Babalar kendi sulbünü sürdüreceği gözü ile baktığı çocukları -bilhassa oğulları- üzerine titrer, iyilikleri için çalışır. Bundan dolayı her türlü sıkıntıya katlanır, elinden gelen fedakârlığı onlar için gösterir. Çünkü şöyle ya da böyle gelecekte kendi ismini yaşatacak olan onlardır. İşte bunun için kimi babalar, olmak istediği şeyi ol(a)madığı ya da gelmek istediği yere gel(e)mediği için onları olmak istediği şeye ya da gelmek istediği yere hazırlar. Zaman zaman “vîrân olası hanede…” diye söze başlasalar da onlar için çalışır, çabalar, yorulur; tek onlar adam olsun diye, bir yerlere gelsin diye!
Kimi babalar da olmak istediğini olmuş, gelmek istediği yere gelmiştir; çocuğununun da öyle olmasını arzu eder. Diyelim ki kendisi mektepli/ulema sınıfındansa oğlunun da aynı mesleğe intisap etmesini ister. Alaylı ise; güç ve kuvvetin elinden çıkmaması için asker olması için çalışır. Yok eğer kendisi sefaret mesleğinde ise, çocuğunun da aynı çemberde kalmasını ister. Zenginse, neslen ba’de neslin servet ü sâmânın devam etmesi için iştiraklerinin başına en çok güvendiği oğlunu getirir. Muharrirse, oğluna da mürekkep yalatarak tahrir vazifelerine dikkat etmesini gözetir. Ve babalar bunun için gücü yettiğince tüm şartları hazırlar.
Tabii ki istisnalar hiçbir zaman kaideyi bozmaz. Babalar öyle istedi diye çocukları illâ ki babaları gibi olacak değildir. Nitekim kimi babaların çocuklarının ille de olsun istediği şeyi olmadığı ya da olamadığı için işi oluruna bırakarak yelkenleri indiriverdiklerini zaman zaman gördük ve görüyoruz.
***
Babalar ve oğullar arasında zaman zaman talihsiz hadiseler de yaşanmıştır. Rivayete göre Hürrem Sultan’ın kendi oğullarından birinin tahta çıkması için başka bir sultandan olan Şehzâde Mustafa’ya kurulan bir tuzak üzerine Kânûnî oğlunu boğdurmuştur. Taşlıcalı Yahya Bey’in yazdığı bir mersiyede bu olay:
Meded meded bu cihânın yıkıldı bir yanı
Ecel Celâlîleri aldı Mustafa Hânı
beytiyle anlatılır ki okuyunca insanın içinden bir şeyler sökün eder. Şehzâde Mustafa’nın feci bir şekilde öldürülmesinden sonra Kânûnî’nin diğer oğulları olan Bâyezid ve Selim saltanat kavgası için Konya ovasında savaşa tutuşmuş ve Selim’in kazanması üzerine Bâyezid İran’a sığınır. Daha sonra iki devletin kendi aralarında anlaşması üzerine Bâyezid boğdurularak cenazesi Osmanlı topraklarına getirilip Sivas’ta defnedilir. Bu olayda baba ile oğulun mektuplaşmaları konumuz bakımından enteresandır. Devletin bekâsı için kardeş katline fetva veren Fatih Kanunnamesi’nden sonra buna benzer olayların yer yer yaşandığını görüyoruz. Şehzâde Bâyezid babasına yazdığı manzum bir mektupta ondan yardım dileyerek kendisini affetmesini, günahsız olduğunu, anadan ve kardeşlerinden ayrılıp yetim kaldığını yalvararak söyledikten sonra,
Tutalım iki elim baştan başa kanda ola
Bu meseldir söylenir kim kul günâh etse n’ola
Bâyezid’in suçunu bağışla kıyma bu kula
Bî-günâhım Hak bilir devletlü sultânım baba
dörtlüğü ile bitirir. İyi bir şair olan Kânûnî de oğluna aynı şekil ve muhteva ile cevap verirken kendisinin rahmet ve şefkat sahibi olduğunu, Hakk’ın kendisini halka çoban seçtiğini, hâşâ oğlunu günahsız yere öldürmeyeceğini söyledikten sonra şiirini şu dörtlükle bitirir:
Tutalım iki elim baştan başa kanda olsa
Çünki istiğfâr edersin biz de affetsek n’ola
Bâyezid’imin suçunu bağışlarım gelsen yola
Bî-günâhım deme bâri tevbe kıl cânım oğul
Şair Nef’î’nin de babası ile başı derttedir. Nasıl olmasın ki, Nef’î henüz Erzurum’dan ayrılıp İstanbul’a doğru yola çıkmamışken, babası Mehmed Bey onu ve ailesini toptan terkederek Kırım Hânının yanına gitmiş, orada hanın nedimi olup ömrünün sonuna kadar refah ve zenginlik içinde yaşamıştır. Ailesini ve oğlunu boşlayan Mehmed Bey için Nef’î şöye der:
Sa’âdet ile nedîm olalı peder Hân’a
Ne mercimek görür oldu gözüm ne tarhana
Manzumenin devamında da:
Peder değil bu belâ-yı siyâhtır başıma
diye beddua eder. Babanın bedduasının kötü olduğunu ve mutlaka tutacağını çok duyduk ve okuduk. Zavallı hiciv şairimizin feci âkıbetini göz önünde bulundurarak şu soruyu sorabiliriz: Babasının âhı mı tuttu yoksa! Çoğu babanın çocukları üzerinde titremesi karşısında kimi babalar da işte böylesine acımasızdır.
17. yüzyıl şairlerinden Nâbî’nin en önemli eserlerinden biri Hayriye’sidir. Oğlu Ebu’lHayr Mehmed Çelebi için yazılmış bir mesneviden bahsediyoruz. Bir baba olarak oğluna öğretmenlik yapan Nâbî bu eserinde oğlunun dinî ve ahlâkî bilgileri öğrenmesini isterken, hayatta karşılaşacağı problemleri çözmesi için de yol gösterir. Nâbî ısrarla oğlunun yönetici olmasını istemez.
Olma a’yânlığa her kim âzim
Bî-hayâ bî-edeb olmak lâzım
der. Başa geçmek için çırpınan hayasız ve edepsiz kimselerin çoğunlukta olduğu bir zamanda idareci olursa kimseyi memnun edemeyeceğini anlatır. Başa geçip deveyi hamuduyla yutanların nezdinde ilim, irfan ve temiz kalplilik hiçbir işe yaramaz ona göre. Oğlunun aynı zamanda vakıf işlerine bulaşmasını da istemez. Vakfın kurallarına dikkat etmeyen kişinin düşmanının Allah ve Resulü olduğunu, vakfeden kişinin sağladığı şartlarla yaşamanın zor olduğunu, bu şartlar altında rüşvete bulaşmadan vakfın malına el uzatmamanın da güç olduğunu ifade eder. Bu yüzden vakıfların başında bulunan mütevellilerin akıbetinin kötü olduğunu, Allah’ın huzurunda onların yüzünün kara olacağını söyler. Şair oğlunun belediye işlerine bulaşmasını da aynı anlayış yüzünden yasaklar. Çünkü diyor şair, sen öyle kötü ve pisliklerin üzerine sıçrama ihtimalinin çok olduğu bir zamanda yaşıyorsun ki, onca kötüler arasında iyi bir insan olarak kalman mümkün değil. Nâbî, oğlunun harama bulaşmadan dünyada geçimini sağlaması için:
Cümlenin mu’teber ü muhteremi
Cümlenin müntehab u muğtenemi
diye tarif ettiği Hâcegân-ı Dîvân-ı Hümâyûn Kaleminde çalışmasını ister. Mehmed Zeki Pakalın’ın Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü’nde belirttiğine göre Hâcegân’da çalışanların güzel rik’a yazdıklarını ve meramlarını oldukça güzel ifade ettiklerini söyler. Ayrıca zamanla bu kalemde çalışanlar arasında Hariciye, Dahiliye ve Maliye bürokratlarının da yetiştiğini ilâve eder.
18. yüzyıl şairlerinden Sümbülzâde Vehbî’nin eserinin adı Lûtfiye’dir. O da Nâbî gibi oğlu Lûtfullah için yazmıştır. Vehbî oğluna tıptan edebiyata, kimyadan tasavvufa kadar her alanda bilgi vermek ister. Bu eserde toplum içerisinde nasıl davranılması gerektiği, ahlâk kurallarının neleri emrettiği anlatılarak kimi meslek sahiplerinin eksik yönlerine işaret edilir ve meslek seçiminde bir takım tavsiyelerde bulunur. Sümbülzâde daha önce devlette bir dereceye kadar rahat ulaşılabilen tek mesleğin ulema mesleği olduğunu, Osmanlının ilme saygı göstererek ilim adamlarını emniyet altına aldığını söyler. Ayrıca Nâbî’ye cevap vererek:
Hâcegânlık imiş evvel Nâbî
Şimde sed eylediler ol bâbı
Kesreti mâni olup izzetine
Sebep oldu çoğunun zilletine
şiirinde, onun oğluna tavsiye ettiği kalemin kötülüğünü anlatır. Nâbî’nin divan hocalığına verdiği önemi belirtir ve şimdi o kapıyı kapadılar, hocaların çoğalması değer kaybına, birçoğunun hor görülmesine sebep oldu, der. Ayrıca bu mesleğe girenlerin evini besleyemez durumda olduğunu, bu durumda olmasına rağmen çalıp çırpıp yiyemediklerini söyler. Onun da endişesi çocuğunun kire pisliğe bulaşmadan yetişmesi, hayatını idame ettirmesidir.
Geçen asrın büyük devlet adamı, edebiyatçı ve tarihçi yazarlarından Ahmed Cevdet Paşa yazdığı mantık kitabına oğlu Ali Sedad’a atfen Mi’yâr-ı Sedad adını koymuştur. Fatma Aliye Hanım’ın anlattıklarından öğrendiğimize göre Cevdet Paşa, çocuklarının iyi yetişmesi için onlara özel hoca tutarak Fransızca, matematik, geometri, coğrafya dersi aldırır. Bugünden geriye baktığımızda şunu söyleyebiliriz: Cevdet Paşa’nın, daha sonra Şûrâ-yı Devlet azası olarak zamanın matbuatında ismini duyuran, ancak daha sonra unutulan oğlundan umduğunu galiba kızı Fatma Aliye Hanım yerine getirmiştir. Buradaki başlığımız “Babalar ve Kızları” olmalı.
Ahmed Midhat Efendi bıraktığı etki bakımından “baba” bir yazardır. Mesajını kendi sulbünden gelen oğlu üzerinden değil ama “Oğlum” dediği Mustafa Refik’in 19. asrın son yıllarında yazdığı bir kitap için kaleme aldığı takdim yazısından verir: “Oğlum! Yalnız bir şeyi öğrenmeli, fakat mükemmel olarak! Yahut herşeyi öğrenmeli, bittabi nâkıs olarak! Osmanlılığımızın bugünkü hâline nispetle şu iki şıktan bence ikincisi müreccahtır. Ben sana onu tavsiye ederim. Fakat bundan sonra birincisi müreccah olacaktır. Sen de evlâdına onu tavsiye eyle!”
Midhat Efendi’nin bu düşüncesiyle ne kadar uzak görüşlü bir yazar olduğunu görüyoruz. Tevfik Fikret Halûk’un Amentüsü, Halûk’n Bayramı, Halûk’un Defteri, Halûk’un Vedaı gibi şiirlerini oğlu Halûk için yazmıştır. “Melek çocuk baban senin sesinle bahtiyâr olur” dediği Halûk, vatanından binlerce kilometre uzakta irtidat edip gurbet ellerde papaz olarak yaşasa da, Tevfik Fikret, oğlunun bir gün vatan bayrağını çekmiş olarak görebilmeyi hayâl eder:
Ey şanlı vatan bayrağı, bir gün seni oğlum
Bir mevhib-i zî-heybet-i hürriyet önünde
Çekmiş görebilseydi… O pür-hande ölürken
Etmezsem eger şevkini takdis ile secde
Dünyada en alçak baba elbet ben olurdum
Mürted bir oğulun babasını kendi derdi ile baş başa bırakarak Mehmed Akif’e gelelim. Akif’in Mısır’dan Fuad Şemsi’ye ve Mahir İz’e yazdığı mektuplarında bir babanın oğlu üzerinde ne denli titrediğini görüyoruz. Sözkonusu mektuplarda oğlu Emin’in haylazlığından, adam olmaya niyetinin olmadığından, mektebe gitmeyip annesinin sözünü dinlemediğinden bahseder. Nihayet “Bu hadise beni canımdan bîzâr etti; yıkık maneviyatımın üstüne tüy dikti” diyerek Emin’i Mısır’a çağırır ve gözü önünde büyütür. Büyük şairimiz ayrıca diğer oğlu Tahir üzerine de hassasiyetle eğilir. O günün güç şartlarında İstanbul’daki dostlarından ona göz kulak olmalarını rica eder. Ancak daha sonra Tahir’i de yanına alır. Ve sonunda da -büyük bir tevazu eseri olarak- der ki: “Âh, kendi yumurcağını terbiyeden âciz babaların mürebbi-i ümmet geçinmeleri ne ayıp bir şeymiş!”
Necip Fazıl hapishanede iken içerdeki duygu ve düşüncelerini “Zindandan Mehmed’e Mektub”unda oğlu Mehmed’e yazdığı şiirde dile getirir. Üstadın oğluna yazdığı 14 bendlik bu şiir aslında bütün Mehmedlere, bütün Büyük Doğu neslinedir. İşte gençlik yıllarımızda dilimizden düşmeyen son bendi:
Mehmed’im sevinin başlar yüksekte!
Ölsek de sevinin, eve dönsek de!
Sanma bu tekerlek kalır tümsekte!
Yarın, elbet bizim, elbet bizimdir!
Gün doğmuş, gün batmış, ebed bizimdir!
Son olarak şunu söylemek isterim: Biz bu yazımızda siyaset ve edebiyat tarihimizin sayfalarından yola çıkarak bazı babalar ve oğulları eşleştirmeye çalıştık. Bu eşleştirmeyi -en azından kendi dar çevremde takip edebildiğim kadarıyla- M. Fatih Andı-Ömer Fatih Andı, Ali Ural-Ayşe Ural, Kâmil Yeşil-Rıdvan Yeşil, Mehmet Aycı-Taha Aycı… ikilileri üzerinden babalar ve çocuklarını da devam ettirmek isterdim. Kısmetse 25-30 yıl sonra.
