Rasim Hoca’mız ardında kocaman bir boşluk bırakarak bir buçuk yıl önce ayrıldı aramızdan. Bizlere bıraktığı birbirinden kıymetli eserler hasret giderdiğimiz bir mekân oldu. Derinliğini anlamaktan uzak olduğumuz, öngörüsü sağlam, bir derdi olan ağabeyimiz bugün için de lâzım olanları söylemiş gitmeden önce. Kitaplarını okurken anlamaya çalışma gerginliği, çabası oldu hep üstümüzde. Oysa o, herkesin bir şeyler anlayabileceği sadelikte yazmıştı yazılarını. Sıkıntımız meselenin bütününü görememekmiş oysa.  

Acemi Yolcu kitabı, bir yolculuk hikâyesi ile başlar. Yola çıkma hazırlığının sıkıntısını ve vakit yaklaştıkça nasıl heyecanlanıp telaşa düştüğünü anlatır. Ancak evden çıkıp yola revan olunca hepsi biter ama bir başka yolculukta yine aynı sıkıntıyı yaşamaktan kendini alıkoyamaz. Yol ve yolculuk deneyimlerinden bahseder. Anlatı büyük bir ciddiyetle devam ederken, radyoda bir türkü başlar ve yazının seyri değişir. Türkünün adı “suda balık yan gider.” Bu türküyü dinlerken hissettiklerini şöyle anlatır; 

“Birden bir hastalıktan kalkmışım gibi oldum; hastalıktan kalkmışım ama henüz nekahet dönemini atlatamamışım. Öyle bir hal içinde buldum kendimi. Bir balığın suda yan yan gitmesinin insana bunca dokunacak nesi olabileceğini kendi kendime sormaya fırsat bile bulamadım. Nekahet halinin zayıflıkları olanca hışmıyla yüreğime çöktü.” 

“Suda yan giden bir balığın ve “annem balık” diyen bir roman kahramanının bana niçin bu kadar dokunduğunu galiba asla anlayamayacağım ve bu yüzden hayat arkadaşımın bana evimiz hakkında sorduğu sorunun cevabını ebediyen ertelemeye mecbur kalacağım. Çünkü biliyorum ki, ağzımdan tek kelime çıktığı anda ya hüngür hüngür ağlamam gerekecek ya da durup dururken aksileneceğim. Bir balığın suda yan gitmesi gönlüme rikkat veriyor, beni merhamete getiriyor, diye açıklasam buna kim inanır?” 

Bu satırları ilk kez okuduğumuzda epey gülmüştük. Beklemediğimiz bir şeydi çünkü. Bir yazısında, “düşene neden güleriz” sorusuna, “beklemediğimiz bir şey olduğu için” diye açıklamıştı. Yıllar sonra tekrar okuyunca suda yan giden, yaralı balığa beraber gözyaşı döktük. Rasim Hoca’mızın yazılarındaki derinliğin, gönlündeki “rikkat” ile bağlaşık olduğunu düşünebiliriz. İkisi de birbirini besleyip destekliyor. Yola çıktığı zaman, otobüs, tren, uçak her ne ile yolculuk ediyorsa insan, uyuyabilmek büyük bir lütuftur. Eğer uyuyamamışsa kişi, bu kez geride bıraktıklarını, varacağı yeri düşünerek sıkıntılarını dertlerini koltuğun daracık mesafesine yığar ve kıpırdayamaz hale gelir. Eğer yolculuk yapan Rasim Hoca’mız ise durum biraz farklıdır. Yolun başında ayrılışın anlamını düşünür. 

“Her yolculuk –uzun veya kısa- bir dünyanın, o dünyaya ait alışkanlıkların ve aslında o dünyaya ait her şeyin arkada bırakılması anlamına geliyor. Önündeyse bilmediğin bir dünya ve bilmediğin bir istikbal duruyor. Bir gerçek terk edilirken, bir mümküne doğru yol alınıyor.” 

Bu kez yol ve yolculuk bir metafor (mecaz) haline gelip yolcunun içinden akmaya başlar. 

“Fakat her şeye rağmen burada derinleştirilmesi gereken bir vakayla karşı karşıya bulunduğumuzu hissediyorum: bu, terk edişle vuslatın diyalektik ilişkisi olabilir. Her ayrılış kendi vuslatını ve her vuslat kendi ayrılışını kendinde taşıyor. İnsanın kendi geçmişini terk ediyormuş duygusu, aslında belki de kendine yabancılaşarak Tanrı’ya aşina oluşun başlangıcını işaretliyor. Tanrı’ya vasıl oluş bu yalancı dünyanın şartları içinde hiçbir zaman kendi hakikatiyle tecelli etmeyeceğine göre, vuslat sanılan gerçeklik, kendini terk etmeye zorlanıyor. Ve gerçek vuslatı yeniden aramaya yöneliyor. Benim bu dünyadaki yolculuklarım da, kim bilir, belki böyle bir yolculuğun bir gölge izdüşümü olarak tecelli ediyor.” 

Uzun yola giden otobüsler, belli aralıklarla mola verir. Yemek ve ihtiyaç molasıdır bunlar. Rasim Hoca, aralıklarla verilen molalara menzil der. Her menzil de ayrı bir macera onu beklemektedir.  Bir ihtiyaç molasında abdest almaya niyetlendiğinde, musluğun arkasında ki fayansın üzerinde bir karasinek görür. Çok üşüdüğü için hareket edemeyecek hale gelmiştir. İnsanlardaki, sinekleri öldürmeye yönelmiş güçlü içgüdüyü düşünür. Uyuşmuş savunmasız sineği gözlemler bir müddet.  

“Ben abdestimi tamamlayıp oradan ayrıldığımda o sinek orada durmaya devam ediyordu. İskemleden kalkınca: “hoşça kal sinek kardeş” dedim. Bu sözler ağzımdan gayri ihtiyari çıktı biliyorum. Fakat bir anda insan olduğumu hatırladım, insan kaldığımı düşündüm, şükrettim.” 

Yine başka bir ihtiyaç molasında daha dramatik bir olayla karşılaşır. Otobüsten indiğinde, hemen yan tarafta dört-beş kişilik bir cemaatin cenaze namazı kılmak için hazırlandığını fark eder. ”Ben sandımdı ki, otobüsün mola vakti doluncaya kadar, oradaki, o ne mescide, ne bir başka ibadet yerine benzeyen harabenin yan tarafındaki cenazenin namazını, oradaki birkaç kişiyle kılıp görevimi yerine getireceğim. O dört beş kişilik cemaat, sanki benim gelmemi bekliyorlarmış gibi, ben gelince hemen saf oluşturdular ve cenaze namazını kıldık.” Namazdan sonra diğerleriyle birlikte tabutu taşımaya başlarlar. Birileri gelip yerini alsın diye bekler ancak kimse oralı olmaz. Tabut sırtında epeyce yol giderler. Mezarlığa gittiklerinde, gerçek ortaya çıkar. Mevtayı oradaki hiç kimse tanımıyordur. Herkes Allah Rızası için oradadır. Sabah mevta birileri tarafından oraya bırakılmıştır. Defin işlemlerinden sonra mola yerine gider fakat otobüs çoktan gitmiştir. 

“Ben kuş uçmaz kervan geçmez bir dağ başında kalıp, kalmışlığıma mı yanayım, yoksa memadıyla benden bin beter ıssızlıkların içine düşmüş o garibin cenazesine mi yanayım, bilemiyordum.” 

Rasim ismi sözlükte, resim yapan ve akarsu olarak anlatılıyor. Düşününce her iki anlam da Rasim Hoca’mız da karşılığını buluyor. Bir ressam gibi değil, bir yazar gibi resmediyor doğayı: 

“Sonbaharın bu serin havasında bu çiçekler de neyin nesi oluyordu? Onlara kekik demeyi aklımdan geçirdim. Kekik de mor olur. Ama onun bayıltıcı kokusu bu gördüğüm çiçeklerde yoktu. Daha ötede iki dev çınar ağacı ve en az yüz yıllıkmış gibi görünen kızılçam ağaçları…” insanın içine ferahlık veren sonbahar doğası. Ya da kasvetli ve karmaşık bir mega kent: İstanbul. 

“Eski yangın kuleleri, minareler, kubbeler ve onları hala örtmeyi beceremeyen gökdelenler. Baş döndüren viyadükler… Durmadan sürüp giden bir otomobil akışı… Kimin, ne için, ne zaman yaptığını bilmediğimiz devasa binalar…” 

Resmedilen bu şehir manzarasından sonra yazar, sakin bir köşeden anlatmaya başlar. Şehrin kıyısında kalmış küçük bir cami ve bahçesindeki kabristanı sükûnet içindedir. Kapalıçarşı’nın takkeci esnafından İbrahim, bir gece düşünde Efendimizi (s.a.v) görür. Kendisine “Bağdat’ta ki falan yerde ki  asmanın üzümünü ye” denir. Oysa Takkeci İbrahim o küçük camiyi süsleme hayalleri kurmaktadır. Ancak rüyayı üst üste birkaç kez görünce hazırlanıp Bağdat yoluna revan olur. Bağdat’a ulaşır ve kendisine rüyada işaret edilen asmayı buluyor. Asmanın altında oturan bir de adam var. Takkeci İbrahim başından geçenleri adama anlatır. Adam biraz alaycı: “ Allah akıl fikir versin. İki salkım üzüm yemek için ta İstanbul’dan kalkıp buraya gelmişsin. Ben de düş görüp dururum, İstanbul’da falan caminin temelinde bir küp altın olduğunu telkin eder.” Takkeci İbrahim, kendisinin süslemek istediği cami olduğunu anlar ve “ben üzümü yedim gidiyorum” der ve İstanbul’a geri döner. Tarif olunan yerden küpü alarak, altınlarla camiyi istediği gibi süsler. Şimdi Rasim Hoca’mızdan Takkeci İbrahim kıssasının hisselerini öğrenelim: 

1-İnsan nasibini arıyor, onu buluncaya kadar çaba göstermesi gerekiyor. 

2-Takkeci İbrahim, üzümü iki anlamda yorumlamıştır: Bilgi ve nasip. 

3-Takkeci İbrahim, kendi düşünün tabiriyle ilgilenmiş, üst tarafını üstüne vazife bilmemiştir. 

4-Fırsat herkesin önüne eşit olarak getirilmiş olmasına rağmen, ondan istifade etmesini bilmek, yalnızca bir hedefi olana nasip oluyor. 

5-İhtiyacımız olan bilgi, bir yerlerde kuvve olarak duruyor. Ancak kuvve halinde ki o bilginin fiil haline çıkartılması ona ihtiyaç duyan kişiyi veya kişileri bekliyor. 

Yazar Acemi Yolcu kitabında, bir otobüs yolculuğu ile başlayarak, insanın bu dünyada yolcu olduğunu, yolu ve yolculuğu iç tecrübeleriyle birlikte aktarıyor. Kuddûsî Baba bir şiirinde: “yol için azık gerek” der. Rasim Hoca ilk anlatıdan başlayarak o azığı gösterir; “Yan giden balık”, “sinek” ve otobüsü kaçırma pahasına katıldığı cenaze töreni. Rikkat, şefkat ve merhamet yol azıklarından biri olarak çıkıyor karşımıza. Diğer bir azık ise, uyanık olmak ve tefekkür ederek yolu anlamaya çalışmak. Çaresiz kalınan durumlarda da tevekkül ederek çabalamak gerekmektedir.  

Rasim Hoca yine kitabın bir yerinde, “dağ başlarında avare dolaşarak veya kent sokaklarını avare arşınlayarak insan içinde yaşadığı dünyada hakikatle temas imkânını bulamayacağını anladığı anda, yönünü mağarasına, kendine özgü mağarası her nereyse, oraya çeviriyor. Kesin bilinen şu ki, bu mağara sürgünü yaşanmadan hakikatin kendini ifşa ettiği birine şimdiye kadar rastlanmamıştır.” 

Mağaraya uğrayıp kendini inşa edenlerin, oradan çıktıktan sonra dünyanın yeniden inşasına katılacaklarını haber veriyor yazarımız.  

Basit görünen sorularla başlayan kitap, zaman zaman ilginç metaforlarla düşünmeye zorluyor. Tabi düşünme kısmından çok o anlatılanların neresinde olduğumuzu anlamaya çalışmak yoruyor. Okumanızı tavsiye ederim.  

Rasim Hoca’mızın ruhu şad olsun.  

 

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir