7 Ekim’de, Yahudilerin kutsal günü sayılan Cumartesi günü Hamas, “Aksa Tufanı” adını verdiği ilginç bir saldırıyla İsrail’i sınırları içinde ansızın vurdu ve şaşırtıcı bir şekilde yaraladı. Binden fazla kişiyi öldürüp, iki yüzden fazla kişiyi rehine olarak Gazze’ye götürdüler.
“Aksa Tufan”ı adlandırması başından beri bana çok isabetli, doğru, güzel ve zekice geldi. Şiirsel ve anlamlı. “Aksa”, derin anlamı olan, tarihi ve dini göndermesi güçlü bir kelime. “Tufan” ise yapılan görevin muhatapları açısından korkucu ve yıkıcı olacağını ifade eden bir kelime. İsrail ise bu saldırıya karşılık olarak ilan ettiği savaşa “Demir Kılıç” adını verdi. “Aksa Tufanı” adlandırmasının yanında silik kalmış bir adlandırmadır. Anlamı kıt ve başarısız bir ifade.
Paramotorlarla sınırın geçilmesi ve ani bir baskın ile çok sayıda İsraillinin öldürülmüş olması saldırıyı ilginç ve beklenmedik yapıyor. İlk defa böylesine güçlü, farklı ve düşmanı panikleten bir eylem yapıyor Hamas. Bu yaralayıcı saldırıya İsrail’in ansızın yakalandığı ve istihbaratının Hamas tarafından bertaraf edilmiş olduğu iddia edildi.
Baştan başa dağıtılmış Filistin’in canlı kalan son kalesi olan Hamas kendini maddi ve manevi korumaya almaya ve bir umut ışığı olmaya çalışıyordu. Bu savaşın gayesinin kendini korumaya alan bu son kalenin yok edilmesi veya etkisinin ortadan kaldırılması olduğu anlaşılıyor. Eğer başarılırsa yapılmak istenen ilk adım bu: Son Filistin kalesinin direncinin kırılması ve böylece Filistin’in hepten bertaraf edilmesi.
Bence bu savaşta iki şey öne çıkıyor:
Birincisi, savaşın taraflarının Hamas ve İsrail’den ibaret olduğu yanılgısı. Özellikle Müslüman kitle İsrail üzerinden Yahudi (Siyonist) düşmanlığına yönlendiriliyor ve zulmün kaynağının İsrail’den ibaret olduğu algısı oluşturulmaya çalışılıyor. Bu algı, eksik, hastalıklı ve asıl düşmanı masumlaştırıcı bir tuzaktır.
İkincisi, Hamas üzerinden bütün Müslümanlara bir korku verilmeye çalışılıyor. Müslümanlar, tarihini tahmin edemedikleri ama fazla uzakta olmadığını düşündükleri bir süre içinde sıranın kendilerine geleceğini düşünmeye zorlanıyorlar. Onları bu düşünceye sevk eden husus ise Müslüman ülkelerin bir kısmının(Afganistan, Irak, Suriye, Arap Baharı bahanesiyle terörize edilmiş İslam ülkeleri) bugüne kadar sırasıyla Nato veya BM kanalıyla ama ABD ve Birleşik Kırallık’tan ibaret olan büyük güçler tarafından dağıtılması, parçalanması ve görünmez bir el tarafından yönetiliyor olmaları realitesidir.
Bu korkunun Türkiye’de de epeyce sert bir şekilde yaygınlaştırılmaya çalışıldığı görülüyor. Ülkemizin etrafının ABD üsleri ile çevrildiğini gösteren haritaların ikide bir öne çıkarılması, bu konunun görsel ve sosyal medyada mevzu bahis edilmesi bir korku hegemonyası oluşturulmaya çalışıldığını gösteriyor. Herkes yavaş yavaş kendi köşesinde bir korku tufanını beklemeye hazırlanıyor gibi. Dile gelmeyen, söylenmesi bile ağızların tadını kaçıran durum bu.
Hristiyanların Müslümanlarla, özellikle de Türklerle bin yıllık görülmemiş hesapları olduğunu unutuyoruz. Bizimle görülecek hesabı olan millet Yahudi milleti değil, Hristiyanlardır. Yahudilerin herkesle bir hesabı olduğunu kabul etsek bile “(arz-ı mev’ud iddiası) bunun imkansız olduğunu söylemek abartı olmaz. Arz-ı mev’ud meselesinin sürekli gündemde tutulmasının da Hristiyanların Müslümanlar üzerinde bir oyun kurma maksadına yönelik olduğunu söylemek gerekir. Daha da ötesi, dünyadaki Yahudi algısının (güçlü ve her işte parmağı olan millet algısı) bir oyundan ibaret olduğunu, bu oyunun Hristiyanların haçlı düzenbazlığının bir uzantısı olduğunu göz ardı edemeyiz.
Bunun basit iki kanıtı vardır:
Birincisi, Yahudilerin korkak bir millet olduğu gerçeğidir. İsrail’li askerlerin o küçücük Filistinli çocuklardan bile ne kadar korktuğunu biliyoruz. Zorla ve haksızca aldıkları topraklarda bir korku içinde yaşadıklarını her göz görüyor, fark ediyor. Yahudi’nin vatanı sermayedir. Hiçbir zaman bir toprakları olmadı ve bundan böyle de olması imkan dâhilinde değildir. İsrail Devletinin mevcut varlığı emanet duran bir varlıktır. Günü geldiğinde orada olmayacaklar, olamayacaklardır. Üstelik bu büyük ihtimalle Hristiyanların eliyle gerçekleşecektir.
İkinci kanıt ise, Hristiyanların Yahudilerden nefret ediyor olmalarıdır. Bu nefretin görünmüyor olması, olmadığı anlamına gelmez. İsrailli politikacıların Hamaslıları hayvanlara benzetmesinden mülhem biz de bir benzetmede bulunalım: Hristiyanlar ile Yahudiler birbirlerine karşı kedi ile köpek gibidirler. Birbirlerinden nefret ederler ve buldukları ilk fırsatta köpekler kedileri parçalar. Tarih ve hakikat bize bunu her fırsatta söylüyor.
Müslümanların hiçbir şart altında korkuya kapılmamaları ve umutsuzluğa düşmemeleri gerekir. Bunun en basit izahı şudur: Müslümanlar birbirlerine olduğu gibi görünürler ama düşmana nasıl göründüğünü, düşmanın gözünün Müslümanı nasıl algıladığını pek tahmin edemez. Hiç şüphe yok ki bu görüntü, üstün, caydırıcı ve korkutucu bir görüntüdür. Yoksa şimdiye kadar ellerinden geleni arkalarına koymazlar ve Müslümanlara yaşam hakkı tanımazlardı.
Dar bir alana sıkışmış, elinde etkisiz üç beş silahtan başka gücü olmayan Hamas’ın bir tek küçük ama etkili saldırısı karşısında Batı ittifakının nasıl paniklediğini ve bütün güçlerini nasıl da derhal bölgeye kanalize ettiklerini görüyoruz. Bu durum onların korkak olduğunu değil ama Müslümanlardan korktuklarını gösteriyor. Bin yıllık tarih bize şunu söylüyor: Hristiyanlar Müslümanların, özellikle de Türklerin üzerine bütün yandaşlarını toplayarak geldiler, ittifaklar kurarak saldırdılar ama her gelişlerinde mağlup olarak döndüler.
