“Ben, bir başkasıdır”/ Arthur Rimbaud
Delphi Tapınağının girişindeki taşa oyulan ve Apollon’a adanmış olan, Pythagoras’ın da dile getirmiş olduğu, çok bilindik “kendini bil” düsturu günümüzde de canlılığını koruyan bir tartışma ve arayış zeminine işaret etmektedir. Batı felsefesine baktığımızda kendini bilme çabasını yine batılı anlamda ilk filozof olarak kabul ettiğimiz Thales’e kadar geri götürebilmekteyiz. Ancak “kendini bilme” arayışının bütün kültürlerde görüldüğünü söylemek doğru olmayacaktır, nitekim felsefe tarihine baktığımızda da Orta Çağ’da skolastik düşüncenin hakimiyetinde gelişen felsefenin bunu bir sorun ya da arayış olarak ele almadığına tanık oluruz. Bu doğrultuda insanoğlunun kendini bilmeye yönelmesi birtakım tarihsel ve toplumsal gerçekliklerle birlikte mümkün olabilmektedir. Ya da bir başka deyişle birtakım tarihsel ve toplumsal gerçeklikler insanoğlunun kendisine eğilmesine olanak sağlamamaktadır. Tarihsel bağlamı bu şekilde kurmaya çalışmamızla birlikte, “kendini bilmenin” özünü, kişinin kendisini “daha iyi olana” dönüştürebilmesi için ne olduğunu, özüne ait olanlarla özüne ait olmayanları ayırt ederek, kendisine eğilmenin imkanına sahip olabilmek için gerçekleştirilmesi gerekenleri bilmesiyle oluşmakta olan bir süreç olarak değerlendirebiliriz. Bu noktada Herakleitoscu bir kabulle sürekli değişen ve dönüşen bir varlık olarak insanın, kendine yönelik arayışı da olmuş-bitmiş, tamamlanmaya açık bir şey değil, hep yeniden değerlendirmeye ve oluşturulmaya açık dinamik bir süreç olarak gözükür. Felsefe tarihine baktığımızda da bu odakta şekillenen çok sayıda metinle karşılaşmaktayız. Bu yazıda ise o metinler arasından Michel Foucault’nun verdiği seminerlerden derlenen “Kendini Bilmek” adlı eserinin “Kendini Biçimlendirme Teknikleri” adlı ikinci bölümünü öncelikle tasvir edip, ardından ‘Kendini Bil’ fikriyle ‘Kendine Eğil’ fikri arasında kurduğu ilişkiyi eleştirel biçimde ele alacağız.
Foucault, metne bir sorgulamayla başlar. İnsan arzularıyla dolayımlı olarak birtakım engellemelerle karşı karşıyadır. Burada cinselliği önce diğer arzulardan, sonra cinselliğin ortaya çıkardığı türden engellemeleri diğer türden engellemelerden ayırır. Zira cinselliğe ilişkin olarak önümüze çıkan engellemeler kişinin kendisiyle ilgili gerçeği söyleme yükümlülüğüyle bağımlıdır. Buna bağlı olarak insanın cinselliği yüzünden karşılaşmış olduğu engellemeler onu kendisi olmaktan uzaklaştırıyor gözükmektedir. Burada akla gelen ve benzerleri çokça tartışılmış olan ilk soru, Max Weber’in de şu şekilde dile getirdiği: “Eğer birisi akla uygun hareket etmek ve davranışlarını doğru prensiplere göre şekillendirmek isterse kendiliğinin hangi kısmını inkâr etmeliydi?” sorusu gibi gözüküyor. Ancak Foucault bu soruyu tersinden ele alır. O, “Belli türdeki engellemeler neden birisinin kendisi hakkındaki belli bilgi türlerinden vazgeçmesini gerektiriyor? Birisinin herhangi bir şeyden vazgeçmeyi isteyebilmesi için kendisi hakkında ne bilmesi gerekiyor” şeklinde bir sorgulamaya girer.
