Vâkıât kelimesi Rüya manasına gelmektedir. Vâkıât ise onun çoğulu (cem’idir) rüyalardır. Bir dost sohbetinde H. Vassâf merhumdan bahis açıldı. Kendisi bu fakirin ne yazdıysa zevkle okumak istediği bir zat-ı âli kadrdir. Büyüyenay Yayınları Vâkıât kitabından bir iki sayfa okununca hava daha latif hale geldi. Hadis-i şerifte “Salihlerin anıldığı yere rahmet yağar” buyrulmuş. O hakikat tecelli etti. Bu kitabı daha sonra yine okuyalım arzuları izhar edildi. Bu sebeple biz de müellif-i muhteremi ve eserini biraz daha tanıyalım-tanıtalıma cesaret ve teşebbüs ettik.
Hüseyin Vassâf tasavvuf ehli bir anne babanın evladı olarak 1872 senesinde İstanbul’da dünyaya gelmiş. 10 Muharrem’de doğduğu için babasının Şeyhi Ahmed Zarifî Efendi tarafından Hüseyin ismi ve Peygamber Efendimizin güzel vasıflarıyla muttasıf olması; hâli, kâli ve eserleriyle Resûlullah vasfetmesi-anlatması duasıyla “Vassâf” mahlasını vermiş “Vassâf-ı Muhammedî olsun” demiştir.
İdadi Mektebini bitirdikten sonra rüsumât emanetinde (gümrük) memuriyete başlamış, 32 sene bu teşkilatta çalışmış, İstanbul Rüsumât Başmd.ne kadar yükselmiş. Bu vazifede iken 1922 yılında kendi isteği ile emekliye ayrılmıştır. Ondan sonraki hayatını ilmi, tasavvufi faaliyetlere hasretmiş. 57 senelik kısa ömründe 30’a yakın çok kıymetli eser vermiştir. Bunların en geniş olanları 2000 evliya-ı kiramı muhtevi 5 ciltlik Sefine-i Evliyası, Divanı, Hicaz Hatıratı ve Vâkıât’ıdır.
Kitapları yeni harflerle 2000’li yıllarda yayınlanabilmiştir. Kendisinin Halvetiyenin Şubeleri ile Kadiriyeden icazeti vardır.
Vâkıât’ ı ile, vâkıât (rüyalar) yazma geleneğini devam ettirmiştir. Bu eserinden Şeyhi Mustafa Safi Efendi’nin emri üzerine 1923-27 yılları arasında gördüğü 69 vâkıâyı kaydetmiştir. Vassâf eserleriyle kadim olanı tanıtarak geleneğin devamını temin etmiş olmaktadır. Yakın dostu, son asır Türk Şairleri, Son Hattatlar, Son Sadrazamlar gibi muhteşem eserler sahibi, Hasan Ali Yücel’in de muhibbanından olduğu İbn’ül Emin Mahmud Kemal İnal ile birlikte ilmi-irfani devamlılıkta büyük hizmetleri olmuştur.
Bir akademik çalışma olarak A.Taha Orhan tarafından hazırlanan bu eserden bazı vâkıâları teberrüken naklediyoruz.
“1.Vâkıa
Bir gece gördüm ki zümrüd-âsâ ovalardan, dağlardan tayy-i merâhil ederek Medîne-i Münevvere’ye vâsıl oldum. Ravza-i ıtırnâk-i Muhammediyye’yi ziyaret şerefine nail olmakta isti’câl gösterdim. Refikim “acele etmeyiniz” dedi. Derd-i aşkiyle yanıp kavrulduğum Server-i âlem sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz Hazretleri’nin hâk-i pây-i hâcet-revâsına rû-mâl olmak saâdeti için isti’câl lâzımdır diye dâhil-i ravza-i muattara oldum. Ferrâşîn süpürmekle meşgul idiler. Ortada Nûr-ı âlem sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz Hazretleri’ni müşâhede şerefine mazhar oldum. Arz-ı selâm eyledim. Redd-i selâm buyurdular. Salât u selâm ile meşgul oldum. Mübarek yed-i enverlerini göğüslerine götürerek “senden hoşnudum” diye üç kere lütfen, tenezzülen izhâr-ı âsâr-ı kerem ve merhamet buyurdular. Neş’e-i kâmile müstağrak olduğum hâlde uyandım. Gözyaşlarımdan yastığım ıslanmış idi.
- Vâkıa
Bir gece gördüm ki Şam’a gitmişim. Hazret-i Muhyiddîn-i Arabî türbesini ziyârete kastediyorum.
Türbe-i şerifeyi buldum. Kapısında Hazret-i Mısrî-i Niyâzî ve Hazret-i Üftâde ve daha iki büyük zât oturuyorlardı. Onlara arz-ı maksad eyledim. Hazret-i Üftâde bir büyük anahtar verdi. “Al oğlum, kapıyı aç, içeri gir, ziyaret et” dedi. Dahil-i türbe olduğumda sağ köşede Hazret-i Muhyiddin’in, sol köşede Hazret-i Ali radıyallahu anh efendimizin kabirleri ve üzerlerinde yeşil örtülü sandukaları vardır.
Türbeye dâhil olunca Hazret-i Muhyiddin’i orta yerde kapıya müteveccih olarak bağdaş kurmuş oturuyor gördüm. Daifü’l-vücûd, esmeru’l-levn, hafifü’l lihyedir. Başında Mısır hâfızlarının sardığı gibi sarık sarılı ve üzerlerinde siyah cübbeleri vardı. Mübârek cemâlini gören gözlerim münevver oldu. Kalbimi heybet-i saltanat-ı hazret-i şeyh istîlâ etti. Hemen kapının önüne oturdum, yeri öptüm. Cehren sûre-i Mülk’ü okumaya başladım. Hazret-i Şeyh dinliyordu. (“Doğru sözlü iseniz söyleyin, bu tehdit ne zaman gerçekleşecek) ayet-i kerîmesini okudum. Müşâbehet te’sîriyle sûre-i Yasin’deki (”Onlar birbirleriyle çekişip dururken kendilerini ansızın yakalayacak korkunç bir sesten başkasını beklemiyorlar”) âyetini okumaya başladım. Hazret-i Şeyh tashihan (Mülk süresi 67/26 “De ki: o bilgi, ancak Allah indindedir”) buyurdu. O zamân idrak eyledim ki sûre-i Mülk bitmek üzeredir. Bu saâdeti kaybedeceğim. Hûzurun temâdîsi için sahifenin başından alarak (Mülk süresi 67/13 “Sözünüzü ister gizleyn, ister açığa vurun”) diye okumaya başlayınca Hazret-i Seyh tekrar (Mülk süresi 67/26 “De ki: o bilgi, ancak Allah indindedir” ) buyurdular. Sûre-i Mülk’ü ikmâl ettim. Mübarek ellerini kaldırıp duâ eylediler. Âmin dedim. Hitâm-ı duada Hazret-i Şeyh sır oldu. O zamân Hazret-i Ali Efendimizin sandukalarına nazar ettim. Musluklar vardır. Hemen abdest almak istedim. Su o kadar leziz ve soğuk idi ki abdest alırken taze hayât kesb eylediğimi hissettim. Tam sabâh namazı vakti imiş. Pür neş’e uyandım. Her hâlde mühim bir rü’yâ-yı sâdıka idi. Cenâb-ı Hakk esrârından hissedâr-ı lutf u kerem buyursun. Amin.
- Vâkıa
Bir gece ravza-i ıtırnâk-i nebeviyyede müstağrak-ı ezvâk olarak ve meşâmm-ı cânıma te’sîr eden râyiha-i tayyibe ile neş’e-i tâb bularak Kur’ân-ı Kerîm istimâ eder olduğumu gördüm.
- Vâkıa
Bir gün Kasımpaşa’da Hazret-i Pîr Hüsâmeddin Uşşâkî türbesinde esnâ-yı ziyârette, Hazret-i Pir’i türbenin köşesinde postuna zînet vermiş olduğu hâlde müşâhede ettim. Başlarında tâc-ı tarîkat, üzerlerinde siyah biniş vardı. Mübarek ellerini öptüm. Arkamı sığadılar, duâ buyurdular. Zevkî müşâhededir.
- Vâkia
Medine-i Münevvere, ravza-i muattara-i muazzama-i Muhammediyye’de bulunduğum sırada Medine’den müfârakat te’sîriyle kalb-i derd-pîşânemde husûle gelen hissiyât-ı iftirakın münâsebetiyle bir köşeye çekildim. Akşam ile yatsı arasında kabr-i envere müteveccihen Kur’ân-ı Kerim tilavet ve salavât-ı şerîfe ve ed’iye-i me’sûre kirâat ettim. Şiddetli bir bükâ husûle geldi. O sırada ravza-i seniyyeden perde-i saâdet açıldı. Rasûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz Hazretleri’nin vech-i tâbân-ı saadetleri şaşaanümâ-yı kemâlî oldu. Hazret-i Ömer radıyallahu anh efendimize kemâl-i şerefle, “Git Hüseyin’e söyle müteessir olmasın” diye emir buyurdular. Hazret-i Ömer nezd-i fakirâneme geldi. Emr-i Peygamberilerini tebliğ etti Deryâ-yı hasret ve teessür büsbütün cûş u hurûşa geldi. Hazret-i Ömer mütehayyiran avdetle arz-ı keyfiyet eyledi. Bu esnada lütfen, tenezzülen, keremen, âtifeten, merhameten bizzat, perdeyi elleriyle kaldırarak doğrudan doğruya şeref-i hitâbla “Ya Hüseyin, mahzun olma. Gönlün bende oldukça arada iftirak yoktur. Muhabbette kurb ve bu’dün te’siri mevzu-i bahs olmaz. Her zaman nazar-ı fiyûzât-eserim senin üzerine matufdur” buyurdular. Derhâl bir sükûnet içinde neş’e-i kâmile-i aşk ile mest ve sarhoş oldum. Zevki müşâhededir. Allahumme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihi sellim.
- Vâkıa
Bir gece esnâ-yı zikr-i şerîfte server-i âlem sallâllâhu aleyhi ve sellem efendimiz hazretleri ayni sûretle teşrîf buyurdular. Sol tarafında Hazret-i Abdülkadir, onun solunda Hazret-i Şâh-ı Nakşbend, onun sol tarafında Şeyh Abdullah Salâhî ve Zât-ı Celîl-i Muhammedî’nin sağ tarafında Hazret-i Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî ve Cenâb-ı Şems-i Tebrîz bulunuyorlardı. Emr-i Peygamberi ile Hazret-i Mevlânâ ve Şems kalktılar, pencere tarafında ve Hazret-i Abdülkâdir şeyh postu tarafında, âşıkâne semâ’lar ettiler. Ve Efendimiz temâşâ buyurdular. Zevki müşâhededir.
- Vâkıa
Cuma gecesi Tâhir Ağa Dergâhı’nda insanların en güzeli, enbiyânın en şereflisi, âşıkların nûr-ı ayni sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz Hazretleri mihrabi şeref-yâb buyurdular. Hazret-i Gavs-ı A’zam ve Hazret-i Salahi ve Hazret-i Mevlânâ ve Hazret-i Şems rû-nümâ oldu. Zikirde cûş u hurüş zuhûr etti. Gavs-ı A’zam ve Cenâb-ı Mevlânâ ve Şems sema ettiler. Bu abd-i ahkar dahi Gavs-ı A’zam’ın rikâbında sema ettim. Kalb-i uşşakın sürûru sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz temâşâ buyurdular. Zevki müşahededir”.
Has dostu İbn’ül Emin gibi zamanının siyasi cereyanlarından müstağni kalan Vassâf’ın dört çocuğu olmuş. Ahmed Cevdet isimli ikinci çocuğu bir buçuk yaşında vefat etmiş. Diğer oğlu Osman Talat Bey Avrupa’da elektrik mühendisliği tahsil etmiştir. Diğer çocukları Mehmet Suat Erler (v.1984) ve Ayşe Mualla hanımdır. Vassâf’ın üzerinde N. Mısrî ve İ. Hakkı Bursevî hazeratının büyük tesiri vardır. Babasının Ürgüplü Osman Efendi olması münasebetiyle Osmanzâde diye bilinir. 1929 da Arnavutköy’deki evinde vefat etmiş, vasiyeti üzerine Rumelihisarı kabristanına defnedilmiştir. Vefatına Tahirül Mevlevi Hz. (v.1951) “Çıktı Semai sâbia gülbank-ı makdemi / Vardı Cenab-ı Hazrete Vassâf-ı Evliya” beytiyle tarih düşmüştür. Vassâf’ın henüz neşredilmemiş birçok eseri mevcuttur. Tüm kitapları oğlu Mehmet Suat Erler tarafından Süleymaniye Kütüphanesine bağışlanmıştır. Yayınlanmayanları da neşr olur inşallah.
Bu eseri-çalışmayı teşvik eden N.Tosun, M.Tahralı ve S.Arpaguş hocalarımıza, yayına hazırlayan A.Taha Orhan ve nâşiri M.Kirenci Beylere şükran arzıyla, başta Risaletpenâh efendimiz olmak üzere ismi şerifi geçen Pirân-ı âzizana, bu lütuflara mazhar olan Hüseyin Vassâf hazretlerine rahmet ve mağfiret niyaz eyleriz. Himmetleri hazır ola.

Böyle mühim bir şahsı öğrenmemize, himmetini istememize vesile olanlarda Allah razı olsun.
Çok güzel bir yazı hem zat-ı muhterem bir ilim insanını tanıtma aşkı ve muhabbetlerinizi ifade yüklü bir yazıyı zevkle okudum. İbnül emin gibi bir alimle dostluğu “iyiler iyilerle olur” veciz kelamın tahakkuk etmiş hali… Onlar iyi atlara binip gittiler Cenab-ı hakk derecelerini âli eylesin.
Kalbi hürmet ve muhabbetlerimle…