Eskiden “Bugün Allah için ne yaptın” yazardı dolmuşlarda, başka araçların bir yerlerinde de görünürdü bu yazı. Çocukluğumdan hatırladığım bu soruyu nicedir hiçbir yerde görmüyorum, aklımızdan da çıkıp gitmiş epeydir. Kimi sorular vardır ki bir cevabının var olması bile olanca şiddetiyle tedirgin edicidir. Bu soru da öyle olmalı. Bu sorunun gözden ıraklaşması bir tarafa asıl bu soruya verecek bir cevabımızın kalmamış olması tedirginlikten öte bir hüsrana işaret etmektedir. Artık her bir insan tekinin olabildiğince kendisi için yaşadığı bir devri tecrübe ediyoruz. Birey olarak “yaşantı”mızın popüler olana sınırsızca bulanmış olduğu bu devirde hemen hiçbir sahada “sadece Allah için” bir şeyler yapmıyor, yapamıyoruz.

Yıllar evvel, sanırım 1990’ların başında bir kitap fuarında İsmet Özel’e Erbain’i imzalatmak için sırada bekliyordum. Şair aynı zamanda etrafındaki insanlarla sohbet ediyordu ve bir soruya karşılık olarak –hatırladığım kadarıyla- Kur’an’da ya da İslam’da açık seçik bir devlet sisteminin vazedilmediğini ancak bizlerin Allah’ın razı olacağı bir devlet ya da toplum düzeninden bahsedebileceğini ya da bunu inşa edebileceğimizi söylemişti. O zamandan beri bu fikir üzerinde çokça düşünmüşümdür. Allah’ın razı olacağı bir yapı inşa edebildik mi? Allah’ın razı olacağı şehirler kurabildik mi? Allah’ın razı olacağı bir insan yetiştirme yolu açabildik mi? Allah’ın razı olacağı bir ekonomi geliştirebildik mi? Her türden bireyce ve bireyci hesabın, çıkarın ötesinde saf hakikat hakkı için bir şeyler yapabildi mi?

Şehirlerimize yukarıdan şöyle bir baktığımızda kibirlice göğü delmeye yönelen binalar; ağaçsız, yeşilsiz, ferah alanları ve doğal boşlukları olmayan itiş kakış bir beton yığını görüyorsak, ne yapısı, ne şekli şemali ne rengi ne duruşu bizden hiçbir iz taşımayan yapılar kümesi görüyorsak, eskiden ve tarihten iz bırakmadığımız caddeler, sokaklar kuruyorsak, afetlere dayanıksız, fay hatlarını, kıyıları, dere yataklarını işgal etmiş, insafsızca büyüyüp yayılmış kentler inşa ediyorsak Allah’ın rızasına uygun bir şehir kurabildik mi sorusunun cevabı korkutucu bir hayırdan başka ne olabilir ki?

Eğitim sahasının da şehirlerimizin yapısından fazlaca bir farkı yoktur. Allah’ın razı olacağı bir insan yetiştirme düzenimiz ve bir eğitimimiz var mı sorusunu sorduğumuzda da tedirgin edici ve korkutucu cevabımız elbette hayırdır ve çok uzun zamandır bu böyledir. Kierkegaard’ı dinleyip geleceğe doğru yaşamak için geçmişe baktığımızda ise ilkesiz davranmayı çok iyi beceriyoruz. Baktığımız yere göre bu ilkesizlik ya Avrupalı ve Batılı oluyor ya da Doğulu ki ikisinin de kıymet-i harbiyesi yoktur. Ezelî Hikmet’in bize aktarageldiği tedricî bozulma ilkesini tahrif ederek kendimizi kandırıyoruz. Avrupa-merkezli bakıldığında toplumsal evrimci ve ilerlemeci bir anlayışla, bulunduğumuz çağı en ileri en gelişmiş en mükemmel bilip bu ilerlemeyi temin edenleri de pek üstün toplumlar olarak zihnimize işliyoruz. Doğulu bir bakışla ise “eskiden ne kadar muhteşemdi her şey biz eskiden ne kadar da harikulade idik” diye sayıklamaktan öte gidilemiyor.

Vaziyete ilkece ve Hakikat merkezli bakıldığında ise iyinin de kötünün de baştan beri var olduğunu sükunetle kabullenip, iyinin ilkece dürüst olmaktan kötünün de ilkeden uzaklaştıkça vücut bulan bir şey olduğunu anlayabiliriz. Eski devirler de yeni devirler de bu “iyi” ve “kötü”yle dopdoludur. Ezelî Hikmet’in yaşattığı bozulma ilkesi ise bütüncül bir yönelişe işaret eder, mesele “ilke”nin giderek insanlar için bulanıklaşması, gözden kaybolması, uzaklaşması ve perdelenmesidir. Hind Medeniyetinin dilinden söyleyecek olursak Kali Yuga’da ilerledikçe sona doğru hikmetten ve ilkeden tedricî olarak eser kalmaz. İnsan da kaynak-ilkesinden en uzak devirde yaşadığından ilkeyle olan bağından neredeyse bütünüyle kopmuştur. Böyle bir zamanda bile yapılması gereken yine de ilkece dürüst ve doğru iş görmeye çabalamaktır. Uzak ve eski bir hatıra gibi olsa da ve şimdiki yeni dünyada, kendisine sahip çıkanı perişan etse de güncel hayatın kriterleri bakımından da yapılması gereken şey bundan başkası değildir.

Tam da bu nedenle Allah’ın razı olacağı bir insan yetiştirme düzeninden ve eğitimden bahsetmeye başladığımızda ilk söylenebilecek şeyler belirli bir bakış açısını yansıtan dini bilgilerin belletilmesi, dini konulara daha çok yer verilmesi, görüntüde ve söylemde daha dinî davranılması olmayacaktır, olmamalıdır. Aksine eğitimin ticarete konu edilmemesi, çocukların ve gençlerin maddî koşulları nedeniyle farklı nitelikte eğitim almamaları Allah’ın rızasının habercisi olacaktır. Makyavelist yöneticilerin “yönetmediği” okullara olan ihtiyacımız olacaktır, testler, performans ve proje çılgınlığıyla çocukların, öğretmenlerin, okulların hatta velilerin yarıştırılmadığı bir eğitim düzeni olacaktır rızanın kaynakları.

Yoksul ve zenginin farklı bir eğitim hizmeti alıyor olmasında Allah’ın rızası olabilir mi? Güya fırsat ve imkan eşitliği sağlanarak, aynı sınavlara girip başarılı olunca köydeki bir çobanın bile başarılı olabilmesi Allah’ın rızasına yetebilecek midir? Günümüzde Adı “Ebu Zer” olan bir özel okul açılsa yüzbinlerce lira ücretle öğrenci okutulsa mümin müslüman hiçbirimiz şaşırmayacak korkulur ki. Okulu bir fabrika bir işletme gibi gören yöneticilerin, “verimlilik takıntılı” Taylor’lar olarak popüler yol ve yöntemleri takip ederek “liderlik” oynadığı bir zemin Allah’ın rızasına ne kadar yakın olabilir. Allah razı olabilir mi çoktan seçmeli testlerle güya başarının ölçüldüğü, çocukların ve gençlerin buradaki performanslarına göre etiketlenip sıralandığı bir yapıdan. Ancak insanların kalplerine bakan bir Tanrı, çokluk kuruntusu sizi oyaladı diyen bir Tanrı, her şeyin ama her şeyin nicel göstergelere döküldüğü, sayıların, puanların çokluğunun yüceltildiği bir yapıdan razı olabilir mi?

Bütün bu eksiklerle yürümeye çalışan bu eğitim düzeninde bir takım din derslerinin sayısını artırmakla, müfredata dini bilgiler yerleştirmekle rızayı elde edebilir miyiz? Yapısıyla işleyişiyle, ders sayısı ve türleriyle, işletmeci yönetimiyle, rekabetçi-performansçı, başarıyı ve her şeyi nicelleştirerek sayılara dökerek maliyet fayda analizine tabi kılan okul orada durup dururken, zahiri ve batını ile kapitalci, neo-liberal bu tuhaf okuldan kim razı olabilir? Bu rıza ancak insanlar için ve ancak “imal” edilebilir. Tanrının rızalığı ise uzaktan daha uzaktır bu iklimde.

Öte yandan Allah’ın razı olacağı bir eğitime çağrı kolayca daha “dindar” dolayısıyla “gerici” bir eğitime çağrı olarak kimilerince yaftalanarak güya eleştirilecektir. Dinden ya da Tanrıdan bahsedildiğinde bile öfkeden çılgına dönen tuhaf insanların ne düşüneceğinin bir öneminin olmaması bir tarafa esasen Allah’ın razı olacağı eğitime çağrı herkes için insanî, tabiî, adil ve ilkece tutarlı bir eğitime çağrıdır ve bu eğitim herkesi dindar yapmak gayesi gütmeyecektir zaten. Okula böyle “ideolojik” işlevler yüklemek olabildiğince yeni ve Batılı bir icad nihayetinde. Kali Yuga’nın yani karanlık çağın şu evresinde, Ahir Zamanda dört başı mamur bir dinî çaba ve yapı hiçbir alanda olmadığı gibi eğitimde de mümkün değildir. İnsan olarak sorumluluğumuz ilkece tutarlı ve dürüst bir çaba içinde kalma gayreti olabilir. İlerlemek, kalkınmak, en birinci ülke olmak için “eğitim yapmak” ilkece ne kadar tutarsız ve erdemsiz ise sadece Allah’ın razı olacağı bir eğitim için çabalamak da o kadar tutarlı ve erdemlidir.

Aynı nitelikte, aynı imkanlara sahip, öz kültüründen ve bir bütün olarak tarihinden utanmayan, adaletle yönetilen, az sayıda ders, çokça edebiyat, sanat faaliyetinin yer aldığı, sınavlarla testlerle çocukların yarıştırılmadığı, nicel performans göstergeleri ile ölçülmediği, sıralanmadığı, herkesin kabiliyetlerini keşfedip geliştirebildiği, “parayla satılmayan”, insana nereden gelip nereye gitmekte olduğunun duru bilincini kazandıracak bir eğitim hizmeti için çabalamak mümkündür, kolaydır, gerekliliktir, ödevdir. Böylesi bir çaba en azından Allah’ın razı olmayacağı eğitimden uzaklaşma niyetinin tezahürü olacaktır ki bu bile şu karanlık çağda rıza için büyük bir adımdır.

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir