Kubbealtı Lugati’nde “müdâhene” kelimesi açıklanırken “ikiyüzlü davranmak” anlamında Arapça “dehn”den geldiği ve dalkavukluk ve riyâkârlık mânâlarını ihtiva ettiği belirtilir. Ve şu iki şiir örnek olarak verilir:

Meşhûrdur ki zulm ile olmaz cihân harâb

Eyler anı müdâhene-i âlimân harâb

Hikmet nizâm-ı âlem-i kevn ü fesâdı hep

İhlâl eden müdâhenedir irtikâptır

İlki Keçecizâde İzzet Molla’ya ait olan şiirde dünyanın zulm ile bozulmayacağı ifade edilir. İşini yapmayan bilginlerin ve düşünceleri ile hareketleri birbiriyle çelişen ilim adamlarının dalkavukluğu yüzünden harab olacağı anlatılır. İkincisi de Hersekli Arif Hikmet’e ait olup; “ey Hikmet, bu varlık ve fesat dünyasının düzenini bozan ve insanların huzurunu kaçıran şey iki yüzlülük, rüşvet ve yolsuzluktur” görüşü ele alınır.

TDV İslâm Ansiklopedisi de, aynı kavramın kökünün “yağ” anlamına geldiğini, yağın nesneleri yumuşatması gibi bazı söz ve davranışların insanları yumuşatmasından, onları memnun etmesinden dolayı bu tür davranışlara mecaz yoluyla “müdâhene” dendiğini, daha sonra bunun örfte hakikat mânasında kullanılmaya başlandığını belirtir. Türkçe’de “yağcılık” olarak kullanılan kelime insanların birbirine yaranmak, basit menfaatler elde etmek gibi ahlâkî olmayan sebeplerle ona karşı aslında içlerinde sakladıkları gerçek niyetleriyle çelişen ve ikiyüzlülüğü ifade eden bir terim haline gelmiştir. Yumuşaklık, uyumluluk; yapmacık tavır, olduğundan başka türlü görünme mânalarında kullanılır.     

Bugün gördüğümüz ve duyduğumuz dalkavukluk, yaltaklanma, iki yüzlü davranma, öyle olmadığı halde yüze gülme vs. hastalığı demek ki artan ve eksilen ölçüde kadim zamandan beri yürürlüktedir. Dalkavuğun dostu düşmanı olmaz ve dostluğuna da düşmanlığına da güvenilmez. Hatta Sümbülzâde Vehbî’ye kalırsa, dost gibi görünen kimseler gizli düşman gibidir:

Gizli düşmen gibidir bil ki müdâhin ahbâb

Böyleleri için derler ya: “Öyle dostun olacağına düşmanın olsun daha iyi.” Aynı konuya değinen Koca Ragıb Paşa bu şairlerden yüz yıl önce meseleyi ele almış ve dünyayı harab eden şeyin “cevr ü sitem” (işkence ve zulüm) değil, ikiyüzlülük ve dalkavukluk hastalığı olduğunu kayıtlara geçirmiştir. Nihayetinde cevr ü sitemin de zulm ü fesadın da yolu aynı kapıya çıkıyor.   

Râgıb müdâheneyle riyâdır zamânede

Dünyâyı sanma cevr ü sitemdir harâb eden

Devrin bozulduğunu, işlerin ters gittiğini, kötülüğün alıp başını yürüdüğünü klasik edebiyatta işleyen şairlerin başında belki de en çok Koca Ragıb Paşa, Nâbî ve Ziya Paşa gelir. Sevinç ve neşeye dair aradığını bulamayan Ragıb Paşa, idare etme sanatını kullandığı için çok kötümser:

Hezâr câmını nûş eylesem de devrânın

Neşât u neş’eye dâir yine safâ bulamam

diyerek talihinin bir türlü yaver gitmediğinden şikâyet eder:

Bir güler yüz görmedim ben tâli’-i pür-şûrdan

Şair biraz da kusuru kendi nefsinde arayarak suçu feleğe yüklemek ve ona küfretmek kolaycılığından vazgeçer:

Sezâ-yı levm olacak nefsimiz iken Râgıb

Nedir günâhı sipihrin ki biz şütûm edelim

İster sosyal hayatta, isterse idarî ve akademik hayatta, iki yüzlülük ve riyanın olduğu yerde işler iyi gitmez, herkes birbirinin kuyusunu kazmaya çalışır. (Hasan Aycın’ın bir çizgisinde de belirtildiği gibi) sıkılan el bildiğin el değildir, görülen yüz gördüğün yüz değildir. Böyle bir ortamda insanların birbirine güveni kalmaz; kötülüklerin anası olan yolsuzluk ve rüşvet alır başını gider. Nâbî, yaşadığı dönemde payitahtta tutunamayınca bir ara Haleb’e yerleşir ve toplumdaki bozulmayı apaçık görür:

Vermezdi kimse kimseye nân minnet olmasa

Bir maslahat görülmez idi rüşvet olmasa

Nedir “vezir konaklarının şairi”ni bu kadar kötümser kılan şey? Yaşadığı dönemin fotoğrafını böylesine net çeken Urfalı şair eleştirilerini dile getirirken, sosyal çalkantıların arttığını, kanunların uygulanamaz hâle geldiğini, toprak düzeninin bozulması ile halkın yerini yurdunu terkettiğini, bu yüzden bazı insanların devlete vergi vermemek için bulundukları yerlerin mütegallibe denen âyanına sığındığını kendi gözleriyle bizzat görmüş ve yaşamıştır. Bütün bu karışıklık ve anarşi ile dolu ortamda şair:

Künc-i ferâğın anlamayanlar safâsını

Devlet komuşlar âdını gavgâ-yı âlemin

diye bağırır ama sesini duyuramaz ve dünya nimetlerinin kavgasına tutuşanlara, bir köşeye çekilip kendi hâlinde yaşamanın huzûrunu anlatamaz. Bu tür kişiler için biraz da ağzını bozan Nâbî, insanlara zulmederek düşman kazananlara hitaben: dünyaya kendi ihtiyârları ile mi gelmişlerdir ki utanmadan ve sıkılmadan iktidar davası güdüyorlar, der:

Bu âleme yoğ iken ihtiyâr-ı âmed-şüd

Utanmadan nice da’vâ-yı iktidâr olunur

Sizi dünyaya getiren, hangi coğrafyada ve renkte olacağınıza karar veren, hangi anne ve babadan olacağınızı belirleyen siz değilsiniz; bunu bildiğiniz halde, nasıl oluyor da, utanmadan iktidar davası güdüyorsyunuz? demek istiyor. İstiyor değil, tam da bunu söylüyor.

Ziya Paşa’nın hep şiirinden örnek veriyoruz. Namık Kemal’le beraber Londra’da çıkardıkları Hürriyet gazetesindeki bir yazısında Tanzimat’ı eleştirirken şöyle der: Tanzimata gelinceye kadar her memlekette derebeyi ve âyan namıyla yerliden birkaç adam nüfuz kazanıp belde fukarasına cevr ü sitemden geri kalmazdı. Ne zaman çığırından çıkıp işi azıtsalar, bunlardan şikayetçi olanlar İstanbul’a gelip padişaha durumu arz ederler ve şikayetçiler haklı çıkarsa bunların ya başı kesilir ya da malları devlet tarafından müsâdere edilirdi. Ziya Paşa’nın bu yazısının yanında şu mısralarından da anlıyoruz ki önceki asırlarda görülen mütegallibe sınıfının zulmü ve haksız davranışları 19. yüzyılda da devam etmektedir:

Emvâl-i halkı sârik alıp sârikim demez

Kâtil vebâl-i katle dahi vermez ihtimâl

Halkın malına çöken hırsız cürmünü kabul etmediği gibi, katil de yaptığı işin bir vebal olduğuna dahi ihtimal vermez. Vali olarak gittiği yerlerde yaşananlara yakından tanıklık eden Ziya Paşa, halka zulmeden kimse mutlaka bir gün kendisi de zulme uğrar, der. Çünkü hiç kimsenin âhı yerde kalmaz, ev yıkanın hanesi eninde sonunda yerle bir olur. Allah’ın kudreti bir gün zâlimlere “Yemin olsun ki muhakkak Allah seni bize üstün kıldı” dedirtir:

Zâlim yine bir zulme giriftâr olur âhir

Elbette olur ev yıkanın hânesi vîrân

Zâlimlere bir gün dedirir kudret-i Mevlâ

“Tallâhi le-kad âserekallahu aleynâ”

Bu dünya aslında haklılarla haksızların savaş meydanıdır. Adem aleyhisselamın oğulları Habil ve Kabil’le başlayıp devam ediyor. Bir tarafta zalimler vardır bir tarafta mazlumlar. Anlaşılan bundan böyle de devam edecek. Enderunlu Vâsıf:

Şimdi münâfıkânedir ülfet zamânede

Ahbâb ile mahabbet o da bir zamân imiş

diyerek eski insani ilişkilerin kalmadığını söyleyerek dostlarıyla eski muhabbetli günlerini özlüyor. Unutmayalım ki Lâedrî herkese sonunu hatırlatmış ve eninde sonunda gideceğimiz yeri göstermiş:

Pâdişâh olsan da derler er kişi niyetine

Var musallâda yatan hünkâra bak da ibret al

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir