“Hayat, nefes aldığımız anların toplamından değil, nefesimizi kesen anların toplamından oluşur.”
Alex Hitch Hitchens
25 Mart 2024
Güneşin parlak ışıltılarının denizin üzerindeki yansıması gözlerimi mavi suların berraklığına bakmaktan alıkoyuyordu. Bir dağın yamacından güneşin yakıcılığıyla sararan kuru otların yer yer yeşil kalabilen izleriyle birlikte denizle birleştiği manzarada türlü böcek seslerinin uğultusu kulaklarımda yankılanıyordu. Dünyayı yok etmeye merak salmış bir salgının yaşandığı 2021 senesindeydik. İnsan ruhuna iyi gelebilecek tüm doğa faaliyetleri yasaklanmıştı. Bulabildiğimiz her ücra mahalde doğayı içimize çekerek ruhumuzu beslemeye çalışıyorduk. Şehrin uzaklarında kalan bu manzaraya baktığımız tepe eğimliydi. Katlanabilir sandalyelerimizi güvenli bir alana yerleştirip, termostaki sıcak çayın buharını koklayarak çaylarımızı yudumlamaya başladık. Elime aldığım kitabın satırları bedenimi buradan uzaklaştırıp başka maceraların içine çekiyordu. Birden kitabımın sayfalarında beliren damlacıklar, ruhumun parçalarının serpiştirildiği öykünün içinden ana geri döndürdü beni. Yaz yağmurunun ılık çisentileri, yüreğimi ferahlatan bir hâl almaya başladı. Hızlanan damlacıklardan beni korumak isteyen güçlü bedenin üzerimize siper ettiği yağmurluğun altına sığındım. Islanan toprağın kokusuna onun teninin kokusu bulaştı. Bu koku, içimdeki en ilkel varlığı tetikleyerek kanımın damarlarımdaki dolaşımını hızlandırıyor; kanımın tenimi kavuran bir ateşe dönüşmesini sağlıyordu. Başımdan parmak uçlarıma hücum eden ve bedenimi yüksek ateşten titreten varlığına teslim oluyordum. Beni etkilemek için herhangi bir şey yapmasına gerek yoktu. Varlığım onu bulup onunla olmak için toprakla yoğurulmuştu. Kayganlaşan çamurun üzerinde durmak artık imkânsızdı ama ben büyülenmiş gibi olduğum yere mıhlanıp kalmıştım. Beni arabanın sağ koltuğuna bir kız çocuğunun elinden tutarmış gibi elleriyle yerleştirdi. Arabanın camından telaşla eşyalarımızı toparlamasını izliyordum. Yıllar sonra dışarıdaki yağmur sesinin hüzünlü notaları evimin salonunda oturduğum koltukta bana o günleri yâd ettiriyor. Yağmur yağmadan önce manzaraya doğru çekildiğimiz fotoğrafı elimde tutup ona “Korona Günlerinde Aşk” ismini veriyorum.
26 Mart 2024
Rengârenk iki balon birbirini Kapadokya semalarında takip ediyordu. Siyah gece maviye dönüşmek üzereyken bu geçişte ona kırmızı, sarı ve turuncular eşlik ediyordu. Peri bacalarının balonlara erişmeye çalışan bej renginin de duvarda asılan tabloyu tamamladığı söylenebilir. Bu tablodaki balonları birbirinin yörüngesinden ayrılamayan kendimize benzetirdik. Tablonun altındaki lacivert koltukta yan yana uzanmış 26 Nisan 1986 tarihinde gerçekleşen bir nükleer santral faciasını konu alan belgeseli izliyorduk. İzlediğimiz şeyler üzerine farklı düşünen yapılarımız olduğu için genellikle tartışırız ama günün yorgunluğunu bedenlerimizde hissettiğimizden sessizliğimizi koruyorduk. Yanından kalkıp su almaya gittiğimde yaşadıklarımıza hâlâ gülüyordum. Sabah erken saatlerde uyanıp bugün gideceğimiz kırsalımıza karar verdik. Yakınlardaki barajın kenarına gidip orada biraz vakit geçirmek istiyorduk. Korona sebebiyle henüz yasaklanmamış sığınak noktalarından biriydi. Arkadaşlarımızdan buranın girilmez bantlarıyla kuşatılmadığını öğrenmiştik. Tenha yerlerde baş başa kaldığımızda dünya üzerinde hayatta kalabilen son insanlar olduğumuzu düşünürdüm. İnsanlık tarihinin bizden devam edecek olması düşüncesi zihnimde onu bana muhtaç bir hâle dönüştürüyordu. Benden başka gidebilecek bir yeri olmamasını arzu ediyordum. Baraj dün yağan yağmurla beslenmiş, suyunu etrafındaki tepelerin diz hizasına kadar taşırmıştı. Suyun rengi çevredeki çimenleri kıskanmışçasına yeşile çalıyordu. Bizden önce burada huzurun sesini dinleyenlerden sadece birkaç köz parçası kalmıştı. Hava sıcaktı. Romantizm için doğayı katletmeye değmezdi. Bu yüzden burada kendimizden izler bırakmamaya karar verdik. Kuş cıvıltıları, cırcır böceklerinin fısıltıları eşliğinde kitap okuduk. Etrafıma bakındığımda yaban çiçeklerinin davetsiz misafirliğini ağaçların gölgesi himaye ediyordu. Her şeyden önce onun benliğimi talan eden varlığı yanımda oturuyordu. Ona bakınca her şey silikleşiyor, uzaklaşıyordu. Geriye sadece o kalıyordu. Baraj suyuna yakın bir yerde, bulunduğumuz yamacın alt kısımlarında, bir kale gördük. Günlerdir evlere tutsak edilen mevcudiyetimiz maceraya susamıştı. Kuru, yaş otlarla kaplı eğilimli yamaçtan oraya ulaşmayı kafamızda tasarladık. Hevesle otlara tutunarak kaleye doğru gitmeye başladık. Yağan yağmurla ıslanan toprak kaygandı. Dikkatle ilerlemeye çalışırken birbirimizin güvenliğini de takip etmeye çalışıyorduk. Çalılıktan kendisini görmediğimiz bir yılanın tıslayan sesi kulaklarımıza ulaştı. Çığlıklar atarak zar zor aldığımız mesafeyi bir nefeste geri döndük. Sanki yılan peşimizi bırakmayacakmış gibi arabaya binip hızla oradan uzaklaştık. Baraj yolunun çıkışındaki çeşmeden su içerken kahkahalarla kendimize güldük. Çocukluğu köyde geçmişti. “Dedem bu hâlimi görse benden utanırdı.” dedi. Kendisi de kendinden utanmıştı. Gözümde korkak olarak görünmek istemiyordu. Keşke en büyük korkaklığı yılandan kaçmak olsaydı.
Eve döndüğümüzde belgeselimizi izleyip sarılarak uyuduk. Tüm gece bedeni vücuduma temas ettiğinden sık sık uyandım. Belime sarılan elleri, boynuma uzanmış yüzüyle bedenlerimiz birleşmişti. Nefesini ensemde hissettiğim için gıdıklanıyordum. Elim bilinçsizce enseme uzanıyor, parmaklarım sakallarında geziniyordu. Sabah uyandığımda kalkmıştı. Tüm evde onu aradım. “Gitmiş.” dedim. Hâlbuki o gideli iki sene olmuştu.
27 Mart 2024
Sabahın erken saatlerinde uyandım. Ayaz tenimi üşütüyordu. Bugün özenilmiş bir sofra kurmak istiyordum. Bunun için bir şeyler almaya çıkmam gerekiyordu. Sabah mahmurluğuna sahip vücudumdan beklenmeyen bir çeviklikle giyindim. Kendimi gelmeye yüz tutan bahar gibi canlı hissediyordum. Kapının girişindeki dolaptan paltomu, ayakkabılarımı ve şemsiyemi aldım. Dışarı çıktığımda yağmur yağıyordu ama şemsiyemi açmamaya karar verdim. Yağmur damlalarının rüzgârla savrulan saçlarımı okşamasından hoşlanmıştım. Alacaklarımı zihnimde tasarlıyordum. Alışverişimi tamamlayıp eve dönerken elimdeki torbaların hayli yüklü olduğunu düşündüm, onları taşımakta zorlanıyordum. Bir köşede durup torbaları yere bıraktım. Birkaç elma, torbadan sıyrılıp yokuş aşağı özgürlüğe doğru yola çıktı. Elmaların kâh bir taşa takılması kâh hızlı hızlı ilerlemesi bana amacına doğru ilerleyen istikrarlı insanları anımsattı, gülümsedim. Eve gelince hemen hazırlıklara başladım. Taze sebzeleri önce yıkadım. Sonra sularının süzülmesini bekledim. Beklerken zihnim korona günlerindeki benzer sahneyi bana hatırlattı. Kimsenin adım atmadığı iplerde cambazlık yapıyorduk. İzleyicimiz bulaşıcı hastalık sebebiyle sınırlandırılmıştı. Pikniğe gitmeye karar vermiştik. Onun çevresindeki birkaç çift de bize katılacaktı. Bu insanları yakından tanıdığımı söyleyemem. Yine de ev sahipliğini üstlenmiş bir tavrım vardı. Sabahın erken saatlerinden itibaren hazırlık yapmaya başlamıştım. Birkaç eksiği de yol üzerindeki dükkânlardan temin ederek girilmez yazılarına aldırış etmeden piknik alanındaki masalara yerleştik. Masadaki bin bir çeşit meze benim eserimdi. Erkeklere de mangalı yakıp etleri pişirme görevi düşüyordu. Daha mangalı yakmaya çalışırken aç karnına buzlu rakıdan içmeye başladılar. Herkesin keyfi yerindeydi. Boşalan bardakların içindeki rakının yanında sanat müziğinin ender parçaları da tüketiliyordu. Sevdiğim adamın sesinden dinlediğim şarkılar beni oturduğum piknik masasından bir deniz kenarında el ele maziyi konuştuğumuz günlere götürüyordu. Şarkıya ara verip derin sohbete daldığımızda insanlara benim bile ilk defa duyduğum sorunlarımızı anlatmaya başladı. Sakin bir şekilde konuyu başka bir yere sürükleyerek üzerimizden uzaklaştırmaya çalışıyordum. Israrla konuyu ilişkimize çekiyordu. Sonunda sakinliğimi kaybettim. Öfkeyle ona: “Sus artık! Kötü olacak.” diye tehditler savurdum. Çocukluk arkadaşı da mazlum bir çocuğu savunur gibi bana: “Ben varken ne yapabilirsin ki?” dedi. Hayal kırıklığı ve öfke, sinirlerime müphem bir şekilde yayıldı. Hırsla sevdiğim adama baktım, elimi kaldırdım ve yüzüne şiddetli bir tokat attım. Sevdiğim adam bana doğru yaklaşan çocukluk arkadaşıyla arama girdi ve: “O, bana istediği her şeyi yapabilir ve kimse buna karışamaz.” dedi. Yıllar sonra aslında bu sözün onun da bana istediği her şeyi yapabileceği anlamına geldiğini idrak ettim.
28 Mart 2024
Geçmişin sancılı hatıraları yakamı bırakmayan bir hâl aldı. Tüm bedenime, ruhuma, zihnime altı koldan saldırıyor, geleceğe doğru adım atmama engel teşkil ediyordu. Bu saldırıdan sağ kurtulabilmem mümkün gözükmüyordu. Kendimi hedef tahtasının ortasında çırılçıplak kalmış gibi hissediyordum. Gün geçtikçe artan hasretin sarsıcı etkisine direnmeyi bıraktım. İstenmeyen, hor görülen, basitleştirilen, ötekileştirilen ve bunu yaparken geçmişinden vurulan herkes gibi anılarımda tetikçimin soylu bir şövalye olduğunu resmetmem gerekiyordu. Kimse tuzağına düştüğü avcının yeteneksiz olduğunu ifşa etmezdi. Zeki birine aldandığımı söylemek aptallığımı gölgeleyecekti.
İzlerinin zamanla pas tutmaya başlaması, içten içe çürümesini temenni ettiğim tüm yaraların metalik rengiyle ışıldıyor olması zamanın acıları bileyen yönünü bana gösteriyordu. Soylu duygularımın hepsini ekmeğimin arasına katık yaptım. Kanlı canlı hâlimi duygularımla beslemeyi de öğrendim. Bunların hepsi bana ait. Sevmek, sevilmek ve aşk… Aşkın verdiği acıları anılarla süsleyip taç yapmak… Bu tacı, gururla başımda taşıyordum.
Bugünkü ödevimin son cümlelerini yazarken beni rahatlatması için aklımdakileri kâğıda dökmemi salık veren sevgili doktorum hastanedeki odama girdi. “Bak Vildan. Eşin seni ziyarete gelmiş.” dedi. Doktorun yanında duran ve bana gülümseyen adamın fiziki özellikleri tıpatıp eşime benziyordu ama içindeki ruh nikâh masasında “Evet…” dediğim adama ait değildi. Değişmiş, farklı bir hâle dönüşmüştü. Zihnim, bu dönüşümü yaşadığımız aşka gölge düşürmesin diye reddetti. Zihnimin oluşturduğu savunma mekanizmasına göre ben sevdiğim adamı iki yıl önce kaybetmiştim. Onun yasını anıların eşlik ettiği gözyaşlarımla tutuyordum. Gözlerimi doktorun yanındaki yabancıya diktim ve: “Ben, bu beyefendiyi tanımıyorum.” dedim.