Buradan hareketle pagan ve ilk dönem Hristiyanlık pratiklerindeki kendini biçimlendirme tekniklerinin hermenötiğine girişir.
Foucault, insanların birbirlerine davranışlarını belirleyen ve onları çeşitli sonlara veya hükümranlıklara mahkûm eden, özneyi nesnelleştiren iktidar teknolojileriyle kendi yordamları ve başkalarının yardımıyla, kendilerine belli bir mutluluk, saflık, bilgelik, mükemmeliyet ve ölümsüzlük hali aldırmak için kendi vücut, ruh, düşünce, davranış ve varoluşlarına belli sayıda müdahale olanağı tanıyan kendini biçimlendirme tekniklerinin kesiştiği noktaya yönetimsellik adını verdiğini söyler. Bu ikisi arasındaki kesişim Foucault’nun metinde kuracağı bağlamı anlamak için kritik öneme sahiptir.
Foucault, “kendini biçimlendirmenin” ne anlama geldiğini ortaya koymak için bu doğrultudaki yaklaşımların tarihsel serüvenini incelemeye almıştır. Kendilik hermenötiğinin ortaya çıkışını iki farklı bağlamda ortaya koyar: İlk olarak Roma İmparatorluğu’nun ilk döneminde, birinci ve ikinci yüzyıldaki Greko-Romen felsefesini, ardından Roma İmparatorluğu’nun son döneminde, dördüncü ve beşinci yüzyılda geliştirilen Hristiyan tinselliği ve manastır prensiplerini ortaya sunar. Ayrıca konunun pratik anlamda görünümünü barındıran geç dönem Antik Yunan dünyasına da eğilir. Çünkü “epimelesthai sautou” olarak dile getirilen kendine eğilme ilkesi Antik Yunan’da toplumsal anlamda temel bir prensip olarak benimsenmekteydi. Foucault, bugün baktığımızda Antik Yunan’daki hâkim ahlak prensibini kişinin kendini bilmesine yönelik “gnothi sauton” düsturu olarak düşündüğümüzü, felsefe geleneğinin “kendine eğil” ilkesine ise ilgi duymadığını ve onun unutulmuş olduğunu dile getirir. Ona göre Delphi prensibi olarak adlandırdığı “kendini bil” düsturu, hayatla ilgili soyut bir prensip değildi ve teknik bir tavsiye olmaktan ibaretti. Nitekim bunun kâhinin tahminlerini öğrenebilmek için uyulması gereken bir kural olduğundan bahsetmektedir. “Kendini bil”, tanrı olduğunu zannetme anlamına gelmekteydi. Esasında iç içe geçen bu iki ilke, Yunan ve Romen metinlerinde birbirlerine eşlik etmekteydi. Zira Delphi prensibini işler hale getiren şey onu takip eden kendine eğilme zorunluluğuydu. Foucault bu iki prensibin Yunan ve Romen kültürlerinde birbirine içkin halde bulunduğu savını örneklerle kanıtlama silsilesine girişir. Platon’un sokratik diyaloglarında, Ksenefon’da, Hipokrat’ta ve Yeni Platonculuk geleneğinde kişinin kendisiyle ilgilenmesi gerektiğinin vurgulanmakta olduğunu dile getirir. Devam eden bu örneklemelerin ardından, Foucault, ikinci bağlamı Hristiyan geleneğine dönerek kurar. Çünkü Hristiyanlıktaki dünyevi zevklerden vazgeçme anlayışının tıpkı antik felsefede olduğu gibi kişinin kendisine eğilme zorunluluğuna konumlandırıldığını görürüz. Buradan hareketle Foucault, Greko-Romen ve Hristiyanlık düşüncelerindeki kendine eğilme ve kendini bilme prensipleri arasındaki ilişkiyi analiz etmeye koyulur.
“Kendini bil” fikri “kendine eğil” fikrini unutturmuştur. Foucault bunun ilk nedenini dünyevi zevklerden kaçmaya yönelten ahlaki mirasların insanın kendisinden vazgeçebileceği fikrini dikte etmiş olması olarak dile getirir. Çünkü bu bağlamda kendine eğilmek bir çeşit ahlaksızlık olarak görülmüştür. Bu hem kurtuluşun şartını kendinden vazgeçmekte bulan Hristiyanlık ahlakında, hem de dışarıdan dayatılan kanunları ahlakın temeli olarak gören seküler düşüncede böyledir. Kendine saygı bir ahlak temeli olamazken kabul edilebilir davranış kuralları hep başkalarıyla kurulan ilişkilerde aranmaktadır. İkinci bir neden ise düşünen öznenin, yani kendini bilmenin, Descartes’tan Husserl’e uzanan felsefe serüveninde önem kazanmış olmasıdır. Kendini bilmenin ön plana çıkmasıyla kendine eğilmenin ihmal edildiği göze çarpar. Burada Antik Çağ’daki iki prensibin hiyerarşik anlamda yer değiştirdiği görülmektedir. Greko-Romen kültürde insanın kendi hakkında bildikleri kendine eğilmesinin sonucuyken, modern dönemde ana prensip kendini bilmek olarak öne çıkar.
Foucault öncelikle Platon’un Alkibiades I diyaloğunun merkezinde yer alan kendine eğilme fikrinin temel özelliklerine dikkat çeker. Diyalogda kendine eğilme fikri ortaya konduğu ilk bağlam itibariyle siyasi hırsın ve felsefi aşkın kesişim noktası olarak öne çıkar. Bu, gençliği boyunca hep arzulanan biri olan ancak hükmeden taraf olmak için herkesi reddeden
Alkibiades’in, Sokrates’in ona olan aşkını itiraf etmesiyle ilk defa boyun eğen konumuna düşmesi üzerinden anlatılmaktadır. Sokrates, politikaya koyulmasına karşın buna dair hiçbir şeyden haberdar gözükmeyen Alkibiades’e cesur olması ve kendisine eğilmesi gerektiğini söyler. Kendilikle ilgilenmek her zaman için aktif bir politik ve erotik yaşantının varlığına işarettir. Focault, bu diyalogda kendine eğilme fikrinin direkt olarak siyasi hırsla ve hayatın belli bir noktasındaki kusurlu eğitimle bağdaştırılmasının önemine vurgu yapar. Diyalogun devamında kendiliğin ve kendine eğilmenin ne olduğu tartışılır, Alkibiades’in ruhunu inceleyerek kendisine eğilmesi gerektiğini anlamasıyla da metin sona erer. Kendine eğilme ilkesinin tarihi arka planını oluşturan bu metin antik çağdan itibaren çözülemeyen dört ana sorunu ortaya koymaktadır: Birincisi kendi üstüne düşmekle politik faaliyet arasındaki ilişkinin sorunudur. İkincisi kendi üstüne düşmekle eğitim arasındaki ilişkinin sorunudur.
Üçüncüsü kendini bilmekle kendine eğilmek arasındaki ilişkinin ortaya çıkardığı sorundur. Dördüncüsü kendine eğilmekle felsefe aşkı arasındaki ilişkinin sorunudur. Helenistik dönemde ve devamında önerilen çözümlerin Platon’un diyalogunda önerilenlerden farklı olduğu görülmektedir. Helenistik ve imparatorluk dönemlerinde kendine eğilme soyut bir öğüt olmaktan çıkıp yaygın bir faaliyete dönüşmüştü. Başta Epikürcüler, Kinikler, Seneca ve Stoacılar olmak üzere sahiplenilen bir ilke haline gelmişti. Yeni ortaya çıkan kendine eğilme düşüncesi de kendiliğin yeni bir biçimde deneyimlenmesini içeriyordu.
Foucault ele aldığı Antik ve Helenistik dönemde kendine eğilme ile kendini bilme arasındaki yakın ilişkide görüldüğü üzere kendine eğilmenin kaçınılmaz biçimde kendini bilmeye çıktığını dile getirir. Helenistik ve Roma dönemlerinde kendine eğilme prensip haline gelmiş, kişinin kendine eğilebilmesi için siyaseti bırakması gerektiği düşünülmüştür. Kendine eğilme sadece eğitimleriyle uğraşan gençler için değil herkes için gereklidir. Platon’da bir eğitim modeli olan kendine eğilme kalıcı bir tıbbi bakım haline gelmişti. Ve ömrü boyunca kendine bakması gereken insan için amaç bu hayatın kendisinde başarıya yönelmişti. Platon’da kendi hakkında düşünme ve kendine eğilme temaları diyalog üzerinden diyalektik biçimde aktarılır. İmparatorluk dönemindeyse bir tarafta gerçeğe kulak verme zorunluluğu, diğer tarafta kendi içindeki gerçeğe ulaşmak için kendini dinleme ve kendini gözlemleme zorunluluğu ön plandadır. Foucault, iki dönem arasındaki farklılığın diyalektik yapının ortadan kaybolmasının bir göstergesi olduğunu öne sürer.
Üç Stoacı kendilik tekniğinden söz edilir: Arkadaşlara yazılan mektuplar ve kendiliğin bunlarda açık edilmesi, ne yapıldığının ve ne yapılması gerektiğinin gözden geçirilmesi ile karşılaştırılmasını da içeren biçimde kendiliğin ve vicdanın muhasebesi ve kişinin kendi üstündeki hakimiyetinin en üst raddeye çıktığı gizli kalmış kendiliğin hatırlanması. Platon’a göre insan içindeki hakikati keşfetmeliydi, Stoacılıkta ise hakikatin öğretmenlerin öğrettiklerinde olduğu düşünülür. Kişi duyduklarını ezberler ve bunları davranışlarına uygular. Burada hakikatin öznelleştirilmesi amacı hakimdir. Önemli olan ne yaptığının ve ne yapmak zorunda olduğunun hatırlanmasıdır. Bu tekniğin adı askesis’tir.
Foucault, erken Hristiyanlık dönemindeki ana kendini biçimlendirme tekniklerinden birini incelemek için pagan kültürden Hristiyanlık kültürüne geçişi ele alır. Hristiyanlık imandan daha farklı tipte bir hakikati de zorunlu kılmaktadır. Her insan kendisinin ne olduğunu, içinde neler yaşandığını bilmeye, kusurlarını kabul etmeye, onu baştan çıkaran unsurları fark etmeye, arzularının kaynağını çözmeye çalışmak zorundadır. Ve bunları Tanrı’ya ya da diğer insanlara açıklamakla yükümlüdür. İnançla ve kendilikle ilişkili hakikat zorunlulukları birbiriyle bağıntılı gözükmektedir. Bu bağlantıyla birlikte kişinin ruhunu arındırabilmesi için öncelikle kendisini tanıması gereklidir. Nitekim hakikate erişmenin koşullarından biri arındırılmış bir ruha sahip olmaktır. Kilisenin “ışığa erişmek” amacıyla kendiliğin açığa çıkarılışını tasarladığı temel yollardan biri exomologesis olarak adlandırılan, kişinin tövbekarlık statüsünü teatral bir biçimde kabullenmesine dayanan günah çıkarma yoluydu. Burada kendini cezalandırmak ve kendiliğini gönüllü bir şekilde ortaya koymak iç içe geçmiş durumdadır. Erken dönem Hristiyanlıkta, bağışlanma, kişinin davranışlarla kendisini açık etme zorunluluğunu kabul ederek her an bu yaşam şekline uygun hareket edilmesini kapsar. Stoacılarda kişiye özel kalan kendini gözden geçirme Hristiyanlarda halka açılıyordu. Bunun halka ilan edilmesi arınmanın bir yoluydu ve günahkarı olduğu gibi göstermekteydi. Foucault, exomologesis’in altında yatan paradoksun bu olduğunu söyler. Bağışlanma hareketinin büyük bir kısmı günahın hakikatini anlatmaktansa günahkarın gerçek yüzünü ortaya koymaktan geçiyordu. Kendini açığa çıkarmanın neden günahları sildiğine yönelik üç açıklama biçimi gelişmiştir. Birincisi yaranın tedavi edilmesi için onu göstermeye dayanan tıbbi yöntemle, bir diğer yöntem de yargılamanın belli bir kitle karşısında yapılmasıyla açıklanıyordu. Son yöntem ise ölümden, işkenceden, şehitlikten bahsetmekte olan yöntemdi. Yoldan çıkmış olan yeniden kiliseye kazandırılması için kendisini gönüllü olarak ritüel şehitliğe açmalıydı.
Kendini açığa çıkarma bir anlamda kendini yok etme anlamına gelmekteydi.
Stoacı gelenekte kendini gözden geçirmek, kendilik hakkındaki gerçeği ön plana çıkararak kişinin kendisini tanımaya giden yolu açmasını sağlıyordu. Hristiyanlık kültüründeyse exomologesis ile tövbekâr kendisi hakkındaki hakikati şiddetli bir kopuş ve kendinden ayırmayla ortaya çıkarıyordu.
Bir diğer kendiliği açığa çıkarma tekniği ise daha az bilinen ancak Foucault’nun daha önemli olduğunu dile getirdiği exagoreusis yöntemi olarak karşımıza çıkıyor. Bu ise manastır geleneğinde görülen kendinden hesap sormaya dayalı bir irdeleme yöntemidir. Burada anlaşılır olması açısından yöntemin Hristiyan tinselliğinin iki farklı prensibi olan itaatkarlık ve tefekkür üzerinden düşünülmesi gereklidir. Üstat ve keşiş arasındaki ilişkide, üstat, keşişin davranışlarını tümden kontrol etmektedir ve keşiş için otonom bir yaşam sürebilmek söz konusu değildir. Burada öznenin kendi iradesiyle kendiliğini feda etmiş olduğunu görmekteyiz. Kendilik, kendisini itaatkarlık üzerinden inşa etmelidir. Manastır hayatının ikinci bir özelliği de tefekkürün en üstün iyilik olarak görülmesidir. Buradaki esas amaç sürekli Tanrı’nın düşünülüyor olması olarak gözükür. İtaatkarlık ve tefekkürün öne çıktığı bu kendini irdeleme tekniği eylemden çok düşünceyle alakalıdır. Üç ana kendini irdeleme şekli karşımıza çıkmaktadır: Gerçekle uyuşan düşünceler üzerinden kendini inceleme, düşüncelerin kurallarla bağdaşma şekli üzerinden kendini inceleme ve saklı kalmış düşüncelerle içsel bir kirliliğin arasındaki ilişki üzerinden kendini irdeleme. Hristiyanlıktaki içsel düşüncelerin çözülmesini de içeren kendilik hermenötiği bu noktada ortaya çıkar ve içimizde gizli bir şeylerin bulunduğunu, sırrı saklayacak şekilde sürekli kendimizi kandırdığımızı öne sürer.
Sonuç olarak Hristiyanlık tarihinin ilk yüzyıllarında kendini açığa çıkartarak hakikatini sergilemenin iki farklı biçimi mevcuttur. Tövbekarın bir günahkâr olarak statüsünü ortaya koymasının teatral ifadesi olarak exomologesis ile bir başkasıyla girilen ve tamamıyla itaat etmeye dayanan bir ilişki türünde düşüncelerin sürekli ifade edilmesini içeren exagoreusis. Bu ikinci yöntemde kişinin kendi iradesinden ve kendiliğinden vazgeçtiği görülmekteydi. İkisi arasındaki ortaklık açığa çıkarmak için vazgeçmenin koşullanmasında yatmaktadır. Exomologesis’te günahkarın dünyevi zevklerden kendisini uzaklaştırarak bir anlamda ölümünü ilan etmesi gerekirdi. Bu bakımdan kendini açığa çıkarmanın tek yolu kendilikten vazgeçmekle mümkündü. Exagoreusis’te ise düşünceleri sürekli dile getirerek ve üstada sürekli itaat ederek iradeden ve kendilikten vazgeçildiği ilan edilirdi. Foucault, bu noktada kendinden vazgeçme temasının önemini vurgular. Ve bahsettiği iki teknikten exagoreusis’in daha önemli hale gelmiş olduğunu öne sürer. Daha yakın dönemde bunların kendilikten vazgeçmek için değil, yeni bir kendilik inşa etmek amacıyla yeniden kullanıma sokulduğunu dile getirir. Ona göre bu teknikleri kendilikten vazgeçme teması olmaksızın kullanmak keskin bir dönüşümün göstergesidir.
Sokrates’ten bugüne iki bin yıldan uzun bir süredir kendimizi tanımaktan, kendimize yönelmekten memnun olsak bile, medeniyetin sürekli olarak yeniden yaratıldığı ve dünyaya gelen herkesin medeniyete doğru yol almak zorunda hissettiği bir ortamda “kendilik” hastalıklı bir kavram haline gelmiştir. Kendini bilme ve kendine yönelme sorununun üzerine düşündükçe hep bir adım geriye gidiyor ve her adımda farklı sorunlar silsilesi ile karşılaşıyoruz. Düşünme pratiği bizi hep cevaplanması gereken farklı soru işaretlerine götürebiliyor ancak bu yazıda Foucault’nun frekansında kalmaya özen göstereceğim.
Kendimizi bilmek, kendimize eğilmenin koşulu olarak ortaya çıktığında kendimizi bilmemizin imkânı ve bunun koşulları da elbette sorgulanacaktır. Foucault da bu bağlamda batıda tarihsel arka planı oluşturan pratiklere değinme ihtiyacı hissetmiştir. Bunun Hristiyanlık kültürüyle birlikte kazandığı görünümün iman ekseninde oluştuğunu göz ardı etmemek gerekir. Zira burada işleyen dogmatik sürecin kişinin kendisine dair anlatabilecekleri çok sınırlı gözükmektedir. Bu noktada Antik dönemin ve Greko-Romen kültürün kendini biçimlendirme teknikleriyle Hristiyan kültüründeki günah çıkarmaya, arınmaya dayanan yöntemi kategorik anlamda birbirinden ayırmak doğru olabilir.
Platon’un Alkibiades I diyalogunda insanın kendisini bilme çabasının belirgin bir sonunun bulunmayacağına vurgu yapılmaktaydı. Bu, giriş kısmında da dile getirdiğimize paralel biçimde Herakleitos izleri barındıran bir sav gibi durmaktadır. Bu bağlamda Herakleitos’un fragmanlarına geri döndüğümüzde, o, kendini tanımaya açılan yolun imkanının herkeste bulunduğunu öne sürmesiyle birlikte insanın karakterinin onun kaderi olduğu sonucuna ulaşır. Herakleitos açısından bakıldığında, kişinin kaderini belirleyen şey de onun kendi
yaşam tarzıdır. Burada Herakleitoscu bir diyalektik yapıyla karşı karşıya kalıyoruz. Bu
öğretiye Alkibiades üzerinden baktığımızda, o da, hem politik yaşamı için, hem de örtük olarak erotik yaşamı için, cesur olmalı ve kendisine eğilmeliydi. Buna açılan yol, kendisine eğilmeyi önceleyen, kendisini bilmesiyle birlikte mümkün oluyordu.
Hem Antik dönemde hem de Helenistik dönemde kendine eğilme ile kendini bilme arasındaki ilişkiye baktığımızda kendine eğilmenin kaçınılmaz biçimde kendini bilmeye çıktığını görüyorduk. Çok özcü bir yaklaşım olan kendini bilme girişimi görüldüğü üzere katmanlı bir yapı olarak karşımıza çıkıyor. Kendini bilmek, sadece bir bilgi olması düzeyine indirgenemeyen, politik ve erotik yönü olduğu kadar meditasyon uygulamalarını da içeren bir kendine eğilme pratiğine dönüşmüştü. Artık bir bilgi çalışması yapmak değil, kişinin kendi hayatını bir iş haline getirmesi söz konusuydu. Kendine hakimiyetin en üst raddeye çıkmasıyla birlikte erdemli bir hayat yaşamanın yolu açılıyordu. Başta Stoacılarda olmak üzere Helenistik dönemde görülen bu eğilimin bir benzerini yine geriye doğru bir okumayla Aristoteles’in Nikomakhos’a Etik adlı kitabında da görmekteydik. Erdemli olmanın koşulu kişinin kendisine yönelerek ne olduğunu bulması ve ona uygun biçimde hareket etmesiydi. Zaten bir çaba veya düstur olarak kişinin kendini bilmesi her zaman için ahlaki bir anlam ifade ediyor gözükmektedir. Kişinin kendine yönelmesi ahlaki bir yöneliştir ve bu ahlaki yöneliş insana has, doğal bir yöneliş olarak gözüküyor. Bu noktada kendiliğin açığa çıkıp çıkmaması bir sonraki adımla ilgili bir sorun gibi durmaktadır. “Kendini bil” çıkışının aynı zamanda kişiye politik ve toplumsal bir sorumluluk yüklediğini görüyoruz. Kişi kendini bilmeli, kendine yönelmeli ve haddini aşmamalıdır. Zira yakın bir dönemde bireyselleşen, tekil kişinin ahlaksız ve tekinsiz olarak görülmeye başlandığı Zygmunt Baumann tarafından öne sürülmekteydi. “Tekinsiz” birey teması yine Nietzsche ve Freud metinlerinde de işlenmişti ve kişinin kendine eğilmemesiyle bağı kuruluyordu. Dostoyevski romanlarında karşımıza çıkan “kendi içine yaslanma” göndergesinin de ahlaki kişilikle ilişkilendirildiğini görmekteydik.
Kişi önce kendini bilmeli, sonra kendine eğilmeli ya da önce kendine eğilmeli, sonra kendini bilmeli… İnsanı kendisine yönelten bu süreç esasında hep birbirini doğuran bir şemayı ortaya koyuyor. Nitekim sürekli değişmekte olan bir yaşama dünyasının içindeki sürekli değişmekte
olan bir varlık olarak insanın kendisini biçimlendirme arayışı sonu bulunmayan bir pratik
olarak gözüküyor. İnsan; en başta ahlaki benliği için, politik kişiliği için, erotik yaşamındaki aktifliği için, hakikate ulaşması için, günahlarından arınması için, kendiliğinden vazgeçmesi için, arzularını yok etmesi için, cennete gitmek için, kendilik inşa etmesi için ve çok daha fazlası için kendini bilmeye, kendine eğilmeye, kendini biçimlendirmeye yönelmiştir. Kendimizle ilgili bilgiler de dahil olmak üzere her türlü bilgeliğin başlangıcı, inançlarımızın sakatlığını ve bilgimizin azlığını sorgulamaktan geçer. Bu doğrultuda insan için, politik bilinç sahibi insan için, bilgelik sevdalısı insan için, kendini bilme çabası hiçbir zaman son bulmayacak bir arayış gibi gözükmektedir.
