Üsküdar vapurundan yeni inmiş, Harem’e doğru yürümeye başlamıştım ki, bir genç delikanlı yüksek sesle telefonla konuşarak yanımdan geçti. “Neden bana iş bulmaya çalışıyorsunuz ki. Burada kalmaya niyetim yok. Ben Amerika’ya gitmek istiyorum.” diyordu. Hafta içinde bu sözü birkaç gençten daha duydum. Üzüldüm, anlamaya çalıştım, onları dinledim ve soruları karşısında aciz kaldım. Kendi aczimize mi yanayım, evlâtlara örnek olamayıp elimizden kaçırdığımıza mı yanayım bilemedim. Sorularına onları ikna edecek cevapları bulamadım. Neden dünya adaletsiz bir yerdi? Neden bazıları obezite ile mücadele ediyor bazıları ise açlıkla? Neden biz geri kalmıştık? Gelişmiş bir ülkede refah içinde yaşamak onların da hakkı değil miydi? Soruları soranlar ülkesi adına üzülen ve cevap bulamayınca da bağları koparmaya niyet edenlerdi. Bazıları ise ne konuşmaya niyet ediyor ne de soru soruyordu. Onların bağları tamamen kopmuştu. Bu meselelerle çok önceleri dertlenmiş, sorular sorup cevaplar üretmiş Rasim Özdenören Hoca’mıza müracaat ettim. Evlâtların sorularına kendiminkileri de ekledim. Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler kitabı kendiliğinden bir röportaja dönüştü.  

-Rasim Hocam, günümüz dünyasına baktığınızda ne görüyorsunuz? 

-“Halen beş milyara yakın insanın yaşadığı yeryüzünde, başka hiçbir ek faaliyete gerek duyulmaksızın mevcut nüfusun on mislini besleyebilecek seviyede bir üretim yapıldığı halde, milyonlarca insanın açlıkla pençeleştiği söylenirse ortada bir bozukluğun var olduğunu ileri sürmek için zeki olmak şart değildir.” 

-“Doğmuş çocuğu beslemek için sarfedilecek paranın ana rahmindeki çocuğun doğmaması için sarfedildiği bir dünyada bir bozukluk, bir terslik var demektir.” 

-“İletişim araçlarının geçmişin hiçbir döneminde görülmediği biçimde çoğaldığı ve gündelik hayatımızı doğrudan etkilediği bir dünyada, insanların fertler olarak iletişimsizlikten bu kadar yakındığı bir tablo ile karşılaşılıyorsa, bu işte de bir bozukluğun olduğunu teslim etmek zorundayız demektir.” 

-Hocam, batı bilim ve teknolojide gelişerek müreffeh bir medeniyet inşa etti. Biz bu mücadelede geride kaldık. Açıkçası batı uygarlığını çok da iyi anlayamadık. Nasıl bakmalı, nasıl yapmalıyız? 

-“Halen uygarlık denilince Batı’yı aklına getirenler, Batı denilince de bin bir çeşit teknolojik kolaylıkların insanın emrine amade tutulduğunu düşünenler ve bu kadar kolaylıklar arasında insanın rahat, müreffeh bir ömür sürdüğünü ve ömrünü tamamladığı zaman da rahat döşeğinde ölebileceğini sananlar, bu uygarlığın korkunç yüzünü görmezlikten gelmek istemiyorsa, bilmiyorlar demektir.” 

-“Amacımız bir uygarlığı körü körüne karalayıp onu kökten iptal etme çabası değil. Bir uygarlık benimsenirken onun bütün sonuçlarını da önceden göze alıp almadığımız hususudur.” 

-“ Teknoloji kendi başına bir kötülük aracı değildir. Kötülük teknolojinin programlanmasından doğmaktadır. Bir başka deyişle, insanın teknolojiye yaklaşmasında ki niyettir belirleyici olan.” 

-“İnsan teknoloji karşısında kendisini aciz hissetmektedir, ondan medet ummaktadır. Kısacası bu insan teknolojiye kulluk etmektedir.” 

-Sürekli şüpheyi yaşayan günümüz insanı, sanıyorum irfan dediğimiz kavrayış yüksekliğini de gitgide kaybediyor. Şimdi insanlığın yeni tabusu bilimdir. Bilim insanın hür düşüncesinin önünde demirden bir köstek gibi duruyor. Ona her şeyi benim dediğim gibi düşüneceksin diyor.” 

-“Araştırma yapılacak hemen her konuda bir ekip kurulmasından, bir enstitünün gerekliliğinden bahsedilmektedir. İnsan kafası artık tek başına bir başarının üstesinden gelemez olmuştur. O toplu bir başarıda sadece meçhul bir iştirakçidir. Durum sadece bilim alanında değil, sosyal yaşantının her alanı böyle. Uzmanlaşma, iş bölümü denilen hayat tarzı, insanları kapalı kutularda, dar odacıklarda yaşamaya zorluyor. İnsan kapalı kutusunun dar çeperini görebiliyor, daha ötesini değil. Bu hayatın olumsuz etkileri ise en çok kendi başının derdine düşmüş olarak hayatını yaşamaya çalışan ve istatistiklerde sadece kelle hesabı halinde bir yer tutan yurttaşlarda görünmektedir. Çünkü irfanı kaybettirilen insan bu yurttaştır.” 

-“Batı uygarlığını teorik olarak reddetmek, eğer aynı uygarlığın davranış kalıplarını günlük hayatımızda uyguluyorsak, pratikte fazla bir anlam taşımayacaktır. Çünkü davranış kalıplarımızda ve gündelik hayatımızda uyguladığımız tüketim alışkanlıklarımız, bizi, biz istemesek de, aynı uygarlık dairesinin içine itmeye yetecektir.” 

-“İtiraf etmeli ki, Çağdaş Batı’nın maddi ve manevi konuları ve sorunları, bizim hayatımız için de geçerli hale getirilmiştir. 

-Peki Hocam, bu nasıl oldu? İslâm ile uyuşmayan bu kalıba biz nasıl girdik? 

-“Bugün geçmişinde İslâmı yaşamış olan ülkelerde Allah’ın bir ve tek olduğunu, İslâmın Allah’ın indirdiği din olduğunu söylemek ucuzlamıştır. Bunu herkes kolayca söyleyebilmektedir. Buna rağmen asıl zorluk, bu ifadenin gerektirdiği sonuçları kabul edebilmektedir. Günümüz Müslümanı, bu bakımdan bölmeli bir kafa yapısına sahip kılınmıştır. O bir yandan Allah’a ve İslâm’a inandığını iddia etmekte, bir yandan da İslâmla çelişen hükümlere kabulleri arasında yer verebilmektedir.” 

-“Durum Batılılaşmış insanın zihni karışıklığıyla ilgili bir hadisedir. Bu insanın öncelikle İslâm ile ilgili bir fikri yoktur. Bu bir yana Hıristiyanlığı da bilmez. Dahası, Batı âleminde “din” denildiği zaman özelde Hıristiyanlığın murat edildiğinin farkında değildir. Bunun farkında olmadığı için de, Batılılar dinden bahsedince bunu bütün dinleri kapsayıcı bir gerçeklik sanır. Bu yüzden anlamını kavrayamadığı bu gerçekleri, bilmediği İslâma uygulamaya kalkışır ve sonuç olarak da şaşırıp kalır.” 

– Hocam bu sıkıntılı durumu nasıl aşabiliriz? 

-“Aslında bugün bizim belki de en önde gelen “dini görevimiz” dini hükümlerin bize kazandırdığı zihniyeti, telakki tarzını hayata hâkim kılmaktır. Yani bugün cari bulunan “bilimsel zihniyeti” esas kabul edip bu zihniyetle dine bakmak yerine bilime, fenne, ahlâka her şeye dinin bize kazandırdığı zihniyetle bakmak ve bu bakışı hâkim kılmak başlıca görevimiz sayılmalı. Ayrıca dini, hayatın herhangi bir şubesi olarak değil, fakat bütün hayatı kapsayıcı bir fenomen diye görmek de dini görevimiz sayılmalı. Bu durumda bir Müslüman için dinin dışında sayılabilecek herhangi bir görevin bulunmayacağı daha iyi anlaşılabilir. Böylece bilim, ahlâk, hukuk vb. her şey dine göre bir anlam kazanır; yoksa din onlara göre değil…” 

-“Samimiyetle Müslümanlığını ortaya koymak isteyen kimselerde bile, İslâm’ı kapitalizmle veya sosyalizmle bir arada düşünmek eğilimlerinin salgın halde bulunduğu günümüzde onu bu izm’lerle terkip ederek düşünmek neredeyse moda haline gelmişken, İslâm’ı sadece ve sadece kendi bağlamı içinde düşünerek ona teslim olmak önemsenmeye değer bir olay sayılmalıdır.” 

-“Kendisiyle yapılan bir mülâkatta Graudy şöyle söylüyordu: “Batı Rönesans’ı, Müslümanlardan sadece tecrübe (deney) metodu ile tekniği aldı. Onun, Allah’a götüren ve insanlığa hizmeti esas alan yönünü bir tarafa bıraktı.” 

-Hocam bir Müslüman’ın hedefi ne olmalıdır? 

-“Müslümanları, öteki din mensuplarından ayıran temel nitelikleri var elbet. Bunların en önemlilerinden biri de, Müslümanın her amelini davranışını “Allah rızası” için ifa etmesi gerçeğidir. Yunus Emre, ünlü beytinde: ”İsteyene ver cenneti / Bana seni gerek seni” derken, Allah rızası kavramını dile getirmiş oluyordu. Burada şu inceliği vurgulamak gerekiyor: karşılık beklemeden, amellerini sırf Allah rızası için ifa edip de gerçekten Allah rızasına nail olanlar, Allah’ın vadettiklerini umarak amel işleyenlerin umdukları bütün nimetlere ulaşırlar, belki biraz da fazlasıyla…” 

-Hocam, gençlerin deyimiyle dünya kötü bir yer. Bir Müslüman olarak bunu nasıl anlamalıyız? 

-“Asr-ı Saadette kötü bir dünyada yaşayan Müslümanları iyi kılan hususla günümüzde kötü bir dünyada yaşayan Müslümanları kötü Müslümanlar haline getiren husus, onların kötü bir dünyaya karşı takındıkları tavırdan ileri gelmektedir. Asr-ı Saadette kötü bir dünyada yaşayan Müslümanlar, kendilerini o dünyanın kötülüklerini sineye çekmek zorunda hissetmemişlerdi. Tersine kötü bir dünyada yaşadıklarının bilincinde olarak o kötülüklere müdahale etmişler, bu yüzden kötü bir dünyada yaşamış olmalarına rağmen iyi birer Müslüman olarak kalabilmişlerdir. 

Demek ki, kötü bir dünyada iyi bir Müslüman olarak kalabilmem için kötülüklerin ortasında bile benim namaz oruç gibi ibadetlerimi yerine getirebilmem faiz, fuhuş gibi yasaklardan kaçınmam yetmiyor.  

Aynı zamanda kötülüklerin ortadan kaldırılabilmesi için mücadelede bulunmam gerekiyor, aksi takdirde kötü bir dünyada sayılmayacak kadar çok, iyi Müslümanın bulunduğunu söyleyecektik, ama bu kadar iyi Müslümanın yaşadığı bir dünyanın nasıl olup da iyi olmadığını izah edemeyecektik.” 

-Efendim, Batı yalnızca teknolojide değil, silah sanayinde de çok ilerledi. Peygamberimiz (s.a.v) “Düşmanın silahı ile silahlanınız” buyurmuştu. Olmadı, yapamadık. Şimdi o silahlarla mazlumları bombalıyorlar. Hocam, biz atom bombası, kimyasal bomba yapabilir miydik? Müslümanlar bu bombaları kullanamaz ki. Bu hadis-i Şerifi nasıl anlamalıyız? 

-“İslâm, Müslümanları kâfirlere benzemekten men etmektedir. Bu her Müslüman için genel bir hüküm mahiyetindedir. Giyim kuşamdan başlayarak yemek yeme tarzına, selamlaşmaya, beşeri ilişkilerindeki tavırlara kadar, günlük ve bireysel yaşantıdan toplum düzenini yöneten her çeşit kurallara kadar, İslâmi naslara bağlı kalarak yaşamak, Müslümanları bir bakıma kâfirlere benzemekten alıkoymaktadır. Demek ki, bu hadis-i şerif ’in sakladığı anlam, yukarıda belirlenmiş olan genel hükümle sınırlıdır. Silahlanmanın maksadı, kanımızca düşmanın silahını etkisiz hale getirmektir. Düşmanın silahını etkisiz hale getirmek için elimizdeki silahı mutlaka kullanmak zorunda olmasak bile, elimizde silah bulundurmak kaçınılmaz görünmektedir. Mesele hadleri isabetle tayin edebilme noktasında toplanıyor.” 

-Hocam, son söz olarak ne söylemek istersiniz? 

-“Kavram karıştırmaları yüzünden Müslümanların kafasında meydana gelen teşevvüş (karışıklık), bazı Müslümanların Batı teknolojisinin üretimlerinin gözlerde büyütülmesine yol açmıştır. Bunların önemsenecek şeyler olmadığının anlaşıldığı gün, Müslümanların hayatında yeni bir safha başlayacak…” 

Karışmış akıllara, daralmış yüreklere şifa olması dileğiyle… Rasim Özdenören Hoca’mızın ruhuna selâm olsun. 

 

                                                                                               

 

 

 

“Nasıl Yapmalı?, Nursema Maraşî” için bir yorum

  • Emeğinize sağlık. Harika bir metin ortaya koymuşsunuz. İslâm’ı, hükümleri yerine getirdiğimizde anlayabilir ve hükümlerin yolumuzu ve zihnimizi açan anlamlılığını İslâm’ı anladığımız takdirde tadabiliriz.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir