelerini günü gününe okuyordum. Refik Halit, hecenin en usta şairleri kadar ahenkli yazıyordu, tazeydi, samimiydi ve mükemmeldi. Nesrin de edebiyatın gür ve ihtişamlı bir kolu olduğunu Refik Halit’ten öğrendim…” s. 34

*** 

“İstanbul’da çıkan ilk yazım: ‘Honoré de Balzac’ (1941). ‘Etüdümüzün gayesi, Balzac’ın hayatını bellibaşlı inkişaf merhaleleriyle tespit etmek, bu inkişaf üzerinde müessir olan sosyal şartları araştırmak… Bu muhafazakâr muharririn nasıl olup da zamanının cemiyetini bütün tezatlarıyla canlandırabildiğini izah etmektir” 38-39

*** 

“Ben bir taşralı tecessüsüyle sürüklendiğim o gürültülü dünyadan, kitapların âsude inzivasına iltica ettim.”  “Kitap bir limandı benim için. Kitaplarda yaşadım. Ve kitaptaki insanları sokaktakilerden daha çok sevdim. Kitap benim has bahçemdi. Hayat yolculuğumun sınır taşları kitaplardı. Bir kanat darbesiyle Olemp, bir kanat darbesiyle Himalaya. Ayrı bir dil konuşuyordum çağdaşlarımla. Gurbetteydim. Benim vatanım Don Kişot’un İspanyası’ydı, Emma Bovari’nin yaşadığı şehir. Sonra Balzac çıktı karşıma, Balzac’ta bütün bir asrı yaşadım, zaman zaman Votren oldum, Rastinyak oldum. Dört bin kahramanla dört bin kere yaşamak”

*** 

“… Düşünce dünyasını fethe koşanların uğrayacağı ilk ülke Hint olmalı. Hint bütün inançlara söz hakkı tanır. Çağdaş Avrupa en aydınlık taraflarıyla Hint’in bir devamıdır… Hint belki bütün hakikat değil ama hakikat. Bu kitap, çağdaşlarını papağanlıktan kurtarmak için yazıldı. Bir kaçış değil, bir arayış.”

“Bir tarih hocasının Hint’le uğraştığım için beni nasıl ayıpladığını çok güç unutabileceğim. Eskiden Batı aforoz edilirdi, şimdi Doğu aforoz ediliyor. Daima aforoz, daima duvar, daima husumet. Bu lânet çemberini nasıl yıkacağız? Bilmiyorum. Kitabım basılırsa… gericiler toptan mahkûm edecek, ilericiler toptan mahkûm edecekler…”

… O ülke, düşünce hürriyetinin vatanıdır… Hint’ten tesamuhu öğrendim, düşüncenin gökkuşağını bütün renkleriyle sevmeyi öğrendim. Peşin hükümlerin mahpesinden kaçmayı, hakikatin çeşitli yönlerine eğilmeyi, hayatın her tecellisine saygı beslemeyi öğrendim.

‘Hint’, bir çağrıdır, güzele, sonsuza, hoşgörüye çağrı.

“64’te Hint Edebiyatı’nı yayımladım. Okuyucusunu bulmayan bedbaht bir kitap. Irreel bir Hint ve rüyada görülen bir edebiyat. Bir kelimeyle, kendi vecdimi, kendi rüyalarım armağan ettim Hint’e.” s.48

*** 

“İki saat Machiavelli’yi anlattım dinleyicilere. Dinlediler mi? Kim kimi dinliyor ki?”

“Ben, insan haysiyetine yakışmayan bu talebe-hoca komedyasını kudret ve kabiliyetim nispetinde asilleştirmek hayaline kapıldım. Örneğim yoktu. İrfanı, toprağı dişlerimle ve tırnaklarımla kazarak yedi kat yerin dibinden çıkarmıştım. Çölün kumlarında altın zerreleri arayan adam…” s.49

*** 

Kurtulmak İsteyenler İçin Bir Gemi

“Önünde birçok yollar var: Politika bunlardan biri. Belki en aldatıcısı olduğu için en câzibi. Mutlak’ın ve sonsuzun rüyası. Mukaddes bir abes. Bana sorarsan kütüphanene dön, ya kitap ol, aydınlan ve aydınlat.”

“Kaçıyorsun, erkekçe çalışmaktan, yenilmekten, dövüşmekten kaçıyorsun. Boş bulduğu ilk kulübeye sığınan bir köpek gibi ve her kulübeden, mantığın haşin eli boğazına sarılıp, kaçmağa zorluyor seni.”

“Neden İşçi Partisi’ne girmiyorsun? Girmem, çünkü benim yerim kütüphane. Ben ışık arayan, aydınlanmak ve aydınlatmak isteyen bir insanım. Politikanın kurtarıcılığına inanmıyorum…”

“Ben Lenin’den çok Gandi’ye yakınım. Ama belki de kavganın dışında olduğumdan.”

“Politika ve aksiyon adamlarının en zayıf yanı, düşünce adamını küçümseyişleridir. Beyinle kol, nazariye ile aksiyon el ele vermedikçe, toplum sıhhate kavuşamaz.”

“Benim dünyam minnacık bir dünya. Minnacık veya sonsuz. Kavgadan kaçtım. Kavgadan, yani kör döğüşünden. Yarım asra yaklaşan bir hayat ve birlikte yola çıktıklarımızın en arkası. Para yok, sıhhat yok, şöhret yok…

Evet kitap da, kültür de bütün sevgililer gibi kıskanç, koparıyor insanı, realiteden koparıyor. Ama asıl realite onlar değil mi? Yahut realitenin kalan parçası. Her okuyan Don Kişot’laşır, yani gurur olur, feragat olur. Don Kişot istikbale taşan mazi. Hattâ bazen tek başına hak ve hakikat. İnsanların zincire vurulmasına tahammülü yok. Don Kişot kanatlı, kertenkelelere gülünç gözükmesi bundan.”

“Uluların hepsi fildişi kulede yaşadı. Fildişi kule, tufandan kurtulmak isteyenler için bir gemi… Zaman zaman kalabalıklara karışsan bile, limandan uzaklaşma… Kalabalık kasırgalı bir umman.

“Daha bir asır Türkiye’de Saint-Simon yazacak çıkmaz. Ve ben eseri tâbi tâbi dolaştırmayacak kadar mağrurum, kendime ve Saint-Simon’a saygım var.”

*** 

“Tefekkür Vuzuhla Başlar, Kurtuluş Şuurla

68’lere kadar insanlığın düşünce tarihini tavaf eden bir şakirttim. Düşünmüyordum, başkalarının neler düşündüğünü öğrenmeğe çalışıyordum. Uzun süren bir çıraklık…”

“Konya yolculuklarımda (1966-67) ilk defa başkası ile temas ettim. Başkası, yani kendi insanım. Kaderin karşıma çıkardığı genç üniversiteli ‘Sen bizden değilsin,’ dedi. Sen bizden değilsin. Evet, ben onlardan değilim. Ama onlar kimdi? Uçurumun kenarında uyanıyordum. Demek boşuna çile çekmiş, boşuna yorulmuştum. Bu hüküm hakikatin ta kendisiydi.

Tanzimat’tan bu yana Türk aydınının alınyazısı iki kelimede düğümleniyordu: aldanmak ve aldatmak. Senaryoyu başkaları hazırlamıştı, biz sadece birer oyuncuyduk. Nesiller bir ütopyanın kurbanı olmuşlardı… Avrupa’yı tanımamak gaflet; Avrupa’yı tanıyan ülkesinden kopuyor. Bu lânet çemberinden nasıl kurtulacağız?

*** 

“… Düşünenin görevi: insanından kopan, tarihini unutan ve yolunu şaşıran aydınları irşada çalışmak kızmadan, usanmadan irşat. Gerçek sanat ayırmaz, birleştirir.

“Aydın olmak için önce insan olmak lazım. İnsan mukaddesi olandır. İnsan hırlaşmaz, konuşur, mâruz kalmaz, seçer. Aydın, kendi kafasıyla düşünen, kendi gönlüyle hisseden kişi. Aydını yapan: ‘uyanık bir şuur, tetikte bir dikkat ve hakikatin bütününü kucaklamaya çalışan bir tecessüs.”

“Kaderimizi çizen Avrupa’nın siyasî ihtirasları; kullandığımız kelimeler onun emellerini dile getiriyor. Kulağımıza fısıldanan lâfızları hudut ve şümûllerinden habersiz fısıldayıp duruyoruz… Tefekkür vuzuhla başlar, kurtuluş şuurla.”

“Elbette ki Avrupa’nın reçetelerini uygulamaya kalkmak büyük bir hamakat; ama hocaların söylediklerinden habersiz olmak daha büyük hamakat.”

“Kelimeleri tarif etmeden girişilecek her tartışma kısır kalmağa mahkûm.”

“Din problemi, şer problemi, Avrupalılaşma problem… bizim de gevelediğimiz mefhumlar. Ama kimsenin bu problemler üzerinde kafa yorduğu yok. Sağ, kovuğuna çekilmiş münzevi, mazlum, mustarip. Sol, eline tutuşturulan reçeteyi kekeliyor, mânâsını anlamadığı reçeteyi. Tek ortak duygu: düşmanlık. Diyalog yok. Tanzimat’tan beri hazır elbiseye meraklıyız, hazır elbiseye ve medeniyete… Tefekkür kılıçla fethedilmez, bir parça kendi kafamızla düşünmek ne kadar güç.” s.54-55

12 Ağustos 2024 de yârânınla Ankara Hacı Bayram-ı Veli Camiinden dârı bekâya yolcu edilen, Kalecikli Mirati’nin ve Ali Birinci Hoca’mızın can dostu cihanda “erkekçe gezmiş” olan irfanımızın mücahit muhafızı D.Mehmet Doğan Ağabeye, Cemil Meriç üstadımıza ve bütün onların milletinden olanlara rahmet ve mağfiret niyaz ederiz. 7 güzel adama, Maraşilere, Hüseyin Vassaf, İbnülemin, Gemuhluoğlu, Mahir İz, Celâl, Topçu ve O. Okay hocalara da rahmet, muhibbanına ve kadirşinas takipçilerine de selamlar olsun. 

 

““Bu Ülke”yi Yeniden Okurken, Orhan Alimoğlu” için 2 yorum

  • Sayın Valim yükümüzün ağırlığını hissettirmek konusunda çok çok mahirsiniz düşünmek ve tefekkür sürekli insanı yalnızlaştırıyor. Bu yalnızlıkta çaresizliğe sürüklüyor bahsi geçen zat-ı muhteremler gibi olabilmek muhal. İnşallah onları anlamaya çalışanlardan oluruz saygılarımla.

  • Sayın Valim; Elinize yüreğinize sağlık . Geçmişi gelecekte yaşamak için güzel bir örnek olmuş müstesna yazınız . Sağ olun var olun.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir