Eglantine… Yaban gülü… Başka türlü bir adı olsaydı üzerinde eğreti dururdu. Fiziki görünüşü gülü andıran bu kadın; çetin kışları geride bırakmış, yakıcı güneş bedenini yer yer dağlasa da ayakta kalmıştı. Birlerden ve dokuzlardan oluşan bedenen doğuş gününün yıl dönümünde bu dar ve eğimli patikadan geçmesi herhangi birine tesadüften ibaret görünebilirdi. Bazıları kadercilik kuramına inanır, bilim ise bunu bilinçaltının işgüzârlığı olarak açıklayabilir. Eglantine’nin sık patikadan geçerken neden burada olduğunu sorgulayan zihinsel söz dizimlerini umursamaz bir tavırla bastırmaya çalışması da muhtemeldir.
Eglantine’nin babası gazeteciydi. Olay çıkaran sözlerine karşı çıkanlar kadar bu sözlerin destekleyicisi de bulunuyordu. Halkı kin ve nefrete mi sürüklüyor yoksa aydınlatıyor muydu bu konu tartışmalara açıktır. Onun fikirlerini benimseyenler ya da tehlikeli bulanlar arasında bir kutuplaşma yarattığı aşikârdı. Olaylar artık fikirlerin tartışılması boyutunu geçmişti. İşler taraf ya da bertaraf olmak ile ilgiliydi. Eglantine, babasının düşünceleri ile büyümedi hatta sevgi ve şefkatinden de yoksundu. Bu büyük hadiselere sebep olan şey neydi hiç öğrenemedi. Bu hadiselerin babasını ondan koparıp aldığını ve acılara sebep olduğunu bilirdi. Babasının yaptığı utanılacak bir şey mi bilmemekle birlikte yıllarca bir utancı saklar gibi adını bile insanlardan gizlemişti. Şimdi doğduğu ama büyüyemediği bu semtin sokaklarında gezinirken hatırlayamadığı anılarını değişmeyen kaldırım taşlarının kulağına fısıldamasını her şeyden çok istedi. Annesinin kucağında bir gece yarısı üzerinden kaçarak gittikleri bu taşlar sadece çocukluğunu değil babasını da ondan esirgemişti. Babası bir gece yarısı kapıları çalınarak çağrılmış, bir daha yanlarına geri dönmemişti. Camlarına atılan taşlardan biri evdeki televizyona isabet etmiş, annesi Eglantine’i kucaklayarak kendisini dışarı atmıştı. Ellerini yumruk yaparak sloganlar atan bir kalabalık evlerinin etrafını kuşatmıştı. Kalabalıktan yaka paça sıyrılan anne kız, sokağın başına kendilerini güç bela atmıştı. Eglantine, annesinin kucağından son kez görebildiği evinden yükselen kıvılcım ve koyu duman halkalarına da şahit olmuştu. Annesinin yıllarca süren hıçkırıklı ağlayış ve feryatlarını ninni bellemişti, ağıtlar eşliğinde büyümüştü.
Eglantine, kaçarak gittikleri bu şehre geçen hafta davet edilmişti. Yıllarca sustukları her şeyin ondan anlatılması beklenmişti. Babası adına ona bir ödül takdim edilmişti. Yüzünü bile hatırlayamadığı babası… Şimdi aslında o buraya çocukluğunu, evini, yitirdiği ailesini biraz olsun hatırlamak ümidiyle gelmişti. Çünkü silikleşen bu anılar yıllardır kâbuslarının parçası olmaktan hiç vazgeçmemişti.
