Abajur.
Lambayı bir siperle örtüyor ve ışığın direk temasını engelliyor.
*
Sinema abajuru çok sevdi.
Neredeyse hiçbir film yoktur ki abajur görsel bir şölene dönüştürülmemiş olsun.
Mümkün olsa dağ başlarına, deniz kenarlarına bile abajur koyacak filmlerin görsel yönetmenleri.
Abajuru çekip alsak galiba birçok film sahnesi görüntü güzelliğini yitiriverir.
*
Yetmişlerin fakir ailelerini konu edinen yerli filmlerde bile evin bir köşesinde abajura yer verildiğini görüyoruz.
Yetmişler ki, anadolu’da bırakın abajuru, elektriği olan ev sayısı bile azın azıdır.
*
Filmlerdeki abajurların ışığı genellikle açık oluyor. Film, gündüz çekilmiş olsa bile.
*
Abajur kullanmayı seviyorum.
Çoğu yazar gibi ben de gece adamıyım.
Tavan lambası veya avizenin ışığı akşam saatlerinde iyidir ama gece derinleştikçe, saatler ilerledikçe gözleri yormaya ve vücudu rahatsız etmeye başlıyor. Abajurun ve lambaderin ışığı ise bir perde gerisinden geldiği için keskinliği kırılmış ve yumuşamış oluyor.
*
Çoğu kişi, abajurun ışığının çalışmak için yeterli aydınlığı sağlayamayacağını düşünür. Oysa durum hiç de böyle değildir. Bu düşüncenin gerisinde bu nesneleri kullanmamış (ya da yeterince kullanmamış) olmanın payı olduğunu sanıyorum.
*
Abajur kullanmak galiba biraz da ihtiyaç ile ilgili. Ben şahsen tavan lambalarının ışığından çok çektim. Yoğun, sınır tanımaz ve kişiselleşmeye imkân veremeyen tarafıyla fazlasıyla mütehakkimler.
*
Necip Fazıl’a ait, evinde çekilmiş bir fotoğraf karesi kalmış hafızamda. Koltuğa oturmuş ve baş hizasında bir abajur giriyor kareye. Tahmin etmek zor değildir ki seksenlerden önceye ait bir fotoğraftan bahsediyoruz.
Abajurun varlığını, özellikle o tarihlerde, bir zenginlik nişanesi olarak görebiliriz. Bir zenginlik işareti daha: Üzerinde robdöşambr var üstadın.
*
Bir de seksenlerin ortasından bir fotoğraf karesi duruyor hafızamda.
Andırın’dan, İkindi Yazıları’nın bürosundan bir fotoğraf karesi: Nedim Ali’nin masasında bir abajur var. Masa lambası şeklinde olanlardan. Fotoğrafta sol tarafa düşüyor. Yuvarlak, kırmızı renkli bir başlığı var. (Yoksa başlığının rengi yeşil miydi?)
*
Rasim Özdenören’in evi en çok uğradığım evlerdendi; hafızamda yer etmiş bir abajur karesi yok.
*
Sezai Karakoç’un evinde abajur olmayacağını söylemek bile fazla. Açlığın ölüm sınırına götürüp getirdiği bir kişinin hayatında abajura yer olması neredeyse imkânsız. O, konfora en uzak olanımızdır.
*
Pakdil’in evinde var mıydı? Hafızamı zorluyorum ama o eve ait kareler arasında da hiç abajur yok.
*
Arkadaşlarımızın evlerinde de abajur gördüğümü pek hatırlamıyorum. Faruk Uysal’ın evinde vardı eskiden. Hafızamda böyle kalmış. Hâlâ var mı, bilemiyorum.
*
Abajurun sanırım en güzel taraflarından biri ışığın oranına, mekânına, yönüne kullanan kişinin karar verebilmesidir. Köşedekini veya giriştekini veya en diptekini yakmaya karar verebilir ve aydınlığı istediğimiz şekilde ve oranda ayarlayabiliriz.
Kişiselleşmeye uygun olması abajuru kullanışlı, bulunduğu ortamı zenginleştirici ve rahatlatıcı bir nesne konumuna yükseltiyor.
*
Abajur bize Batıdan gelmiş. Bir Batı uygarlığı ürünü.
İsim, Fransızca… Abat-jour.
“Lamba siperi” demekmiş.
*
Ahmet Muhip Dranas olmasa, sanki şiir tarihimiz bir yerinden kopacak gibi. Kopacak ve dağılacak.
Büyük değildir Dranas, bütünleyicidir. Bir şeyi tamama erdirendir. Şairane varlığı bende böyle bir karşılık buluyor. Her dilin böyle tamamlayıcı şairleri vardır.
Abajuru buldum Dranas’ta. Şöyle demiş “Ay Işığı” şiirinde:
“Yüzün beyaz, abajur yeşil, gece mor;
Esrimiş kalbim şarkısını söylüyor.
Her yanın avuçlarıma dökülüyor
Çeşmeden akan suyun berraklığında.” (Şiirler, Adam Yay. 1994, Sh.50)
*
Işığın hâkimiyetini eşyadan alıp insana veren bir yanı var abajurun.

“Nesnelerin Hikâyesi: ABAJUR, Mustafa Aydoğan” için bir yorum

  • Nuri abi de hem evinde, hem Edebiyat’ın ofisinde abajur kullanmıştı.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir