Daha on yaşında yoktum belki, televizyondaki haberlerde görmüştüm Sabra ve Şatilla katliamını. Siyonist İsrail’in Lübnan’daki Filistin mülteci kampını basarak 3 binden fazla savunmasız kadın, çocuk, bebek demeden herkesi öldürüşünü hala hatırlıyorum. Lübnan’da Şii Emel Örgütü, Filistin’de İslami Cihad ve Filistin Kurtuluş Örgütü ve diğerlerinin işgalcilerle mücadelesinin haberleri kulaklarımıza doluyordu. 1980’lerin sonlarında yine İsrailli askerlerin bir tepenin başında Filistinli çocukların ve gençlerin ellerini ve kollarını taşlarla vura vura kırışını dün gibi anımsıyorum.

Bitmek tükenmek bilmeyen vahşi saldırılarla çoluk çocuk katledip evlerini topraklarını ellerinden alan İsrail’in zulmünden nefreti öğrenerek büyüdük. 1980’lerde yine Yasir Arafat’ın Tunus’ta sürgünde bir Kudüs ve Kubbet-üs-Sahra fotoğrafını işaret ederek “bir gün orada olacağız özgürce” deyişini izlediğimde televizyon başında ben de inşallah demiştim coşkuyla. Çocukların, tanklar ve toplar karşısında taş atarak katillere karşı direndiği İntifada’yı anımsıyorum. Ramallah, Nablus, Cenin, Gazze, El-Halil nice katliamların ve fakat nice direnişin kutsal simgeleriydi dilimizde ve gözlerimizde. Yıllar boyunca çocukluğumuz ve sonraki hayatımız boyunca terörist İsrail devletinde nefretimiz büyüdü böylece. Sabra ve Şatilla’nın üzerinden 40 yıl geçmiş, hiçbir şey değişmemiş ne çare ki. Aynı acı, aynı kaygı aynı nefret nesilden nesile yaşıyor. Nice katliamlar, hastanelere, camilere, okullara atılan Siyonist bombalar. Bütün bunlara karşı sınırlı imkânlarla mücadele etmeye çalışan Filistinlilerin çabası. Ben İsrail’in zulmüne tanık olarak büyüdüm, nefretim de büyüdü. Şimdi bizim çocuklarımız benzer olayların haberlerini görüyorlar Siyonist teröristlerin yapıp ettiklerine onlar da tanık oluyorlar. Dualarımız da büyüyor. Filistin topraklarında can veren masum bebeklerin ve çocukların acı feryatları ve elimiz kolumuz bağlı yapabildiğimiz dualarımızdan başka bir gücümüz yok. Bu hiç olmazsa onurlu bir çaresizliktir. Güya Müslüman ülkelerin lafı geveleyip durarak ABD’nin güdümünden çıkamayışının yanında tertemiz bir yeniliştir.

Dünyaya yön veren, yöneten ve çekip çeviren Batı âleminin son birkaç yüzyılda tutarlı bir seyir boyunca evrimleşen ikiyüzlü, bencil, sömürgeci ve ırkçı ahvali artık herkesi fazlasıyla bıktırmıştır. Dünya artık Batı’dan yorulmuştur. İki dünya savaşıyla yontulan dünya düzeni çökmüş çökerken de Batı, kendisinin dışındaki herkesin enkaz altında kalmasını temin etme çabasına girişmiştir.

Bu sarsıntılı zeminde sözde Doğu’nun aciz çaresizliği bir utanç kaynağıdır. Batıyı taklit ederek bu beyaz efendileri kadar refah içinde ilerlemiş ve zengin ve gelişmiş olacağını zannedenler bugün kötü bir taklidi oldukları Batı tarafından ezildikçe ezilmenin pişmanlığını duymaktadır. İş işten geçmiştir. Doğu Türkistan’dan Filistin’e, Libya’dan Afganistan’a bütün bir İslam coğrafyasında yaşananlar sadece sonuçsuz bir üzüntünün ve öfkenin kaynağı olabilmektedir. Bu öfke ise genellikle ikiyüzlüdür. Küreselleşmenin birbirine bağladığı ülkeler –ki neredeyse Katolik evliliği sanki- bağların kopamaması pahasına değerlerinden, ilkelerinden, kardeşlerinden, soydaşlarından geçebilmektedirler.

Batı derken öncelikli olsa da sadece Avrupa ve Kuzey Amerika’yı kastetmiyoruz. Bu Batı’ya Rusya da Çin de dâhildir. Doğu, ki ne kaldıysa ondan geriye, artık Müslümanlardan, Afrika’nın ve Asya’nın yoksul milletlerinden ve Güney Amerika’nın samimi insanlarından oluşmaktadır. Açık seçik bir kuzey güney ayrışmasından da bahsedilebilir. Ancak gayemiz coğrafi bir taksim yapmak olmadığından, binlerce yıllık insanlık mirasından keskin bir kopuşu temsil eden zihniyeti Batı şeklinde ifade ediyoruz. Birkaç yüzyıldır onların peşinden sürüklenen Müslüman toplumlar tüm gayretlerine rağmen bu âleme dahil olamamıştır. Ancak kendisine benzeterek başkalarını kabullenen Batı, palyaçoya çevirdiği Müslüman ülkeleri evire çevire dövmekte, alay etmekte, aşağılamaktadır.

Batı hegemonyası doğulu muhataplarının ellerini kollarını bizzat kendi kendilerine bağlatmış, iğdiş ettiği zihinlerin yine kendi kendini inkârını temin ederek hiçbir karşılık görme kaygısı gütmeden sağlı sollu tartaklamaktadır. Bu durumda bile yüzlerine tükürüldükçe ya rabbi şükür diyen aymazların ve ahmakların sayısı azımsanmayacak kadar çoktur. Terörist için güya demokrasi isteyenler, bebek katili İsrail’e arka çıkanlar, Müslüman ve Arap düşmanlığı yapanlar bunlardan bizim payımıza düşenlerdir.

Aymazlık elbette seviye seviyedir. Yetmiş yıldır evlerini topraklarını çalıp yurdundan kovduğu Filistinlilere zulmeden Siyonist İsrail karşısında “her şeye rağmen barış” diyenler ya da “uluslararası toplum nerede” diye hayıflananlar, “İsrail’in katliamları uluslararası hukuka aykırı” diyerek o hukuktan medet umanlar, BM’den çözüm üretmesini bekleyenler Batı’nın hiyerarşik üstünlüğünü içselleştirmekten başkaca bir şey yapamamaktadır. Bu uluslararası hukuk ya da BM nerede hangi meseleyi adaletle ve adam akıllı çözebilmiştir ki?

İsrail’in vahşetine arka çıkmak için ABD’si İngiltere’si Fransa’sı ötelerden koşup gelip gemileriyle, siyasilerin ziyaretleriyle çırpınırken yakınlardaki Müslüman ülkeler ne denizden yardım, yiyecek ve ilaç taşıyan gemileri Gazze’ye gönderebilmiştir ne bir siyasi Gazze’ye gidebilmiştir. Çünkü İsrail istememektedir bunu ve ABD’de izin vermemektedir. Oysa bu devletlerin gücü muhataplarının zayıflığı ve korkusu kadardır. Sadece Filistin’in etrafındaki ülkelerden Müslümanlar, sadece hep birlikte Kudüs’e doğru yürüseler bile yetecektir işgalcilere gereken dersi vermeye. Çocukların ve bebeklerin öldürüldüğü ilk gün bütün Müslüman ülkeler İsrail’le ve destekçisi ülkelerle diplomatik bağlarını kesip ekonomik ilişkilerini sonlandırma kararı alsalar işgalcilerin ödünü patlatacaklardı. Elbette “bunları yapmak için güçlü olmak lazım nerede o güç, bunlar yapılırsa ülkeler mahvolur gider” diyecektir çoğumuz. İşte bu ne bir savunu ne bir haklılaştırmadır; bu kendi kendinin elini kolunu bağlamaktır. Evet, bu korkudur, öğretilmiş bir korku.

Bireylerin bu zeminde yapacağı pek bir şey olmadığı açıktır. Dünyanın her tarafından adalet ve insaf sahibi insanlar sadece yürümeyi beceremiyorsak Gazze’ye doğru o bağlar ve korku hepimizi esir almış demektir. Yine de öğretilmiş korkularıyla işgalci Siyonist rejimi besleyen güya Müslüman devletlerin ikiyüzlü çaresizliği karşısında her bir Müslümanın Allah’a yakarışı daha anlamlı bir çaba olacaktır.

Bu yerin bir de altı vardır. Onurlu çaresizlerin hakkını alacağı, zalimlerin ve sessiz destekçilerinin de mahvedileceği. Gelecek kaygısıyla, maddi kaygılarla çocuklarınızı öldürmeyin diyen Allah, Siyonist teröristlerin bebekleri katledişine sessiz ve eylemsiz kalanları, herkesi görüyor. Hesaplarını da görecektir.

İnsan, Müslüman ve Filistinli ve Doğu Türkistanlı yalnızdır. Allah’tan başka kimseleri yoktur gerisi de boş laftır.

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir