Mehmed Âkif hicret etmek zorunda kaldığı Mısır’dan 1927 yılında evlâdı gibi gördüğü Mahir İz’e yazdığı bir mektubunda, ondan daha önce gençlik yıllarında defalarca okuduğu Osman Şems Efendi’nin:

Gözü dünya mı görür âşık-ı dîdâr olanın

mısraı ile başlayan “döne döne” redifli şiirini ister. Mısır’da “gül devri”nin “bülbül”ü olma hayâliyle yaşayan şair, mektubunda, müseddes nazım şekliyle yazılan yedi bendlik bu şiirden hatırında ancak iki-üç bendinin kaldığını belirterek kısa zamanda tamamının bulunup gönderilmesi ricasında bulunur.

İbnülemin Mahmud Kemal İnal’ın belirttiğine göre, Âkif’in ayağa kalkarak okuduğu ve okurken adeta mest olduğu bu şiir, mutasavvıf şair Şems Efendi’nin kızı Fatma Servet Hanım’ın doğum yapacağı sırada yürekler acısı bir şekilde ölümü üzerine yazılmış. İbnülemin Son Asır Türk Şairleri’nde konuyu iyice dramatize ederek, Servet Hanım’ın karnındaki çocuğun canlı olabileceği ihtimaliyle definden sonra mezarının başında iki gün adam bekletildiğini söyler.   

Mehmed Âkif gibi metin bir kişiliğe sahip adamı ayağa kaldırıp mest edecek kadar etkileyen ve iç dünyasında sarsıntılar meydana getiren Şems Efendi’nin şiirinin ilk bendi şöyle:

Gözü dünyâ mı görür âşık-ı dîdâr olanın

Dilberi sen gibi bir mâh-ı dil-âzâr olanın

Gayra meyli olamaz aşkın ile yâr olanın

Yücedir rütbesi mihrinle hevâ-dâr olanın

“Ayağı yer mi basar zülfüne berdâr olanın

Aşk u şevk ile verir cân u seri döne döne”

Sevdiği senin gibi gönül inciten bir ay parçası olunca, yârin yüzüne âşık olanın gözüne hiç dünya görünür mü? Senin aşkınla içli dışlı olanın başkasına asla meyli olamaz ve muhabbetinle kaynaşan kişinin derecesi yücelerden yücedir. Senin zülfüne asılan göklere yükselir; göklere yükselen bir kişinin ayağı hiç yere basar mı? Böyle bir âşık, asıldığı yerde aşkla ve şevkle döne döne canını da verir, başını da.

Şems Efendi’nin “döne döne” redifli yedi bendlik bu şiiri, 15. asır şairlerinden Necâtî’nin aynı redifli gazeline yazılmış bir naziredir. Osman Şems gibi şiirini evlâd acısı ile yazıp yazmadığını bilmediğimiz Necâtî’nin şiiri ise şu beyitle başlıyor:

Çıkalı göklere âhım şereri döne döne

Yandı kandîl-i sipihrin ciğeri döne döne

Klasik şiirimizin en güzel örnekleri arasında sayılan Necâtî’nin bu gazeline sayısız nazire yazılmıştır. Mutasavvıf şairimiz Osman Şems Efendi’nin onulmaz acılarına merhem olan sözkonusu gazelin yukarıya aldığımız ilk beytidir. Burada şunu söylüyor şair: Âhımın kıvılcımları gökyüzüne çıkalı beri, gök kandilinin (yani güneşin) ciğeri döne döne yanmaya başladı. Eski edebiyatımızda aşk ateşine müptelâ olan âşık, bu yanışın kendisine verdiği acı ile âh u vâh etmeye başlar. Bu feryâd ü figân esnasında ağızdan adeta alevler fışkırır, etrafa kıvılcımlar saçar. Sevgilinin kendisine yaptığı eziyetten -aynı zamanda bundan gizli bir haz da duyar- biteviye âhlar çeken âşığın bu enînleri gökyüzüne çıkar ve çıkan bu ateşli âhların etkisiyle gök kandilinin ciğeri yanmaya başlar. Ferhâd’a dağ deldiren âşığın âhı o kadar etkisini gösterir ki bu âhların helezonik kıvrımlar halinde gökyüzüne çıkmasından sonra güneşin tutuşarak döne döne yandığını görürüz.  

Osman Şems Efendi bir baba olarak onulmaz acısını dile getirirken, Necâtî’nin insanın içini dağlayan bu gazelini nazire olarak seçer. Burada bir beyit var ki Mısır’da yana yakıla Şems Efendi’nin müseddesini arayan Mehmed Âkif’in tam da içinde bulunduğu duruma tercüman olur:

Şâm-ı zülfünle gönül Mısrı harâb oldu deyu

Sana iletti kebûter haberi döne döne

Âkif’in çok özlediği İstanbul’dan gelmesini beklediği mektuptan ancak teselli bulabileceği bu şiir çıkmış olmasın! Ve Mahir İz’den Necâtî’nin bu beytini bulunduran gazelini istemiş olup da, zarftan yanlışlıkla redif benzerliğinden dolayı Şems Efendi’nin müseddesi çıkmış bulunmasın! Çünkü en az Şems Efendi’nin şiiri kadar, Necâtî’nin sözkonusu şiirinin de Âkif’in gurbet diyârında kanayan yüreğinde karşılığı vardır. 

Eski edebiyatımızda sevgilinin saçları devamlı siyah olarak resmedilir. Bu siyah renginden dolayı saçlar zifiri karanlık geceye benzetilir. Sözkonusu çarpıcı beyitte, umulmadık bir zamanda ansızın uğranılan bir gece baskını manzarası ile karşı karşıyayız. Havanın kararmasını fırsat bilen haramiler gecenin karanlık bir saatinde gönül ülkesini yağmalayıp harabeye çevirmiş, geride teselli olunacak hiçbir şey bırakmamıştır. Öylesine acımasızdırlar. Sevgili gönül ülkesinin sultanıdır ve bu ülkenin sultanı olduğu için de güvercinler ona haber gönderip yardıma gelmesini, kendisini kurtarmasını istemektedir. Güvercin döne döne bu “kurtuluş” haberini ona iletmekle görevlendirilmiştir. Bu ülkenin yağmalanması kadar âşığa acı ve eziyet veren bir şey yoktur.

Nedir bu şairlerimizin Mısır’la alıp veremediği şey?!

Bugün bize hayâl gibi gelse de dün İstanbul kadar, Maraş kadar, Erzurum kadar içimizde olan bir şehirdi Kahire. Atalarımız onun için “Kahire-i fâhire” (övünçlü şehir olan Kahire) derdi. “Şâm-ı şerif” (mübarek şehir Şam) gibi, “Bağdad-ı bî-hemtâ” (eşsiz şehir Bağdad) gibi meselâ. Yavuz Selim’den beri asırlar boyu devletimizin sadık bir eyaleti olagelen Mısır bazıları için adeta iltica edilen bir yer olurken, bazıları içinse kendisinden kurtulunmak istenilen bir ülkedir.

Gelibolulu Mustafa Âli 1599 yılında Mekke’nin bir liman şehri olan Cidde sancak beyliğine ve eminliğine tayin edilir. Ünlü tarihçi ve aynı zamanda usta bir şair olan Âli, İstanbul’dan yola çıkarak Cidde’ye deniz yoluyla gider ve önce Kahire’ye gelir. Cidde’ye gitmek için acele etmez. Otuz sene önce de görev yaptığı Mısır’da oyalanarak bölge halkının yaşayış ve geleneklerini inceler. Amacı biraz da ayak sürümek. Mısır’da Osmanlı yönetiminin aksayan yönleri üzerinde durarak devlete belâ olan sorunları irdeler. Bu sorunlar ahlâkın zayıflaması, rüşvet, kanunî uygulamaların gevşemesi ve tek tek adlarını saydığı sancak beyleri ve beylerbeyinin kötü yönetimidir. Rapor hâline getirdiği bu görüşlerini sonra kitap hâlinde yayınladığını görüyoruz.   

Gelibolulu Âli bulunduğu makamla yetinmeyen, şairliğinin de verdiği bir rüçhaniyetle devamlı yükselmenin yollarını arayan hırslı bir kişiliğe sahiptir. Cidde eminliği için padişah III. Mehmed’e sunduğu bir şiirde hamisine teşekkür ederken, münasip bir dille yüksek bir görevin kendisi için daha uygun olacağını dile getirir. Yani kendisinin düşük görevlerin adamı olmadığını söylemek ister. Ancak arzu ettiği makama bir türlü gelemez. Nihayet Hicaz topraklarına gitmek zorunda kalır ve giderken de söylediği şiir şudur:

Diyâr-ı Kahire’nin kahrı cûy-ı Nîl gibi

Mükedder etti zülâl-i hayâtı fevka’l-had

Muhteris şair Âli bu beytinde ve devamında şöyle der: Kahire’nın sıkıntı ve kahırları Nil nehrinin suları gibi hayatımızı bulandırdı ve çekilmez hâle getirdi. Başı boş gezerek başkalarından lütuf ve iyilik umma, bu dünyada iyilik ve kerem kapıları sana baştan başa kapalıdır. Ey Âli, insanların kötü bakışlarından sakın alınma, Yusuf’a kıskanç kardeşlerinin ne yaptığını bir düşün ve unutma!

Gelelim 16. yüzyıldan 18. yüzyılın ortalarına. Birinci Mahmud 1744 yılında gelecek vâd eden vezirlerinden Koca Ragıb Paşa’yı Mısır’a vali olarak gönderir. Bu görev, Memluk beylerinin Mısır’da idareyi ellerine geçirme uğruna birbiriyle kanlı-bıçaklı oldukları ve Osmanlı valiliğinin âdeta sembolik bir makam hâline geldiği bir döneme rastlar. Ragıb Paşa dört sene kaldığı Mısır’da huzuru sağlamada kısmen başarılı olduysa da, yerli beylerin nüfuz hakimiyetinin önüne bir türlü geçemez. Paşa şairliğini konuşturarak içinde bulunduğu durumu padişaha bir şiirle arz eder ve şu beyitle bitirir:

Kelâl geldi tasarruftan ümm-i dünyâyı

Yeter şu Kahire’nin kahrı azm-i Rûm edelim

İstanbul’u özleyerek “Azm-i Rûm edelim” diyor, yani Anadolu’ya dönmek istiyor şair. Payitahttan Mısır’a ve Kahire’ye giden idareciler oranın hep kahrından bahseder ne hikmetse. Âhir ömründe Mısır’da bulunan Mehmed Âkif de Kahire’nin kahrına katlananlardan. Hilvan’da yazılan “Gece” şiirindeki şu beyitler o kahrın bir yansımasıdır:

Karanlıklar, ışıklar, gölgeler sussun ki Allah’ım

Bütün dünyâyı inletsin benim secdem benim âhım

Ömürler geçti, sen yoksun, gel ey bir tanecik Ma’bûd

Gel ey bir tanecik gâib, gel ey bir tanecik mevcûd

Gel ey dünyâların Mevlâ’sı, ey Leylâ-yı vicdânım

Senin yâd olduğun sînende olsun, varsa, pâyânım!

Tekrar edelim: Âkif Mısır’a gitmedi, hicret etmek zorunda kaldı. Sebîlürreşâd ve Sırat-ı Müstakîm’deki yazılarında öteden beri Osmanlı devletinin kurtuluşu için İslâm rönesansını ileri sürer. Bu, İslâm dünyasının yeniden öze dönüşü anlamına gelmektedir. “Tek dişi kalmış canavar”ın ahtapot kolları Müslümanların yaşadığı topraklara öylesine uzanmış ki bundan kurtuluş ancak İslâmı “asrın idrâkine” söyletmekle yahut “sadr-ı İslâma ricat”la mümkün olabilir. İslâm birliği idealinin gerçekleşebilmesi için Âkif, bütün dünya Müslümanlarına örnek olarak Türkiye’nin ön ayak olmasnı ister. Yazdığı bütün şiirlerinde, Anadolu’nun köy ve kasabalarında cami kürsülerinde savaş öncesi yaptığı ateşîn konuşmalarda vurgusunu hep bu nokta üzerinde yapar. Ama Sezai Karakoç’un ifadesi ile “bir doğum sancısından ölen ananın ölü memelerinden süt emerek yetişen” yeni Türkiye’de bunu göremez. Bu karamsarlığı ona soluğunu sfensklerin, ehramların, piramitlerin arasında aldırır. Ve son nefesini İstanbul’da verse de (Kahire’de) kahrından ölür.             

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir