Takvimlerin 2023 yılı Ekim ayını gösterdiği yazdan kalma ılık güneşli bir günde İstanbul’a vasıl olduk. Öğleden sonra Filistin Mitingi var. Bir gün sonra ise cumhuriyetimizin yüzüncü yıl kutlamaları. Biz Topkapı Sarayı’nı ziyaret etmeyi seçtik. Acıyan yüreklerimiz avcumuzda, yokuşu tırmanarak menzile ulaştık.  

Topkapı Sarayı’nın görkemli kapısının alnında, enfes hatla yazılmış Hicr Suresi’nin 45-48’inci ayetleri bulunuyor. Hemen altında İstanbul’u Türk topraklarına katan o güzel komutanın kitabesi var.  

“Mübarek kaledir; Allah’ın isteği üzerine, güvenliği sağlamak maksadıyla Sultan Murad’ın oğlu, iki kıtanın hükümranı, iki denizin hâkimi, insanların ve cinlerin üzerinde her iki dünyada Allah’ın gölgesi, doğuda ve batıda Allah’ın yardımcısı, denizin ve karanın kahramanı, Konstantiniye’nin fatihi ve fetihin babası olan Sultan Mehmed Han’ın emriyle, 883 yılının (Kasım 1478) Ramazan ayında imar ve inşa edildi. Allah-u Teâlâ her zaman ülkeyi korusun, onun hükümdarlığını ebedi kılsın ve mekânını kutup yıldızlarından yüksek eylesin.” 

Kapıdan içeri girince iç avluya bakan tarafında yine Hicr Suresi, aynalı, simetrisi muhteşem bir hat ile yazılmış. Hemen altında ise başka bir ayet-i kerime bulunuyor. 

“Nasrun minallahi ve fethun karib. Ve beşşiril mü’minin. (Allah’tan yardım ve yakın bir fetih. Mü’minleri müjdele.) Saff 13”

Topkapı Sarayı geniş bir arazi üzerine kurulmuş, günümüze kadar ulaşmış bir yapıdır. On beşinci yüzyıldan on dokuzuncu yüzyıla kadar Osmanlı Hanedanına ev sahipliği yapmış. Gayet sade ve kullanışlı olan binalar topluluğu, saraydan çok bir ordugâh görünümünde. Ona saray ayrıcalığı veren ise bütün iç duvarları kaplayan İznik çinileri ve zarif hüsn-ü hatlar. Kiminde tavanla duvarların birleştiği yere bordür olarak yazılan ayetler, kiminde ise Efendimiz ve halifelerinin isimleri. Bazen de Farsça bir beyte rastlamak mümkün. Harem bölümünde ki kapılar sedef kakmalarla süslenmiş, duvarlara ise yer yer çiçek motifleri nakşedilmiş. Sarayı ziyaret ederken bazen yakınlaşan, bazen uzaklaşan ama kesintisiz devam eden Kur’an-ı Kerim tilaveti eşlik ediyor. İçimiz huzurla dolarak dolaşıyoruz.  

Çok kalabalık. Yerli ve yabancı bir sürü ziyaretçi var. Mekânın ruhunu hissedecek, durup derin derin seyredecek zaman ve yer yok. Taht odasına girmek heyecan vericiydi. Orada oturan, kararlar alan Sultanlar hiç iz bırakmadan geçip gitmişler. Ancak mekâna sirayet eden heybet hâlâ orada duruyor. Yavuz Sultan Selim, bir sabah huzuruna gelen Hasan Can’a “bu gece ne rüya gördün” diye sorduğunda burada mı oturuyordu acaba? Sultan’a geceleri kitap okuyan ve âlemin ahvali üzerine sohbet eden nedimi Hasan Can bir gece yorgun düşüp uyuyakalmıştı. Sabah padişahın sorusuyla karşılaşınca şaşırır ve rüya görmediğini söyler. Padişahın verdiği bir görevi halletmek üzere huzurdan ayrılır. Kapı ağası Hasan Ağa, kapının yanında birkaç kişi ile hasbihal etmektedir. Gözleri yaşlı, hayret ve tereddüt içindedir. Biraz ısrar edince derdini anlatır. “Rüyada, bu eşiğinde durduğumuz kapı çalındı. Kapıyı araladığımda gördüm ki, Arap simasında nurlu şahıslar, ellerinde bayraklarla dururlar. Bana dediler ki; “Bu gördüğün şahıslar, Rasulullah’ın Ashabıdır. Bizi Hz. Rasulullah gönderdi ve Selim Han’a selâm söyledi.” Ve buyurdu ki; “Kalkıp gelsin Haremeyn hizmeti ona buyruldu.” Ve bu gördüğün dört kimse Sıddîk-ı A’zam, Ömer’ül-Fâruk, Osman-ı Zinnûreyn ve ben Ali İbni Ebu Tâlib’im. Var Selim Han’a söyle deyip kayboldular” der. Hasan Can işini halledip padişahın yanına döner. “Padişahım rüyayı bu Hasan kulunuz görmediyse de başka bir Hasan kulunuz görmüş” diyerek Hasan Ağa’nın rüyasını tafsilatı ile anlatır. Sultan rüyayı dinleyince mübarek gözlerinden yaş gelir ve şunları söyler; “Biz sana demez miyiz ki biz hiçbir tarafa memur olmaksızın gitmeyiz.“ Mısır seferine bu rüya üzerine kesin karar verilir. 

Sultan Selim Han önce Safevîler üzerine yürür. Şah İsmail, Safevî tarikatının lideri, Safevî Devleti’nin kurucusu ve ilk hükümdarıdır. Onun egemenlik dönemi, İran tarihinin en önemli dönemlerinden biridir. İki asır hüküm süren Safevî Hanedanı, İran İmparatorluğunu tarihteki en büyük sınırlarına ulaştırmış ve zamanının en güçlü devletlerinden biri yapmıştır.  Osmanlı sınırında artan isyanlar ve dini sebepler Yavuz Sultan Selim ile Şah İsmail’i karşı karşıya getirir. İki ordu Çaldıran‘da 1514 yılında karşılaşır. Osmanlı Devleti, Safevîleri yenerek büyük bir galibiyet elde etti. Şah İsmail savaş meydanından kaçmak zorunda kaldı. Sultan Selim Tebriz’e giderek adına hutbe okuttu.  

Şah İsmail ve Yavuz Sultan Selim, ikisi de güçlü komutanlar. Zamanlarının güçlü devletlerine hükümdar olmuşlar. Her ikisi de divan sahibi güçlü şairler. İkisi de iyi satranç ustası. Şehzadeliği döneminde Şah İsmail’in yanına giderek onunla satranç oynayan Şehzade Selim, iki kez Şah’ı mat eder ve orada meşhur dörtlüğünü söyler; 

Sanma Şah’ım herkesi sen sadıkâne yâr olur 

Herkesi sen dost mu sandın belki ol ağyâr olur 

Sâdıkâne belki ol bu âlemde dildâr olur 

Yâr olur ağyâr olur dildâr olur serdâr olur 

 Sultan Selim Han, 1516 yılında doğu seferi için İstanbul’dan ayrıldı. Sünni Memlük Sultanının Safevîlerle ortak hareket ettiğini öğrenince Malatya’dan Halep’e ilerledi. 24 Ağustos’ta Mercidabık Ovasında yapılan savaşta Memlük ordusunu dağıttı. Yola devam eden Osmanlı Ordusu, 30 Aralık 1516’da Kudüs’e, 2 Ocak 1517’de Gazze’ye girdi. Mercidabık Savaşı’ndan sonra Mısır Devleti’nin başına Tumanbay geçer ve Osmanlı hâkimiyetini kabul etmez ve barış için gelen Osmanlı elçisini öldürür. Venediklilerden top ve silah alarak Ridaniye’de güçlü bir savunma hattı kurar. Bunu duyan Selim Han, ordusunu toplayarak Sina Çölü’nü geçer. Mısır ordusunun yerleşim planını görünce kendi savaş planını belirler. O, gemileri karadan yürüten bir dedenin torunudur. Ordusunu El-Mukaddam dağının etrafından dolaştırır ve güneyden saldırır. Toplar yere sabitlendiği için hiçbir işe yaramaz. 22 Ocak 1517’de Ridaniye Zaferi kazanılır. Memlük Devleti yıkılır, toprakları Osmanlı egemenliğine girer. Sultan Selim, 4 Şubat 1517’de büyük bir törenle Kahire’ye girer ve Mısır tahtına oturur. Böylece hilafet Abbasi soyundan Osmanlı soyuna geçer. 

Doğu seferi sonunda, Suriye, Filistin ve Mısır Osmanlı hâkimiyetine girdi. Ayrıca Hicaz ve yöresi de Osmanlı topraklarına katıldı. Doğu ticaret yolları tamamen Osmanlı’nın eline geçti. Elde edilen ganimetler ve vergilerle Osmanlı hazinesi doldu. Kutsal emanetler de Osmanlı’nın eline geçti. Bütün bu işler, iki yıl bir ay gibi kısa bir sürede yapılmıştı. 1518’de İstanbul’a döner. Hakkında en çok menkıbe olan padişahtır Sultan Selim Han. Kararlı, azimli, karizmatik bir liderdi. Çağdaşı tarihçiler tarafından “Zamanın İskender’i” olarak tanımlanmış. İlime ve ulemaya çok değer verirdi.  1519 yılında İstanbul’da veba salgını sonrası Edirne’ye gider ve orada hastalanır. Hastalığına şir-pençe teşhisi konur. Derdini şiire döker koca Sultan; 

Şirler pençe-i kahrımdan olurken lerzan 

Beni bir gözleri ahuya zebun etti felek 

 Osmanlı Padişahları, sade yaşamayı ve sade giyinmeyi tercih etmişler. Rivayete göre Sultan Selim Han, yeni giysiler giymek için acele etmez, süslenmeyi de sevmezmiş. Onun için devlet ricali de ona uymak zorunda kalır ve sade giyinirlermiş. Bir gün gelecek olan bir elçiyi bahane ederek, padişaha yeni giysiler giymesini tavsiye ederler. Padişah “peki, öyle yapalım” der. Ancak elçiyi kabul ederken yine eski elbiselerini giyer. Tören boyunca Sultan elinde yalın bir kılıç tutar. Merasim ve konuşmalar bitince elçi huzurdan ayrılır. Sultan vezirlere dönüp; “şimdi varın elçiye sorun. Padişahın elbisesini nasıl buldunuz deyin” der. Bunun üzerine gidip elçiye sorarlar. Aldıkları cevap şudur; 

-“Ben şevketli hükümdarı görmedim. Tahtının yanındaki kılıç gözümü aldı; sadece onu gördüm. Başımı kaldırıp da ne elbisesine ne de yüzüne bakabildim.” Bu cevabı kendine bildirenlere Sultan şöyle der: 

-“Kılıcımızın ağzı kestikçe küffarın gözü onda kalıp bizi görmezler ve elbiselerimizi fark etmezler. Allah onun keskin olmadığı günü bize göstermeye ki, elbise ve gösteriş o güne mahsustur. Çünkü kâfir gözü o zaman yerden kalkıp Âl-i Osman padişahlarına dikilir. O zaman istediğiniz kadar gösterişli ve yeni elbiseler giyinin, onları etkileyemezsiniz. Siz siz olun, kılıcınızı keskin tutmaya bakın” 

Yavuz Sultan Selim Han, eşsiz zaferlerle süslediği, ilimle, şiirle bezediği, dolu dolu geçen ömrünün son demlerindeydi. Savaş meydanlarının korkusuz komutanı, bir çıbana yenik düşmüştü. Yanından hiç ayrılmayan Hasan Can’a sorar; 

-“Hasan bu ne hal?” 

-“Şimdi Allah ile birlikte olma zamanıdır Sultanım!” 

-“Bre Hasan, sen bunca zamandır, bizi kiminle bilirdin? 

Peygamber buyruğuyla yola çıkan, çölleri Peygamberimizin rehberliği ile geçen büyük Sultan, istikametini hiç şaşırmadan tamamlamış dünya seferini. Prof. Dr. Ali Nihad Tarlan’ın dediğince; “Şahlar şahı, ümmetin gururuydu ve hâlen de gururu… Biatlıyız.” 

Topkapı Sarayı’ndan yüreğimiz daha da hüzünlenmiş ayrılıyoruz. Bir masal ülkesinden geçmiş gibi değil, hakikatin içinden geçmiş gibi yanıyor içimiz. Filistin’deki yangın bitmeden hiçbir yerde sükûn bulamayacağız anlaşılan. Gazze, bir kafesin içinde, yaralı yüreklerimizin üzerine tünemiş yaralı beyaz bir güvercin. Birlikte kanıyoruz. 

Yazıda adı geçen mübareklerin ruhları şâd ve o diyarlara selâm olsun.  

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir