Hz. Ali Efendimiz ’in söylediği rivayet edilen bir güzel kelam vardır: “İlim bir nokta idi, cahiller onu çoğalttılar.” Okuduğum bir yazıda rastladığım bu söz epey düşündürdü. Zannediyorum ki, bu kelâm yaşadığımız dönem için söylenmiş olmalı. Doğu Medeniyetlerinde ilim yekpare idi. “İlim” başlığı altında konulara ayrılsa da bütünlük arz ederdi. Günümüze gelindiğinde artık bilim adı altında pek çok parçaya bölünmüş durumda. Mesela tıp alanında bu bölünme daha dikkat çekici. Kulak, burun boğaz, kalp, beyin, cildiye, gibi. Bütünden uzaklaşan dallara ayrılan bu bilimde, uzmanlık adı altında birçok alan oluşturulmuştur.
Doğu Medeniyetlerinde âlimler, astronomi, tıp, eczacılık, fizik, matematik gibi bütün alanlarda kendilerini yetiştirirlerdi. Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri de ilmin bütünüyle meşgul olmuş, her alanda eser vermiş âlimlerimizdendir. Günümüzde dâhi olarak nitelenen bu çok yönlü insanlara gelenekte; akıllı, ferasetli, fetanetli, hikmet sahibi, huşyar, mümeyyiz, müdrik ve arif denilmiştir. Bu ilmi tevhid etmiş mübarek zatı tanımak ve anlamak için yazdığı eserler kâfidir. Sadece manevi, dini ve tasavvufi konularda değil, zahir ilimlerde de geniş bir bilgi sahibiydi. Tabib, astrolog, jeolog, psikolog ve sosyolog niteliklerini taşımaktaydı. Ömrü boyunca ilim karşısında heyecanını ve öğrenme azmini hiç kaybetmemiş ve kendi talebelerine de ilim öğrenmeyi tavsiye etmiştir.
18 Mayıs 1703 yılında Erzurum’un Hasankale ilçesinde dünyaya gelir. Küçük yaşında annesi Hanife Hanım’ı kaybeder. Eşinin ölümünden sonra babası Osman Efendi onu kardeşlerine emanet ederek yolculuğa çıkar ve Siirt-Tillo’da bulunan Şeyh Fakirullah’ın hizmetine girer. İbrahim Hakkı Hazretleri erken yaşta okumayı öğrenir ve okumayı çok sever. Amcası onu babasının yanına Siirt-Tillo’ya götürdüğünde dokuz yaşındadır. Şeyh Fakirullah Hazretlerini ilk gördüğünde ona hayran kalır ve cazibesine kapılır. Babası ile birlikte kaldığı dergâhta asıl eğitimi başlar.
-“Okuma zevki gibi herhalde yazarlık kabiliyetini de babasından almış olan İbrahim Hakkı, daha çok küçük bir çocukken oyunu terk edecek kadar okuma, öğrenme kabiliyetini, şevk ve azmini göstermiştir. İlk hocası olan babası, bu hususta da şöyle demektedir: “…Ol kadar zekâveti var idi ki dört buçuk yaşında bir iki ay okuttum. İnsan Suresine çıktı. Cümle ezbere okurdu. Beş kere yüzüne okurdu. Yüzüne bilene değin bakardın ki ezberlemiş. Ol kadar arzusu vardı ki çok kere oyunu unutur, durmayıp dinlenmeyip okurdu.” (A. Çelebioğlu – Erzurumlu İ. Hakkı sf: 11)
İbrahim Hakkı Hazretleri, on yedi yaşında babasını kaybeder ve dergâhtan ayrılarak Erzurum’a döner. Sekiz yıl amcasının yanında kaldıktan sonra tekrar çok sevdiği Şeyhinin yanına gider. Ondan sonra da Şeyh Fakirullah’ın vefatına kadar orada kalır. Artık otuz üç yaşındadır. Erzurum’a gider ve orada, kültürlü, hünerli ve güzel bir kadın olan Firdevs Hanımla evlenir. İki oğlu olur. Babasının da imamlık ettiği Habib Efendi Camii’nde imamlık ve hatiplik yapar. 1747 yılında İstanbul’a gider. Sultan I. Mahmud ile görüşür ve onun takdirlerini kazanır. Saray Kütüphanesinde çalışmasına izin verilir. İstanbul’dan çok hoşlanmış olarak Erzurum’a döner. Divanını tertip ettiği 1755 yılında tekrar İstanbul’a gitmek üzere yola çıkar. Yol arkadaşı Sarı Gümrükçü olarak tanınan Sun’ullah Ağa’dır.
-“Bir gece bir kahvehanede konaklarlar. Kahveci bunlara lüzumundan fazla hizmet etmiş, izzet ve ikramda bulunmuş. Bütün hareketleri onun çok iyi bir insan olduğunu gösteriyormuş. İbrahim Hakkı ise, vücud yapısının insan karakteri ile sıkı bir alakası olduğuna inanıyormuş. Hatta bu konuyla ilgili manzum bir eseri de vardır. Kahvecinin rengi, gözleri, vücud yapısı hareketlerine uymuyormuş. İbrahim Hakkı düşünüp duruyor, bu mevzudaki çalışmaları hep boşa gitti diye üzülüyormuş. Bu yüzden geceleyin uykusu bile kaçmış. Sabahleyin ayrılırken Sarı Gümrükçü hesapları görmek istemiş. Kahveci akla hayale gelmeyen bir ücret istemiş. Sarı Gümrükçü, bir yanlışlık ve haksızlık olduğu hususunda direndikçe, o kuzu gibi adam aksileşiyor, sertleşiyor, bambaşka biri oluyormuş. Duruma şahit olan İbrahim Hakkı’nın neşesi yerine gelmiş ve “Ver Ağa ver! Ne istiyorsa ver! Bu adam az daha bana eserimi yaktıracaktı!” demiş.” (Prof. Dr. A. Çelebioğlu – Erzurumlu İ. Hakkı sf:5 Kültür Bak. Yay.)
İbrahim Hakkı Hazretleri’nin ilk eseri, 1755 yılında tamamlamış olduğu Divan’ıdır. Şiirleri de bir mektep gibidir. Marifetname, divanının açılımı gibidir.
Gel ey dil sen bu ekl ü nevmi koy fakr ü fenâ iste
Ki viran olsa kasr-ı ten bulursun genç-i pinhânı
(Gel ey gönül sen bu yemek yemeyi, uykuyu bırak. Fakr ve yokluk iste. Ki ten sarayı harabe olsa, sen orada gizli hazineyi bulursun.)
1757 yılında da ona asıl şöhretini kazandıran ve kendisinin ana eser dediği Marifetname adlı kitabını telif etmiştir. Marifetname’nin başlangıç bölümünde, dünyanın yaratılışı ve Hz Âdem’in yaratılışına kadar olan kısım anlatılır. Cenneti, melekleri, ruh ve bedeni, bedenin içindeki organları ve bize emanet edilen bu bedenin sağlığını nasıl koruyacağımızı, besinlerdeki şifayı uzun uzun anlatır. Sonrasında nefs terbiyesi için bilgiler verir.
-“Az yemenin gayesi, nefsin hayvani arzularını zayıflatıp aklın üstünlüğü ile şehveti kırmak, kalbi parlatıp kötülüklerden temizlemektir. Çünkü açlık kalbin yağını eritir kanını azaltır. Bütün hayvani arzulardan temizler ve böylece zikrin nurunu, ilahi iradeyi kabule yetkili kılar. Sonra o aynadan nurlar nefse aksedince kalp, Allah’ın nuruyla parlar ve nefsin karanlığı yok olur.”
-“Uyku, yerilmiştir, fazlası tembellik ve uğursuzluk getirir. Çünkü uyku organları tembelleştirir, ömrü azaltır.”
-“Az ye, az uyu, az konuş.”
-“Dişler taş, dil çakmak, söz ateştir. Söyleyen ahmak ve işiten ya pamuk dükkânı veya baruthanedir.”
-“Fazla kelime, mana ve kavram eksikliğinin sonucudur.”
-“Zikir, kalbin nuru, huzurudur. Gönlün cilası, aklın nurudur. Zikirle uğraşıyorsan, Allah’ın sevgisini kazandığını bil.”
-“Tefekkür; bir saat düşünmek, bir yıl ibadetten hayırlıdır.”
-“Tefekkür, eşyanın hakikatini aksettiren ayna, mana inceliklerini ayıran bir terazi, hikmetlerin kaynağı, marifet cevherinin madenidir.”
-“Tevekkül, bedeni ibadete, kalbi Allah’a bağlamaktır. Rızıkta mütevekkil, korkuda güvenli, belalarda sabırlı kaza ve kadere razı olan kulun kalbi temiz olur. Tevekkül asıl imandır, kalbin kuvvet ve rahatıdır.”
-“Rıza, kalbin bütün olaylar karşısında durgun ve sakin oluşudur.”
-“Dört özellik dünya ve ahiret saadetini sağlar: tevekkül, teslim, sabır ve rıza.”
-“Aşk muhabbetin sonu ve gayesidir ve Allah’ın dostlarına hidayeti, lütuf ve inayeti, vergisidir. Güzel âşıkları onu candan, içten istemişlerdir. Her mâşuk, âşığına tutukludur. Aşk, can ve gönülde nur üstüne nurdur. Şiddetli aşk yerinde durmaz kararsızdır. Bunun için âşığın hali deliye benzer.”
Bundan sonra nefs mertebeleri ve nefs tezkiyesi anlatılır. Bu yola gireceklere İbrahim Hakkı Hazretleri, bunları hiç unutmayın” diyerek tavsiyede bulunur. “1-Allah her şeye kadirdir. 2- Allah her şeyi bilir. 3-Allah kullarına rauf ve rahimdir. 4-Allah’ın bütün fiilleri hayırdır, iyiliktir.”
Talep eden, önce içinde yaşadığı dünyayı yaradılışından itibaren tanıdı. Sonra içinde yaşadığı bedeni, organlarını tanıdı. Hastalıklara karşı bedenini nasıl koruyacağını ve yiyeceklerdeki şifayı öğrendi. Neden yaratıldığını ve bu dünyada bulunma sebebini öğrendi. Yolculuk Yaradan’a doğruydu. Güzel ahlakın gereklerini öğrendi. Sonra zikir ve onun meyvesi “aşk” geldi. Seyr-i sülük zordu lâkin Allah’ın yoluna koyulanlara da şefkati ve merhameti çoktu.
Nefs mertebelerini kat edenler, hırslarından, zararlı huylarından arınıp keşif sahibi olduklarında artık ilim için hazırdırlar. Onlar Allah’ın yarattıklarındaki güzellikleri seyr edip hayran olurlar. Sırlar bir bir açılır önlerinde. Gördüklerinden eserlerinde anlattıkları insanlığa hizmet içindir.
Mevlâna Hazretleri Fihi Ma Fih adlı eserinde insanların bir eve benzediğinden bahseder. O evin bir de bodrumu vardır. O bodruma inen ilahi lütuflar, icatlar o işle uğraşanların farkına varacağı bir inceliktir. İşte bilim ve teknolojide insanlığa sunulan icatları birçok batılı bilim adamıyla aynı anda fark edip üzerine çalışmalar yapan İbrahim Hakkı Hazretleri çok isabetli sonuçlara ulaşmıştır.
-“İbrahim Hakkı, ciddi bir politekniktir. Cemiyete dair dikkatleriyle erken belirmiş bir sosyolog; hatta İsmail Hakkı İzmirli’nin tespitiyle, Spencer’den çok önce sosyolojinin prensiplerini fark etmiş bir sosyologtur. İnsanın iç dünyasına bakarken titiz bir psikolog ve fizyonominin sosyopsikolojik arka planını fark etmiş bir karakterologdur. Onlardan tamamen habersiz ve tamamen el yordamı ile fizikte Newton’un, astronomide Kopernik’in ulaştığı sonuçlara yaklaşmıştır. Ciddi bir kimyager ve kozmograftır. Gazzâlî’deki atomun parçalanabileceği fikrini geliştirmeye çalışmıştır. Sağlam bir matematik, geometri ve trigonometri bilgisi vardır. Mineroloji, botanik ve zooloji gibi tabi bilimlerden anlar. Darwin’den yarım asır önce, evrim nazariyesinin ürkek de olsa nüvesini hazırlar. Tıp ve astronomi bilgisi çağdaşı olan âlimlerden hiç de geri değildir.” (Kayhan Özgül İ. Hakkı Divanı önsözü-Diyanet iş. Bşk. 4. Baskı 2020)
Şems-i Tebriz’i Hazretleri, “Her şey ve herkes görünmez iplerle birbirine bağlıdır” der. Belli ki bu bağları gözleriyle görmüş. Mikroskop ve büyüteç kullanmadan gördüğü bu bilgiyi insanların faydasına olacak şekilde açıklamış. 1943 yılında Batıda sicim teorisi adında bir çalışma başlatılır. Yaklaşık kırk yıl bu konu üzerinde çalışırlar ancak bir sonuca varamazlar. Buldukları enerji bağları, bazen doğru ve uzun bağlar kurarken bazen de ipliksiler halinde üst üste yığılarak kalınlaşırlar. Bilim adamları gördükleri bu enerji bağlarının ne varlığını ne de yokluğunu kanıtlayabilmişler. Ne işe yaradığını da çözememişler. İpliksiler bilim adamlarının ayağına dolanınca, çalışmaları çıkmaza girdi. Oysa Hz. Şems cevabı çok önceden vermiş;
-“Kâinat yekvücut bir varlıktır. Her şey ve herkes görünmez iplerle birbirine bağlıdır. Sakın kimsenin ahını alma. Bir başkasının hele hele senden zayıf olanın canını yakma. Unutma ki dünyanın öbür ucunda tek bir insanın kederi, tüm insanlığı mutsuz edebilir. Ve bir kişinin saadeti, herkesin yüzünü güldürebilir.”
Ankebut Suresi 20. Ayette “yeryüzünde gezip dolaşın da Allah’ın varlıkları ilk defa nasıl yarattığına ibretle bakın.” buyurur Allah Tealâ. Kıyametten sonra da ahiret hayatında böyle yaratacaktır. Bu yolculuk Charles Darwin’in nasibine düşer. Kaynaklar onun inançlı bir insan ve sıkı bir protestan olduğunu söylüyor. Galapagos Adalarına giderek yıllarca çalışır, gözlemler yapar ve Türlerin Kökeni isimli kitabı yazar. Ciddi bir emek ve gayret isteyen bu işte sonradan Darwin’in mi aklı karıştı yoksa bu çalışmayı birileri mi çıkarı için kullandı bilmiyorum. Çalışma doğru, varılan sonuç yanlıştı. Bütün olup biten tesadüf ile açıklanınca yaratan aradan çıkarılmış oldu. Hz. Âdem yok sayılınca da peygamberler, vahiy ve insan-ı kâmiller devre dışı bırakılmış oldu. Oysa İslamiyet’te bu tekâmülün adı “ıstıfa” idi. Yaratılmışların en hayırlısı ise “Mustafa” idi. Istıfa edilerek, süzülerek “en sevgili insan” haline getirilmiş peygamber idi. Bu konuya İbrahim Hakkı Hazretleri’nin bir beyiti ile bakalım:
Habibi çünki “lâ uhsî senâen” der dahi kimdir
Ki ol vasf-ı cemâl-i bâ-kemâl-i kibriyâ söyler
(Rasulullâh Aleyhisselam, “Sana hakkıyla sena (övgü) edemem, ancak sen kendini hakkıyla bildiğin için kendini sena edersin” diye niyaz eder. Ki o cemâlin vasfını ancak kemaliyle mürşid-i kâmiller söyler.)
Yani, her bir eşya esma imiş. Esma’yı görenler de kâmiller imiş. İ. Hakkı Hazretleri manzum nasihatinde der ki;
“İlmi saklı tutmayasın
Şakirt okut kim unutmayasın”
(İlimi saklı tutma, çırak yetiştir ki öğrendiğin ilim hem başkalarına ulaşsın hem de unutulmasın. Sen dahi unutmayasın) Dileyelim ki, mübareğin izinden giden ve onu anlamaya çalışan çırakları çok olsun. Bizde ilim yok diyerek yakınan, Batı’nın ilmine hayranlık duyan gençlerimiz, asıl ilmin ne olduğunu kaynağından öğrensinler.
Peygamber Efendimiz (s.a.v)’e selâm olsun. Çalışmaktan, tanımaktan ve eserlerini okumaktan çok mutlu olduğumuz İbrahim Hakkı Hazretleri’nin ve yazıda adı geçen mübareklerin ruhlarına selâm olsun.
