Akşam, Kapızlı’da Derrida’nın eczanesi nöbetçiydi. İsordil bitmişti. Almak için eşimle gittik. İlacı alıp çıkınca, can havliyle bağıran bir kedinin sesini duyduk. Ağlar gibi miyavlıyordu. Eczanenin karşısında Japon Pazarı tabelası asılı bir market vardı. Marketin önündeki çıkmanın çatısından geliyor sandık. Dikkatle dinleyince, içerden bir yerden geldiğini fark ettik. Cep telefonlarımızın fenerini açıp, camdan içeri baktık, göremedik. Tıklım tıkıştı içerisi. Belli ki orada mahsur kalmıştı. Tabelada telefon yoktu. İtfaiyeyi aramayı düşündük, eşim, “sabah erken gelelim, en iyisi bu” dedi. Ayrıldık, eve geldik. Gece uyku tutmadı. Sabahın ilk ışıklarıyla yataktan çıktım. Filtre kahve ile peşpeşe birkaç sigara içtim. Eşim de uyanınca doğruca markete gittik. Açıktı. Görevli genç kızdan rica ettik. Kedi gecedeki gibi acıyla miyavlıyordu. Kız, elinde anahtar, söylenerek geldi, açtı, “siz girip bakın!” dedi, “iki gündür bağırıyor, birkaç defa baktım, göremedim.” Naylon ruloların arasına sıkışmıştı. Uzanıp güçlükle aldım, el kadar bir yavruydu. Gözleri iri, siyah beyaz karışımı bir tekir. İşaret parmağımı ısırdı. “Dur kuzu” dedim, “sana yardıma geldik.” Görevli kız, “bunu annesi bıraktı” dedi, kendisi bundan daha iri yavrusuyla dolaşıyor, buna bakmıyor.” Hâlâ annesini emen, emmesi gereken bir yavruydu. Ne yapacağımızı şaşırdık. Alıp eve getirsek, dört gün sonra Adana’ya, oradan Konya ve Nevşehir’e gidecek, birkaç gün dolaşıp Ankara’ya geçecektik. Nerede, nasıl bakabilirdik… Sürekli ağlıyordu. İçimiz parçalanmıştı. Belediyeyi aradık, veteriner olmadığını, barınak da bulunmadığını söylediler. Büyükşehir’e telefon ettik, bir numara verdiler, ara ara açan olmadı. Arama motorundan veteriner kliniklerine baktık. Birini aradık, otel hizmeti verdiklerini, sahiplendirme için de uğraştıklarını ama ellerinde çok kedi bulunduğunu, ne zaman, nasıl olabileceğine ilişkin kesin bir şey söyleyemediklerini beyan ettiler. Yavru ağlıyor, bizi de ağlatıyor, içimizi kanatıyordu. “hadi” dedim, “kliniğe götürüp bir aylığına bırakalım, peşin ödeme yapalım, Ankara’ya dönünce  sık sık arar, sahiplendirilip sahiplendirilmeğini öğrenir, takib ederiz. Olmadı, gelir alırız, biz bakarız.” Eşim isyan etti : “Ayol evde üç kedi var, buna nasıl bakacağız?” Haklıydı. Çaresiz sustum. İlçe merkezine gittik. Kliniği bulduk. Eşim bir kutuya koyup birkaç hava deliği açtığımız, hâlâ ağlayan yavruyu alarak indi, ben park etmek üzere hareketlendim. Park yeri bulamıyordum. Epeyi ilerde bir sokağa girdim. Sağda boş bir yerde durdum. Sigara yaktım. Nabzım hızlanmıştı. Göğsümde ağrılar belirince İsordil’den bir tane çıkarıp dilimin altına yerleştirdim. Bir süre bekledim. Ne kadar geçti hatırlamıyorum, uyuşmuşum, telefonun sesine uyandım. Eşim, sevinçle, “nerdesin?” diye sordu. Az ilerdeyim, çıktın mı?” “Evet, kliniğin önündeyim.” “Geliyorum.” Hızla gittim. Bindi. Sevinçten ağlıyordu : “Veteriner getir bakalım ablacım diyerek aldı, muayene etti, çaresiz kaldık, birkaç gün sonra gidiyoruz, ne yapacağız, deyince, dur abla ağlama dedi, birine seslendi, meğer stajyer veterinermiş. Bir kız geldi. Sen kedi sahiplenmek istiyordun değil mi dedi. O sevinçle evet deyince, al bunu dedi. Yavruyu görür görmez coşkuyla uzandı, aldı, bağrına bastı. Birden ağlaması kesildi…” Gözyaşlarımı tutamadım. Göksu ırmağının üzerindeki köprüye çıktığımı neden sonra fark ettim. Eşimin boğazı düğümlenmişti, ben ağlıyordum. Kapızlı’ya kadar konuşamadan geldik. İndik. Eve yürürken, eşim, “o kimdi, seni niye seçti, neden ısrar ettin, sahiplenen kimdi, onunla nasıl bir alış verişi vardı, bir şey anlamadım” dedi. “Ben de” dedim. “Var mı bunun ilacı?” dedi. “Derrida’nın eczanesine bir daha uğrayalım” dedim. Eşim, kendi kendine, “belki derdimize çare bir çiçek” dedi.

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir