Yakın tarihimizde ismi “dostluk”la özdeşleşen, her kesimden insanlarla kurduğu ilişkilerden dolayı bu kavramı hayatının merkezine yerleştiren Fethi Gemuhluoğlu kadar çok az insan vardır dense yeridir. Bir(kaç) nesle ağabeylik yapan Fethi Abi insan hayatının aşk ve dostluk üzerine kurulduğunu, her şeye dost olmamız gerektiğini söyleyerek “hırs-ı mâl ve hırs-ı câh”ı (para ve makam ihtirası) bunun dışında tuttuğunu belirtir.
Eskilerin bu efsunlu kavram üzerinde oldukça durduğunu görüyoruz. Nâbî, sevdiklerini yanına çek ve düşmanlara karşı da metin ol, diyor şu mısraında:
Ahbâbını âğûşa çek a’dâya metîn ol
Bu söz “sevdiğimizi Allah için sevmemizi” emreden bir hadis-i şerifi hatırlatıyor bize. Bazen dostlukları bozan kapılar kendiliğinden kapanır ki kapatan bunun farkında bile olmaz. O kapı artık kapanmıştır. Buna sebep olan kapının kapandığının bile farkında değil. En kötüsü de bu zaten. Hem arkana bakmadan kapıyı kapatacaksın hem de bunun farkında bile olmayacaksın. Koca Ragıb Paşa da ahbâbına karşı çok duyarlıdır, onları kırmak istemez; bu benim karakterime aykırıdır, der:
Hilâf-ı tıynetimdir tab’-ı ahbâba keder vermek
Hatta paşa hazretleri buna öyle bir anlam yükler ki dostun hâtırı için düşmanın meşakkat ve sıkıntılarına bile katlandığını söyler:
Hâtır-ı dost için zahmet-i düşmen çekerim
Ragıb Paşa böyle diyor ama etrafında bulunan zamâne insanlarına benzemekten de endişe etmiyor değil:
Eyledim mezheb-i ebnâ-yı zamânı taklîd
Yâd yâdımda olur dost ferâmûşumda
Zamâne insanlarının yolundan giderek düşmanlarını hatırlamak ve dostlarını nisyâna terk etmekten endişe ediyor şair. Öyle ya dostluk dediğin kolay kurulmuyor, yıllara sâri bir geçmişi var. Aynı yolun yolcusu olmaları bakımından Koca Ragıb Paşa ile Nâbî ikiz sayılır. İfade biçimleri birbirine çok yakındır. Taşrada ve İstanbul’da yıllarca yaşayan ve insan sarrafı sayılan Nâbî bu konuda kendince bir kural belirlemiş:
Sana bir kaide: ağyâra aksiyle bakardım ben
Elimde hâme-i mu’ciz-nümâ bir dûrbîn olmaz
Eğer harikalar gösteren kalemim bir dürbün olsaydı diyor hikmet şairi, düşmanlarıma onun tersiyle bakar, böylece onları gözlerimin görmeyeceği bir yere fersah fersah uzaklara atardım. Ancak elinden bir şey gelmiyor. Aynı konuyu bir de gül ve diken mataforu ile anlatıyor Nâbî şu şiirinde:
Ağyâra yâr meyleder ağyâr neylesin
Gül çekmeyince dâmenin hâr yeylesin
Hep başkalarından şikâyet ediyoruz. Fakat dost bildiğimiz bizden yüz çevirip onlarla iltifat ederek gönül eğlendiriyor. Burada sadece rakiplerimiz mi kabahatli? Gül yüzlü güzeller eteğini toplayarak yürümedikten sonra elbette ötesine berisine dikenler takılacak. Hem dikeni suçlayacaksın hem de düşmanı tahrik edeceksin. İşte bu olmaz! Gelibolulu Huzûrî suçu kendi nefsinde arıyor ki hiç de haksız sayılmaz:
Biz kim bu cihân gülşenini hâra değiştik
Varını yoğa yârını ağyara değiştik
O zaman bağrımıza taş basarak Bağdatlı Rûhî’nin şu şiirinde dile getirdiği şikâyeti kabullenmek zorundayız:
İltifât-ı çerhi görmem nâbecâ bîgâneye
Düşmen-i irfân olur elbette nâdân-âşinâ
Bahtın, dünyadan bihaber yabancılara karşı teveccüh göstermesini pek de yersiz görmüyorum. Zira biliyorum ki bilgisiz ve dünyadan habersiz kimselerle düşüp kalkanlar irfan sahibi insanların düşmanı olurlar. Su uyur düşman uyumaz. Düşmandan ne bekliyorsun ki, o cibiliyetinin gereğini yerine getirir sadece. Nef’î’nin bu konudaki görüşü net:
Ağyâr elemin çekme gönül nâfile gamdır
Hasmın sitemin anlamamak hasma sitemdir
Herkes Nef’î gibi açık sözlü değil ki. Ne saklıyorsa artık içinde; açıkça söyleyerek kırılan kırılsın, üzülen üzülsün diyemiyor. Soğuk iklimin şairi yine Erzurumlu Nef’î gibi:
Âşinâlara âşinâ bîgâneye bîgâneyiz
demek en iyisi ama bu da kolay değil. Babasına bile eyvallahı olmayan bir şairden bahsediyoruz. Ailesini ve kendisini terk edip Kırım Hânına danışman olan babası için “Peder değil bu belâ-yı siyâhtır başıma” diyen Nef’î öz babası için diyor bunu ve beddua ediyor.
Hasmın sitemi seni yaralamamalı. Düşman sana sitem etmesin de kime etsin. Düşmanından ne bekliyorsun, sana gül uzatmasını mı! O zaman Fâiz mahlasıyla şiirler yazan Edirneli Abdürrahim gibi kendi kendine söylenir durursun:
Feryâdımız ol yâre de ağyâre de kalmaz
Âh-ı dil-i bülbül güle de hâre de kalmaz
Amenna; bu dünyanın kimseye kalmayacağını biliyoruz. İnsanı asıl üzen nedir biliyor musunuz? Bu sorunun cevabını da bir dokunup bin âh işittiğimiz Hayâlî Bey versin:
Kadîmî âşinâlardan görüp bîgânelik resmin
Vefâ ümmîdine bîgânelerle âşinâ oldum
Eski dostlarımın beni tanımaz gibi görünüp benden kaçtıklarına şahit olduktan sonra, ben de rakiplerimden vefâ ve sadâkat beklemeyenlerle dost oldum. Bu benim için olmayacak duaya âmin demek. İşte insanı kahreden budur. Bu konuda Hayâlî Bey yalnız değil, Nevres-i Kadîm de ona kol kanat geriyor:
Gülü bülbül yakar şem’i dahi pervâne zâr eyler
Kimi gördümse şâkî iştikâsı âşinâdandır
Gülü bülbül yakar, mumu dahi pervane ağlatır; kimi müşteki gördümse, şikâyeti hep dostlarındandır, diyor Nevres Efendi. 19. yüzyılda yaşayan Osman Nevres’ten ayırmak için kaynakların Nevres-i Kadîm dediği şairimiz dost bildiklerinden çok çekmiş biri. Kırk yıllık memuriyet hayatında Tebriz’den Bosna’ya, Filibe’den Girit’e kadar Osmanlının geniş topraklarında nerdeyse görev yapmadığı yer kalmamış. Kaynaklar bunun sebebini de şairin dilinin kemiğinin olmamasına, dostlarını ve âmirlerini kıyasıya eleştirmesine bağlıyor. Bir şiirinde:
Bîgâneler inâyetine düştü ihtiyâç
Bir lûtfu olmadı bu kadar âşinâların
diyen ihtiraslı şairin artık rakiplerinden yardım ummaya başlaması boşuna değil. Dost ve düşman demişken, Bosnalı Sâbit kendine göre bir tasnif geliştirmiş:
İkisi birdir muazzeb eylemekte âdemi
Tâli-i mes’ûd-ı düşmen kevkeb-i menkûb-ı dost
Bahtı açık düşman da yıldızı düşmüş dost da insanı aynı derecede muazzeb eder, birbirinden aşağı kalmazlar. O halde düşmanın oklarından kurtulmak için dostumuzun yıldızının parlaması en büyük arzumuz olmalı. Âgâh Paşa kendi “rind”ini konuşturarak dosta da düşmana da eşit mesafede durur:
Bir görür mir’ât-ı dilde dost ile a’dâyı rind
Eylemez şikeste-hâtır yârı da ağyârı da
Rind olan insan kendi gönlünün aynasında dostu da düşmanı da eşit görür, kimsenin gönlünü kırmaz. Kırım Hanı Halim Giray da yâr ile ağyâra aynı gözle bakanlardan:
Çeşm-i hak-bînde ağyâr ile yâr ikisi de bir
Bâğ-ı tevhîdde zîra gül ü hâr ikisi de bir
Tevhid bahçesinde nasıl gül ile diken bir arada bulunuyorsa, gerçeği gören göz için dost da düşman da aynıdır. İnsanlar çevresindekilerin iyi gün dostu olmalarından şikâyetçi. İkbâl yıllarında herkes etrafında pervâne olurken idbâr yıllarında bir de bakmışsın ki çevrende kimse yok. İşte Yazıcızâde Mehmed Beyin söylediği budur:
Sad-hayf kim ahbâbımı vakt-i kederimde
Bir bir aradım sûret-i bîgânede buldum
“Dostluğun değeri idbârdır” diyen Cenap Şehabeddin’i kim duyar! Dost dediğin kötü günde belli olur. İyi gününde herkes yanında olur. Önemli olan kötü gününde dostlarının seni yalnız bırakmaması. Sadık dost dostu uğruna malını mülkünü harcamaktan çekinmez. Hatta Mehmed Emin Beliğ’e göre “canını” (bezl-i vücûd) da verir:
Muhibb-i sâdık odur muktezâ-yı hâl üzre
Ya sarf-ı mâl ede ahbâbına ya bezl-i vücûd
Buna rağmen bazen dostlarından umduğunu bulamayabilirsin. Cevrî İbrahim Çelebî gibi:
Lûtf-ı yâre şâd olup cevr-i adûdan ağlamam
Ol sebepten âşinâ bîgâne yeksândır bana
Ben diyor şair, dostlarımın bana gösterdiği lûtufla mutlu olmam, düşmanlarımın çektirdiği acı ile de ağlamam. Bu yüzden dost da düşman da benim için aynıdır. Bütün bu “erkekler monoloğu” diyebileceğimiz sözler karşısında Leylâ Hanım sözünü hanım bir şaire yaraşır tarzda “zarafet”le söylüyor:
İncitme sen ahbâbını incinmeye senden
Bu âlem-i fânîde zarâfet budur işte
Başka bir şairin dediği gibi “İncitme sen gönül yap, incitme incitenden”. İncitirsen incinmen mukadder. Sen gönül yapmaya çalış ki, başkası da senin gönlünü onarsın.
İnsan bazen dostunun düşmanının kim olduğunu karıştırır. Yukarıda adı geçen Nevres-i Kadîm’in karıştırdığı gibi:
Sebep bilinmedi gitti bu şûrişe Nevres
Ne dost belli ne düşmen garip ma’rekedir
Öyle bir toz bulutu arasında dost kim düşman kim bilinmez bazen. Bunda genellikle düşmanın sûret-i haktan görünmüş olması rol oynar. Bazen de bizim gafletimize denk gelir. Ancak kalp gözü açık olanlar için sözkonusu değil bu. Onlar kötü niyetli düşmanı gözünden tanır. Onun için diyor Âşık Dertli, fırsat elinde iken bunu kaçırma, aklın başında iken dostunu ve düşmanını iyi tanı:
Yâri bil ağyârı bil aklın başında var iken
Fevt-i fursat eyleme fursat yedinde var iken
Aksi takdirde Selim Giray gibi umduğun dağlara kar yağar ve bir de bakarsın ki karşına dost sandığın düşman çıkar:
Hem-derdim olmadı dil-i gam-hâr sandığım
Bîgâne çıktı hayf benim yâr sandığım
Ziya Paşa da Selim Giray gibi dostlarından umduğunu bulamayanlardan. Ne kötü değil mi, en sevdiğin insan için sen her şeyden ferâgat edeceksin, hatta canını bile vereceksin, o da seni düşmanına fedâ edecek:
Ben dilerdim edeyim cân u dili yâre fedâ
Yâr zannettiğim etti beni ağyâre fedâ
Böyle dost düşman başına. Beni düşmana fedâ eden dostum olacağına, tavrı açık olan içi dışı bir düşmanım olsun daha iyi. En iyisi Keçecizâde İzzet Molla gibi keçeyi suya atmak. Sonrasında mı? Çıkan yerini taşlamak:
Efsâne gelir bana dövüp sövmesi yârin
Dilberde vefâ olmama darbü’l-meselince
