İstatistiklerin belirttiğine göre, ülkemizde son yıllarda yalnız yaşayanların sayısı yüzde yetmiş oranında artmış. Gözlemciler buna evliliklerin azalmasını sebep gösterdiği gibi, boşanmaların da bir hayli arttığı görüşünü de ilave etmekteler. Ekonomik özgürlük diyenler de var, konuyu sosyal medyaya bağlayanlar da.

Bunların da etkisi var tabii ki, ancak bizim burada sözkonusu etmek istediğimiz “yalnızlık”, şairane bir yalnızlıktır. Gurbet, yalnızlık, tekbaşınalık, hüzün deyince benim aklıma önce Fuzûlî’nin şu şiiri gelir:

Ne yanar kimse bana âteş-i dilden özge

Ne açar kimse kapım bâd-ı sabâdan gayrı

Düşünün bir: Uçsuz bucaksız bir sahrada ne gelen var ne giden. Bin bir endişe içerisinde sadece kendinle başbaşasın. Yani kendi gönlünün ateşinden başka seni ısıtan bir kimse yok. Günün saatlerini gecenin karanlığından ve gündüzün aydınlığından çıkarıyorsun. Yıldızlara bakarak uyuduğun gecenin seherinde bir gelen olur mu diye bekliyorsun, ancak kapını sabah rüzgârının esintisinden başka açan yok. “Mühtedi şair” Necâtî’nin de kapısını çalan aynı bâd-ı sabâdır:  

Beni ağlan beni kim üstüme gelmez ölicek

Bir avuç toprak atar bâd-ı sabâdan gayri

O kadar ki öldükten günler sonra yazı yabanda, çölde unutulmuş ölüsünü sabah rüzgârıyla gelen toz toprak kapatıyor. Şairin şaire kanat germesi böyle oluyormuş demek ki: Öldükten üç gün sonra duyulan, soğuk su ile yuyulan “bir garip Yunus” da aynı yolun yolcusu. O yolda yürürken yolu bir kabristana uğruyor Yunus Emre’nin:

Başları üstünde hece taşları

Ne söylerler ne bir haber verirler

Daha sonra gelen Nâbî bütün bu kudemanın diline tercüman olmaya çalışır ve meramını deniz metaforu ile anlatır:

Bir bahr-i gamda urmadayız dest ü pây kim

Keştîsi yok kenâresi yok nâhudâsı yok

Sıkıntılarla dolu öyle bir gam denizinde çırpınıyoruz ki ne sahil görünüyor, ne bizi kurtaracak bir gemi ne de ortalıkta bir kaptan var! Hikmet şairi dünyadan çok da beklenti içerisinde olmamamız gerektiğini söylüyor. Bu dünyada safa olmadığını şundan anla ki diyor şair; dünyaya anne karnından sıcak bir ortamda adım atarken, öldükten sonra dostlarımız bizi soğuk ve sert bir yere bırakıp gidiyorlar:

Andan et fehm safâ olmadığın dehrde kim

Meclis-i âleme dil-germ gelen serd gider

Aslına hayatımız, anne karnındaki yalnız bir ortamdan bir iki metre karelik yalnız bir ortama yaptığımız kısa bir yolculuktan ibarettir. Bizim burada üzerinde durduğumuz yalnızlık bahsi terkedilmişlik, bir köşeye bırakılmışlık, boşanmışlık değildir. Bütün bunlara duçar olup da yalnızlıktan bunalan, intihar eden çok insan vardır.

Bana esbâb-ı şâdîden nasîb ü behre kemdir hep

diyen Koca Ragıp Paşa kendi döneminde sadarette otururken bile yalnızdır. Hissesine düşen “sabr-ı ârifâne” ile sonucu bekler. Yaşadığı yıllarda sevinç ve mutluluğa dair behresine çok az şey düşmüştür. Yalnız kimse odur ki kalabalıklar arasında dahi bir başınadır. Şairlere bu sözleri söyleten işte o yalnızlıktır. Onların sorunu kalabalıkla değil kendileriyledir. Mesela bu durum “ayrılık gecesi”nde Osman Nevres’e şunu söyletir:

Şeb-i hicrânda neler çektiğimi hiç sorma

Ânı bir ben bilirim bir dahi Allah bilir

Aynı duygu ve düşüncenin tercümesi Sâbit’te şöyledir:

Şeb-i yeldâyı müneccimle muvakkit ne bilir

Müptelâ-yı gama sor kim geceler kaç sâat

Uzun gecelerin dayanılmaz ağırlığını müneccimle muvakkitlere sorma, gecenin kaç saat olduğunu kendi derdine müptela olmuş kimselere sor. Müneccimle muvakkit, görevleri icabı yıldızlara bakarak gelecekten haber veren ve muvakkithanede takvimleri ayarlayan ve ramazan imsakiyelerini hazırlayan kimselerdir. Rızâî Efendi’ye göre işte o derde uğrayanların gözüne uyku girmez ve sabaha kadar yıldız saymaya devam eder:

Dîdeden hâbım götürdün bî-karâr ettin beni

Geceler tâ fecre dek ahter-şümâr ettin beni

Şair yıldız saymaya devam ettiğine göre damda yatmaktadır. Gözüne bir türlü uyku girmez, sabaha kadar yıldızlara bakar durur. Bizim gafil adamlarla işimiz olmaz diyen Fuzûlî de geceleri yıldız seyrine çıkanlardan:

Gözü yaşlıların hâlin ne bilsin merdüm-i gâfil

Kevâkib seyrini şeb-tâ-seher bîdâr olandan sor

Ağlamak nedir bilmeyen gafil göz, gözü yaşlı insanların hâlinden ne anlasın!? Yıldızları seyretmeyi sen gece sabaha kadar gözüne uyku girmeyen aşk ve dert hastasından sor.

Büyük adamların hemen hepsi yalnızdır. Bazen onların etrafını insan kalabalıklarının çevirdiğini görürsün ama onlar kalabalıklar arasında yalnız olarak yaşar. Tıpkı Şeyh Galib gibi:

O zaman ki bezm-i cânda bölüşüldü kâle-i kâm

Bize hisse-i mahabbet dil-i pâre pâre düştü

Hüsn ü Aşk şairi bizi Elest meclisine götürüyor. İşte o mecliste arzu ve istek kumaşı dağıtılırken, muhabbet hissesi olarak şaire de parça parça olmuş bir gönül düşer. Burada payına düşen şeyden memnun olmasa da bir kabullenmişlik var, kadere rıza var. İsyan yok, intihar yok. Kadere rızanın olduğu yerde intihar olmaz. Karıştırmayalım: Günümüz insanının yalnızlığı bunalım ve intihara götürür. Oysa burada sözkonusu ettiğimiz kimselerin yalnızlığı onları pişirerek olgunlaştırıyor ve çilelerini tamamlamaya yarıyor.   

Pâre pâre olmuş gönlün hüzünle akrabalığını da unutmayalım. Son söz, Nazîf mahlasıyla şiirler yazan Şeyh Hasan Dede’nin olsun:

Azîz-i Mısr-ı vuslat sûziş-i firkat nedir bilmez

Anı tenha-nişîn-i külbe-i ahzân olandan sor

Sırça sarayında yaşayan Mısır Azizi, ayrılık ve yalnızlık ateşinin ne demek olduğunu nereden bilsin; onu, her yanını acı kaplayan hüzün dolu kulübenin yalnız yaşayan sakininden sual eyle. Kimdir o? Yusuf’undan bir haber almak için ağlaya ağlaya gözleri görmez olan Yakup Peygamber. Bu konu başka bir bahis.  

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir