Bulunduğu bölgede iyilik bayii olarak çalışan insanlar vardır. Onlara herhangi bir kurum veya kişi tarafından bir görev verilmediği halde durumdan vazife çıkararak fakir fukaraya hizmet etmeyi görev bilmişlerdir. Hele son yıllarda Suriye’den, Irak’tan, Afganistan’dan gelen onca mülteci topluluğunun geçinmesi, depremzedeler için barınacak yer bulunması, araç-gereç sağlanması, sıcak bir çorba ve ekmek verilmesi, bunun organize edilmesi hiç de kolay değil. Ülkemizin her bir köşesinde bu hayırseverler topluluğuna mutlaka rastlarsınız. Fakire yardım eden, onların gündelik ihtiyaçlarını karşılamak için koşturan, açta-açıkta kalmaması için çalışan çabalayan, toplumun vicdanı olan hayırseverlerden bahsediyoruz. Halkımızın verdiği aynî ve nakdî yardımları sahibine ulaştırmak için çırpınan birkaç kişilik vakıflar da diyebiliriz onlara.

Sakarya’da yıllardır bu işin öncülüğünü yapan Sakva ve Yöçeyder, son zamanlarda öne çıkan Vefa-Der işte böyle kuruluşlardan sadece birkaçıdır. Vefa-Der’in başında bulunan Mehmet Ersöz karınca kararınca bu işin öncülüğünü yapıyor. Mehmet Hoca adeta elinde bir döviz, Akbıyık Abdal’ın şu şiiriyle insanları hayra çağırıyor:

Ekmeyen biçmedi bu mezrâda elhâsıl

Kime lâzım ise ekmek ona lâzım ekmek

Eğer bana ekmek lâzım diyorsan, elindeki tohumu toprağa saç. Yarın bu dünyada ektiğimizi biçeceğiz. Yarına kalmadan bugün bile ektiğimizi biçmiyor muyuz? Toprağa arpa ekip de buğday bekleme sakın! İyilik eken iyilik, kötülük eken kötülük biçer. Şefik mahlasıyla yazan Vakanüvis Mehmed Efendi şu şiirinde söylüyor bunu:

Ümmîd-i gendüm etme sakın cev-feşân olup

Âlemde nîk ü bed kişi hep ektiğin biçer

Şeyh Galib de aynı şeyi söylüyor. Herkes az veya çok yaptığının karşılığını bulacaktır:

Bulur herkes cezâsın bîş ü kem hep

Eger cev ekseler gendüm biçilmez

Derler ki iyilik yap denize at, balık bilmezse Hâlık bilir. Lebîb-i Âmidî tam da bunu söylüyor işte:

Dest-i gavvâsân insâfa gelir bir gün çıkar

Bu meseldir ki sen insâniyet et ummâna at

Sen o iyiliğin boşa gittiğini sanırsın ama öyle değil; günü gelir insafa gelen bir dalgıcın hünerli elleri onu bulup gün yüzüne çıkarır. Sen yeter ki insaniyet nâmına iyilik yap denize bırak. Yaptığın iyiliğin çetelesini tutma. Merak etme, o yaptıkların emin bir yerde muhafaza edilir.

Büyükler “doğru yolda sarfiyât fazlasıyla vâridâttır” demiş ve etrafını, yol arkadaşlarını halka dağıtmaya, sarfetmeye yönlendirmiştir. Ebubekir Kânî Efendi bunu asırlar önce ifade ederek:

Bu mesel meşhurdur: varın veren âr etmemiş

diyor. Zamanında kendi elinde olanı vermeyen utanmış da, veren utanmamış. Bükreş’te bulunduğu sırada sevdiği gâvur kızının kendisinden Hıristiyan olmasını istemesi üzerine söylediği “Kırk yıllık Kânî, olur mu Yani” sözüyle tanıdığımız Kânî Efendi bu mısraı ile vermeyi ve dağıtmayı özendiriyor. Nâbî de aynı kanaattedir:

Meşhûrdur bezl ile ni’met füzûn olur

Gel de bugünün seküler kafa yapısına sahip insanına bir malın vererek artacağına, bereket getireceğine inandır!  Urfalı Şair bir nimet artarak çoğalır derken, sadaka ve zekât vermenin önemini anlatmak istiyor aslında. Şu şiirinde Mevlânâ da onu söylemiyor mu?:

Şükrü ni’met ni’metet efzün küned

Küfrü ni’met ez kefed birun küned

Şükürle nimetin artacağına, küfürle eksileceğine de inanmaz çağımızın modern insanı. Ettiği yardımı fakirin gözüne baka baka verir ve reklamını yapar. Kefevî Hüseyin Çelebi’nin tavsiyesini duymamış bile:

Elinle ettiğin hayrı dilinle eyleme zâyi

Bir ömür boyu doldurduğun çuvalı boşa dökme, diyor şair. Tam bir müflis! Kazandıklarının kendisini kurtarmasını beklerken bir de bakmış ki elde avuçta bir şey yok! Mehmed Emin Beliğ’e kulak verelim:

Merd olan hiç kerem etmekle tefâhür mü eder

İşin garibi yaptığı iyiliğin hem reklamını yaparak tefahur ediyor, hem de başa kakıyor. Yapmayıver be adam! “Sen herkesi kör, âlemi sersem mi sanırsın?” Beliğ daha da ileri giderek, gerçek dost, gerektiği zaman dostları uğrunda malını sarfetmekten hatta canını bile vermekten çekinmez, der:

Muhibb-i sâdık odur muktezâ-yı hâl üzre

Ya sarf-ı mâl ede ahbâbına ya bezl-i vücûd

Beyler, ağalar, paşalar! Ne yapacaksınız o kazandıklarınızı? Lâedrî Efendinin söylediğini de mi duymadınız:

Susuz değirmenlerin ne ile döner çarkı

Kerem etmeyen beyin fakirden nedir farkı

İnsanı kurtaracak olan şey bu dünyada yaptığı iyilik ve bir de “kalb-i selim”dir. Selim bir kalbin içini doldurabildiğin kadar doldur. Bağdatlı Rûhî şöyle dolduruyor mesela:

Sanma ey hâce ki senden zer ü sîm isterler

Yevm-i lâ-yefna’da kalb-i selîm isterler

“Yevmi lâ-yefnâ”da (kıyamet gününde) senden para pul istemezler, ey hocaefendi orada seni kurtaracak olan bir “kalb-i selim”dir. Altın ve gümüşü, dolar ve euroyu, arsa ve villayı biriktirebildiğimiz kadar biriktiriyoruz. Terlemeden mirasa konan çocuklarımız da onu bir çırpıda harcıyor. Oh oluyor! Yemeyenin (ve dahi harcamayanın, tasadduk etmesini bilmeyenin) malını yerler.

Nakşibendi şeyhi Abdülaziz Efendi dindeki “salih amel”in iyilik olduğunu söyleyerek, dindarlığın da hürmet, merhamet ve hizmet olmak üzere üç boyutunun olduğunu belirtir. Büyüklük ve ihtişam karşısında kalan insanın iç dünyasında hürmet duygusu uyanır. Daha doğrusu insanda var olan bu duygu harekete geçer. Merhamet, yani acıma duygusu da yine doğuştan sahip olduğumuz bir duygudur. Mukaddes olan şeylere saygı duyarsak, acı çekenlere de acır, çekilen acıları dindirmek ve gidermek isteriz. Onların çektiği acılar bizi onlara hizmet etmeye zorlar. Selanikli Meşhûrî, eğer adının iyilikle anılmasını istiyorsan ihsan kapısını her zaman açık tut, diyor şu mısraında:

Nîk-nâm ister isen âlemde der-i ihsânı aç

Bu şiirin halkın diline tercümesi şöyle: “Ne verirsen elinle, o gider seninle.” İyilik insanın içinden gelmeli. Ali Ulvî’nin de dediği gibi:

Hayra teşvîk eyleyip şerden tevakkî ettirir

Var mıdır insâna vicdânından a’lâ nîk-hâh

İnsanın içindeki o vicdan ve iyilik duygusu var ya, işte o, kişiyi her zaman hayır işlemeye yönlendirir ve kötülükten korur. Sen yeter ki vicdanının sesine kulak ver, diyor şair. İyilik yapmak için hep erteliyoruz. Belli bir imkâna kavuşunca da o duyguyu kaybediyoruz. Şimdi de Sabrî mahlasıyla şiir yazan Mehmed Şerif’e kulak verelim:

 Âdem bu bezm-i devr-i dil-ârâya bir gelir

Bil kadr-i ömrünü kişi dünyâya bir gelir

İnsan bu gönül açan meclise bir kere gelir; bize bir kerecik bahşedilmiş olan bu hayatta ömrünün kadrini iyi bil. Nef’î ise mânâ âleminde bâkî olan gönüle farklı bir anlam yükleyerek; senin güneşin (sevgin) gönüldedir, bırak fani olan vücûdun onun yolunda toprak olsun, diyor:

Dildedir mihrin ko hâk olsun yolunda cân u ten

Ben ölürsem âlem-i ma’nâda bâkîdir gönül

Önemli olan bir gönüle girmektir. Bir gönüle girmek, yani aç doyurmak, yetimin başını okşayıp sevindirmek, kardeşine tebessüm etmek, bir öğrenciye burs bulmak, zorda kalanın imdadına yetişmek vs. Şöyle ya da böyle bir gönül yapmaktan bahsediyoruz.

Böyle hikmetli şiir ve sözleri sadece yukarıda adını zikrettiğimiz şairler ve ekâbirler söyler zannederiz, değil mi?! Hayır! Yirmi yıl önce Üsküdar’da, Atik Valide Camii’nin külliyesinde çaycılık yapan bir Abdullah Amcamız vardı. Kimsenin etlisine sütlüsüne karışmaz, kendisinden istensin istenmesin tabağındaki çayları sessiz sedasız külliyenin odalarına kişi başına bırakır ve bir gölge gibi çıkardı. Derdi ki: “Gökten düşenin parçası bulunmuş da, gönülden düşenin parçası bulunmamış!” En az yukarıdaki beyit ve mısralar kadar hikmetli bir söz. Böyle sözleri söyleyen insanları bulmak için ille de kitâbe-i seng-i mezârı mı okumak gerek? Abdullah Amca da “önden giden ahbâba” dâhil olduysa selâm olsun, Allah rahmet eylesin. [Bu yazıyı tamamlarken Ali Cançelik dostumuza mesaj yazdım: “Abdullah Amca öldü mü?” diye. Meğer içime doğmuş; öleli birkaç yıl olmuş.]   

 

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir