İsa’dan beşbinbeşyüz yıl önce kurulmuş olan antik bir liman kentinin yukarısında, kartal yuvasını andıran taş-ahşap evinde, İsa’dan ikibinyirmiüç sene sonra kendisini ziyaret eden bir dostum, Yalçın Hoca’ya, “dağ nedir?” diye sorduğunda şu cevabı almıştı : Bireyi, kendi doğuşuna mahsus nihâî hakikatle yüz yüze getirene dağ denir.”
“Peki, bireyin dağda bıraktığı izle neyi kastediyorsunuz?”
“Bununla, elbette, mesela, karda kalan ayak izini, buza açılan basamağı, kayada bırakılan sikkeyi, yuvarlanan taşları ve benzeri şeyleri kastetmiyorum. Bireyin dağda bıraktığı iz, ancak dağcının özeline mahsustur ve bizzat kendisinin görmesi suretiyle idrak edebileceği bir husustur.”
“O halde bireyle dağı birbirine raptedenin gizeminden bahsediyoruz…”
“Elbette, birey ile dağ arasındaki dostluktan… Bu dostluk, bireyin ve dağın birbirinde bıraktığı izlerin saflığının ve temizliğinin kaydına bağlı bir bakıma.”
“Peki, musıkîşinas Dr. Timuçin beyle, mesela Halebli Derviş Ali el-Mevlevînin kürdîlihicâzkâr âyîn-i şerifi arasında da böylesi bir nisbetten söz edilebilir mi?”
“Gayet tabii…”
“O da musıkişinasın özeline mahsus ve bizzat kendisinin görerek idrak ettiği bir şey çünkü.”
“Doğrusu merak ettim, anlatacak mısınız?”
“Şöyle arz edeyim : Dr. Timuçin bey, Mevlevî âyinlerinin peşine düşmüş titiz ve çilekeş bir araştırmacı, bir sevdalı. Hoca, Konya’da koro müdürü iken, Konya eşrafından, bu musıkîye âşık; bilhassa ney, klasik kemençe ve rebapla alakadar Hacı Hasan İhsan Çopur’un hususî arşivinde birkaç sayfası eksik bir âyin-i şerifin notasının bulunduğunu haber alıyor. Çopur’un damadı Hâfız Ahmed Çalışır ile o zamanki Konya Türk Tasavvuf Müziği Topluluğu Genel Yönetmeni Yusuf Kayya marifetiyle notaya ulaşıyor. Meğer bahse konu âyin-i şerif, adı birçok kaynakta geçen ama notası henüz görülmemiş olan Halebli Derviş Ali el-Mevlevînin kürdîlihicâzkâr âyîn-i şerifi imiş…”
“Hasan İhsan bey bunu nereden, nasıl bulmuş?”
“Hasan İhsan bey, arz ettiğim gibi, Konya eşrafından, ney ve klasik kemençe ile meşgul olmuş, Şeb-i Arus törenlerinin henüz başlamadığı dönemde, evini semâ meşkleri için tahsis eden, rebâbı imal ederek unutulan bu sazı diriltmeğe çalışan bir Mevlânâ âşığı. Türk musikisine çok meraklı, güzel gönüllü, cömert bir adam. Konya halkınca çok seviliyor. Notayı, İstanbul’dan bir sahhaftan almış.”
“Peki notayı kim yazmış, bunu tesbit edebiliyor muyuz?”
“Bazı tahminlerimiz var ama kesin olarak maalesef kimin yazdığını bilemiyoruz.”
“Eksikten bahsettiniz, kaç sayfası yok?”
“II. Selâm’ının ilk beş ölçüsünden sonrası ile III. Selâmı’nın Devrikebîr usûlünde bestelenmiş ilk kısmının son iki ölçüsünden öncesinin yer aldığı üçüncü sayfası ve IV. Selâmı’nın ilk yarısından sonrasının yer aldığı son sayfası eksik.”
“Bu durumda, eserin icrâ’ notasının oluşturulabilmesi için aslına uygun şekilde yenilenmesi gerekiyor.”
“Evet hocam, restorasyon zorunlu.”
“Peki Timuçin bey bunu yapmış mı?”
“Yapmış. Hoca daha önce de, aralarında Meragî’nin bir bestesinin de bulunduğu pek çok eseri restore etti.”
“Bunu nasıl yapıyor?”
“Hocam ben de anlayamıyorum. Bu, sadece teknik bilgiyle olabilecek bir şey değil. Bir ustadan yetişmiş, bir bakıma o musıkînin ikliminde bulunmuş olmasının ayrıcalığı olabilir. Mûsıkî hâfızası, kulağı, önsezileri ne bileyim… Yani hissiyât meselesi bu. Gönül işi. Bu geleneği günümüzde hakkıyle bilen, sadece bilmek yetmiyor deli gibi seven pek az insan var. Ayrıca gelenek, sadece ‘teknik bilgi’nin yardımıyla anlaşılamıyor, hissedilemiyor.”
“Çok doğru. Mesela biz, Şeyh-i Ekber’le, Konevî arasındaki maceranın ruhunu bilmiyoruz. O alışveriş nasıldı, Konevî’ye, Şeyh-i Ekber nasıl konuştu, dili nasıl açıldı, o muazzam dünyaya nasıl girildi, bunu anlayabilmek bireyle dağ arasındaki mahsus macerayı hatırlatan bir şey.”
“Ne güzel söylediniz hocam.”
“Sonra?”
“Sonrasından ziyade, notanın Timuçin beye intikaliyle birlikte neleri merak edip araştırdığını nakletmem daha açıklayıcı olabilir. Böylece bu kayıp âyin-i şerifin yaşadığı maceranın arkasındaki hikâyeyi de öğrenebiliriz.”
“Dilerseniz önce bendeniz aklıma takılanı sorayım, belki oradan devam edebilirsiniz…”
“Hay hay hocam.”
“Eserin notasının başka herhangi bir kaynakta yer almadığından emin miyiz? Mesela Muallim İsmail Hakkı Beyin nota koleksiyonunda yok mudur?”
“Hocam asıl derdimiz de bu zaten… Muallim İsmail Hakkı Bey’in nota koleksiyonuna ulaşamıyoruz.”
“Neden?”
“İsmail Hakkı Bey’in nota koleksiyonunu TRT, vârislerinden satın almıştı. Defterlerin bir türlü sağlıklı bir fihristi yapılamadı. Araştırmacıların tedkikine de açılamadı. Bu hazine, uzun seneler, TRT Müzik Dairesi Başkanlığı’nın çelik dolaplarında fevkalade sağlıksız şartlarda saklı kaldı. Tabii araştırmacıların, meraklıların tazyiki artınca Kurum, koleksiyonun digital kopyasını alıp, defterleri, erişime kapalı kalması kaydıyla Devlet Arşivleri’ne devretti.
“Bu, korkunç bir şey! Musıkî tarihimizin belki de en zengin arşivi, ilgililerine kapalı. Bunu neden yaptılar?”
“Bilmiyorum hocam. Aslında muhatap bulmak da imkânsız. Yani birine sormak isteseniz, o kim bilemiyorsunuz.”
“Peki şu anda koleksiyon kapalı halde durmaya devam mı ediyor?”
“Evet hocam, maalesef öyle…”
“Çok üzücü.”
“Esasen bir aralık yani TRT’nin elindeyken, defterlerin sözüm ona fihristi hazırlanmış, “müzik dünyasına kazandırma ve sanatseverlerin müzikbilimcilerin yararlarına sunma projesi” meyanında internet marifetiyle satışa –tabi kopyaları- çıkarılmıştı. Ama fihrist o kadar kötü hazırlanmıştı ki, koleksiyondan eser tarayan kimse muradına erişememiş, fihristteki başlık ile aradığı nota arasında bir türlü isabet edememiş, hasılı şikayetler ayyuka çıkmıştı.”
“Fihristin doğru hazırlanamamasının sebebi ne imiş peki?”
“Onu da bilemiyoruz hocam. Belli ki TRT, bu koleksiyonun fihristini hazırlatacağı kişileri doğru seçmemiş, bu hususta yeterince hassas veya doğru davranamamış.”
“Ee sonra?”
“Sonrası daha vâhim. Daha doğrusu öncesi vâhim olduğundan vehamet zamanla artarak devam etti. TRT, sözüm ona fihrist hazırlatıp araştırmacılara koleksiyonu açınca Timuçin bey defalarca eser kopyası almağa çalıştı. Bir türlü muvaffak olamadı. Fihrist gerçekten berbattı. Fihristten filan eser diye belirtilen notayı indiriyorsunuz, falan eser çıkıyor. Böyle böyle arzu ettiğiniz hiçbir notayı siteden indirmeğe muvaffak olamıyorsunuz…”
“Bu gerçekten vâhim, TRT gibi bir kurum bunu nasıl yapabilir?”
“Hocam TRT’nin bir müzik dergisi var. Bir sayısında Dede Efendi dosyası hazırlanmış. Dede Efendi diye, Konya Âsıtânesi’nde uzun yıllar hizmet eden, mûsıkî ile alakası olmayan Süleyman Hayatî Dede’nin fotoğrafını koymuşlardı.”
“Nee!”
“Maalesef hocam.”
“Peki bu işleri bilen yok mu, kimse uyarmıyor mu?”
“Vardır illa ki. Yani, dede Efendi’nin sağlığında fotoğraf makinasının henüz İstanbul’a gelmemiş olduğunu bilen mutlaka vardır. Ama bunu, üstlerine söylediklerinde başına gelecekleri bilip susuyorlardır.”
“Bu hiç iyi bir şey değil ama!”
“Öyle hocam…”
“Peki Timuçin bey, Muallim İsmail Hakkı beyin nota defterlerinin fihristini hazırlama konusunda bir istek duymamış mı?”
“Duymaz olur mu, bunu, defalarca bana, pek çok kişiye iletti. Hatta Kurum’dan bazı yetkililere de söyledi. Ama bir türlü netice alamadı. Muhatap bulabilseydi ve talebi uygun görülseydi bilaücret bütün defterlerin mufassal bir fihristini yapacak, böylece hazinenin kapılarını açmış olacaktı. Olmadı. Bu da benim pek çok hicranım gibi kalbimde ayrı bir yara olarak kaldı. Nihayet, TRT, şikâyetler artınca bu yanlış fihristli koleksiyon arz sitesini kapattı. Yaklaşık sekiz senedir siteye girmek istediğinizde şu anons karşınıza çıkıyor : ‘… yeni yüzüyle çok yakında karşınızda!’ Site açıkken, adını duyup notasını görememiş olduğumuz bu âyin-i şerifin notasının koleksiyonda bulunduğunu ima eden bir kayda rastlamıştı iki ayrı fihristte. İsmâil Bahâ Sürelsan merhumun hazırladığı fihristte, bahse konu olan eserin bir notasının, altmışsekiz numaralı defterde bulunduğu ifade ediliyordu. Ama sayfa numarası verilmiyordu. TRT’nin sözüm ona fihristinde ise, ikiyüzdokuzuncu defterin onyedinci sayfasında yer aldığı belirtiliyordu. Üstelik tek sayfa olarak!”
“Nasıl yâni, koca bir ayin-i şerifin tek sayfada yer aldığı mı söyleniyor?”
“Maalesef hocam. Sadece bu örnek bile fihristin nasıl ehil olmayanlarca hazırlandığını gösteriyor.”
“Allah Allah! Akıl alır gibi değil…”
“Zaten Timuçin bey bu meselelere merak saldığından sıhhati de bozuldu hocam.”
“Bu, gelenek meselesi akıl alır bir şey değil azizim. Birkaç yüzyıl önce bir sanatkâr bir eser vücuda getiriyor. O, bir deftere kaydediliyor. Birkaç yüzyıl sonra o eseri, bırakınız anlamayı, hissetmeyi, yorumlamayı, kendisini arayıp o defterde bulamıyoruz. Olmadığından değil. Defterin içindekiler bölümü hazırlanamıyor. Vah ki ne vah!”
“Çok üzücü hocam. İsmail Hakkı Bey’in yazdığı notalara ulaşamadığımızdan, eldeki eksik nüsha, bu âyin-i şerifle ilgili tek kaynak durumunda.”
“Peki nota hangi sistemle yazılmış?”
“Avrupa müzik yazısı kullanılarak, eski harflerle yazılmış hocam. Notanın başında Arel Ezgi Uzdilek sisteminin Kürdîlihicâzkâr donanımının yer alması, ilk bakışta notanın bu sistemle yazılmış olduğu zannını oluşturuyor ama dikkatle incelendiğinde yazımda tek tîzleştirici ve tek pestleştirici kullanıldığı, ayrıca değiştirici kullanılmamış si notasının Bûselik perdesini değil, Segâh perdesini gösterdiği anlaşılıyor.”
“Bu Halebli Derviş Ali Efendi hakkında Timuçin bey ne diyor, hayatıyla ilgili bilgiler bulabilmiş mi?”
“Bulmaz olur mu? Timuçin bey, müthiş bir iz sürücü. Bir arkeolog gibi öylesine hassas, sabırlı ve dikkatli kazılar yapmış ki, hem eserin eksik bölümlerini tamamlamış, hem yazım yanlışlarını tashih etmiş, ayrıca Ali el-Mevlevî ile ilgili ayrıntılı bilgilere ulaşmış.”
“Ne güzel… Peki kimmiş bu zât-ı şerif?”
“Timuçin hoca, adındaki ‘Halebli’ ibaresine dikkat çekerek, ilk bakışta ailesinin Haleb’li, kendisinin Haleb doğumlu veya Haleb’de büyümüş olabileceğini söylüyor…”
“Bir müddet Haleb Mevlevîhânesi’nde bulunduğu için de bu nisbe kullanılıyor olabilir.”
“Olabilir. Zaten hoca da onu kaydediyor. Adı, Ali Dede biçiminde yazılmıyor nota üzerinde, Derviş Âli el-Mevlevî şeklinde imla ediliyor. Bu ise, akla, bir Mevlevî muhibbi olabileceği fikrini getiriyor. Âyin-i şerifin güftesini Arapça beyitlerden seçmesi, Arapça’yı iyi bildiği veya Arapça konuşulan bir yerde yaşadığı intibaı veriyor.”
“Kürdîlihicâzkâr makâmını, Hacı Ârif bey terkib etmişti değil mi?”
“Evet hocam. Bu da bize bir fikir veriyor aslında. Bundan yola çıkarak, Halebli Derviş’in, Ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısı ile Yirminci yüzyılın ilk yarısı içindeki bir dönemde yaşamış olabileceği kanaatine varıyoruz.”
“Yılmaz Bey’in Ansiklopedisinde Ali el-Mevlevî’yle ilgili bir kayıt var mı?”
“Ben de tam ondan bahsedecektim. Var. Öztuna, Ali Dede’nin, ‘Şeyh, Halebli, Uzun Arab’ gibi ünvanlarından bahsederek, Binsekizyüzseksen ila bindokuzyüzelli seneleri arasında yaşadığını, Arab asıllı olduğunu, Haleb Mevlevîhânesi’nde şeyhlik yaptığını, Kürdîlihicâzkâr âyini dışında Hafîf usulünde Hicâzkâr ve Devrikebîr usulünde Mâhûr peşrevleriyle Isfahân ve Nikrîz saz semâîlerinin bir de Hicâz kasidesinin olduğunu belirtiyor.”
“Hımm, bu da enteresan. Yılmaz beyin kitabına laf eden çokbilmişler vardı. Utanırlar mı bilmem. Ne kadar mühim bir çalışma imiş meğer. Bu zatla ilgili bile bize yardımcı olabiliyor… Neyse, bir de şeyi merak ettim, Arel’de bir bilgiye rastlamış mı Timuçin bey?”
“Rastlamış hocam. Mûsıkî Mecmûası’nda, ‘Bir Kitaptan Çıkan İbret Dersleri’ başlıklı yazısında, müzikolog Baron d’Erlanger’in Arab Mûsıkîsi’ni anlattığı La Musique Arabe başlıklı kapsamlı yayınında, Şeyh Ali Dede adında bir zatın Haleb Mevlevîhânesi neyzenbaşılığında bulunduğundan bahisle, bu kişinin taksimlerinden söz edildiğini söylüyor. Bu taksimlerin Türk mûsıkîsi üslûbunda olduğu bilhassa belirtiliyor imiş. Arel, bu veriden hareketle Ali Dede’nin Türk olabileceğini, olmasa dahi Mevlevî olmak dolayısıyla Türk Mûsıkîsi terbiyesinden geçtiğini ifade ediyor.”
“Kimi hatırladım biliyor musunuz?”
“Kimi hocam?”
“İsmail Baha Sürelsan beyi… Acaba, Derviş Ali, O’nun radarına girmiş mi?”
“Siz çok yaşayın hocam. Girmiş.”
“Gerçekten mi?”
“Evet. Arel’in bahsettiğim makalesinden oniki sene sonra, aynı dergide Nayzen Başı Ali Dede adıyla bir yazı kaleme almış. Hatta Arel’e de atıfta bulunmuş.”
“Ne diyor peki?”
“Bindokuzyüzellidokuz yılında merhûm Prof. Dr. Ömer Rüştü Tarman’ın, üstâdı olan Dervîş ‘Alî Efendi adında bir zâtın Kastamonu’da yazmış olduğu bir defteri kendisine hediye ettiğini ve bu defterin içinde Türk bestekârlara ait üçyüzellibeş parça peşrev ve sâzsemâîsi ile büyüklü küçüklü yirmiyedi Türk usûlünün yazılı olduğunu bildiriyor. Tarman’a göre, Derviş Ali Efendi, Türk. Haleb doğumlu. Genç iken mûsıkî aşkı tutuşuyor, Mısır’a gidiyor, Selâmi-i Hicâzî adlı bir hocadan dersler alıyor tekrar Haleb’e dönüyor. Mevlevî dervişi oluyor, Haleb Mevlevîhânesi’nin neyzenleri arasına katılıyor. Birinci Dünya Savaşı patlak verdiğinde Kastamonu’ya, yine mevlevîhâneye neyzenbaşı olarak tayin ediliyor. Fakat buraya gelmeden, Konya âsıtânesinde bir sene kalıyor, burada mûsıkîyle ilgili defterleri istinsah ediyor. Kastamonu’da neyzenbaşı iken Sultânî’de de mûsıkî muallimliği yapıyor. Nihayet bindokuzyüzyirmibeş senesinde tekkeler seddolununca Haleb’e dönüyor, bu süreçte ikibin sayfalık bir mûsıkî kitabı yazıyor…”
“Timuçin beye aşk olsun, Derviş Âli Dede ile ilgili bilgilerimiz çok az demiştiniz ama hakikaten bir izsürücü olarak fevkalade bir merak ve dikkatle araştırmış, hayli bilgiye ulaşmış.”
“Hocam bununla yetinmemiş. Haleb’li Derviş hakkında araştırmaları sürerken, Suriye kaynaklı bir internet sitesinde, ‘el-Şeyh ‘Alî el-Dervîş – Hayâtı ve A‘mâli’ başlıklı, tarihsiz bir derleme çalışmaya rastlamış. Deniz Müftî adında bir Arap dostu varmış. O’ndan rica etmiş, çalışmayı tercüme ettirmiş.”
“Merak ettim şimdi, neler çıkmış?”
“Bir defa çalışmada fotoğraflar da bulunuyormuş.”
“Aaa çok enteresan…”
“Eveet hocam… Hayatı ve ailesi hakkında belgelik mahiyette görseller… Ayrıca Öztuna’nın dercettiği tarihlere yakın doğum ve ölüm tarihleri. Hülasa, derviş Âli, Mısır’lı Âli el-Derviş adlı bir zatın torunu. Bu zat, Kavalalı İbrahim Paşa’nın binsekizyüzotuzlu yıllarda Suriye bölgesinde komuta ettiği savaşlara katılmış. Mısır’ın el-Minufiye şehrinden Haleb’e göç etmiş, burada evlenmiş. O’nun babası ise, İbrahim el-Derviş…”
“Bunlar soy olarak derviş…”
“Evet… Tabii bu nisbenin, birkaç nesil derviş olarak kaydedilmesi akla bunu getiriyor. Mısır malum Mevlevîlik başka olmak üzere pek çok irfan yolu için gayet münbit idi.”
“Peki İbrahim el-Derviş’de mi mûsıkişinasmış?”
“Onu tam olarak bilemiyoruz. Sıkı bir dinî eğitim aldığı, sesinin güzel olduğu, bilhassa Kuran tilavetinin çok beğenildiği söyleniyor. Geçimini ise Kumaş ticareti ile temin ediyormuş. Haleb Mevlevîhânesi’ne devam edermiş. Ali el-Mevlevî, İbrahim el-Mevlevî, hasılı bütün evlatları Haleb Mevlevîhânesinin güzelim ikliminde büyümüşler. Tabi, mevlevîhânede icra olunan musıkîden de çok etkilenmişler.”
“O dönemde postnişin kim, onu biliyor muyuz?”
“Biliyoruz hocam. Bu Arapça esere göre, o devirde, Haleb Mevlevîhânesinin postnişini, Âmil Çelebi… Noldu hocam, gözleriniz…”
“Yok bişey azizim. Rahmetli Âmil Çelebioğlu dostumu hatırladım…”
“Ah hocam üzdüm sizi, bağışlayın…”
“Hayır efendim, aksine, gönlümü ihya ettiniz. Âmil Çelebioğlu , Hz. Pîr’in evlatlarındandı. Hâcettepe Üniversitesi’nde hoca idi. Süleyman Nahifî Efendi’nin manzum Mesnevî tercümesinin çeviriyazımını yaparak neşretmişti. Mesnevî’ye, İlâhiyât-ı Şems’e, Hz. Pîr’in eserlerine hatta bütün Mevlevî külliyatına hatta hatta bütün bir İslam ve Dünya edebiyatına fevkalade vâkıftı. Okumadığı Mesnevî şerhi yoktu. Bazılarını kendisi okutuyordu. Ankara’da, zannediyorum Emek veya Bahçelievler’de otururken, aşkla sevdiği henüz onbeş-onaltı yaşlarında olan kızını kaybetti. Kızcağızı evinin civarında karşıya geçerken bir kamyon ezdi. Gözünün yaşı bir türlü dinmedi. Bazı talebelerinden dinlemiştim, Divan edebiyatı, Mesnevi veya Su Kasidesi neyi anlatırsa anlatsın, derslerine ya bir mısrâ-ı berceste veya bir kelam-ı kibar ile başlarmış. Gönlünden tefeüül yapar gibi : ‘Âh ben bilmez idim gizli âyân hep sen imişsin / Tenlerde ve canlarda nihân hep sen imişsin / Senden cihan içre bir nişan ister idim ben / Âhir bunu bildim ki cihân hep sen imişsin…” En çok zikrettiği bu…”
“Bendeniz de şunu duymuştum hocam : ‘Âh mine’l-/aşkı ve’l-halâtihi / Ahraka kalb bî-hararatihi…”
“Evet, ayrıca Divan-ı Kebir’den de tefeüül yapmayı çok severdi. Malum bindokuzyüzdoksan senesinde Mina tünelinde bir fâcia yaşandı. Âmil hoca, eşiyle birlikte tünelde ezilerek cemâle gitti… Âhh! Demek Derviş Ali Dede’mizin dedesi, Âmil Çelebi adında bir zâta intisaplıydı…”
“Evet hocam… Âmil Çelebi, çocuk yaştaki dervişi Ali el-Mevlevî’nin sesinin güzelliğini, mûsıkîye ilgisini fark ediyor, Ramazan ayında onu müezzin olarak görevlendiriyor…”
“Çocuk yaşta henüz!”
“Evet. Tabi sabavet ve yetişkinlik ölçütleri o zaman farklı malumunuz. Reşit olmak ayrı bir bahis. Her reşit, yetişkin sayılmıyor. Her çocuk da sabi olarak görülmüyor. Ruhî kabiliyet ve olgunluk meselesi…”
“Belki de hissiyât…”
“Müezzin olarak görevlendirilince, babası İbrahim’den, mukabelelere katılabilmesi için Mevlevî eserlerini öğretmesi isteniyor. Ayrıca küçük Ali, o zamanlar Haleb Mevlevîhânesi’nde bulunan, Sultan Abdulaziz’in müezzinlerinden Osman Bey’le Selanik’li Mihran’dan da dersler alıyor; Şerafeddin beyden nay-ı şerif meşk ediyor. Sonrasında devrin meşhur Arap mûsıkî üstatlarına talebe oluyor…”
“Mevlevîhâne, evrensel nitelikte bir akademi gibi. Sadece gönül eğitimi yapılmıyor, musıkî de öğretiliyor.”
“Hem de mükemmelen hocam. Sadece mûsıkî de değil, hat, tezhip, ebru, şiir, inşâ aklınıza gelen hemen bütün fenler öğretiliyor. Tabi hangisine kabiliyeti fazla ise ona ağırlık veriliyor. Birkaç lisan öğreniyor dervişler. Hangi çalgıya eğilimi fazla ise o meşk ediliyor. Hasılı muazzam bir iklim. Malum, Dede Efendi ile Şeyh Gâlib, Yenikapı Mevlevîhânesi’nde yetişiyorlar. Nutkî Âli Dede hocaları. Birisi mûsıkî üstadı, diğeri âlemşümul bir şair oluyor.”
“Azizim bu ocaklarda yetişenlerin hikâyelerinin ayrı ayrı yazılması gerek. Her biri, sadece tarihsel bir hikâye olarak düşünülmemeli, bu, kâmil insanın macerâsı…”
“Haklısınız hocam. Timuçin hoca sık sık şöyle derdi : ‘Tarihte yaşayarak bugünkü hayatımızı ıskaladık mı acaba?’ Sonra acı acı gülümserdi, ‘tarih dediğimiz o macera, bugün bizim yaşamımızın kalbinde yeniden kuruluyor, farklı biçimde tekrarlanıyor…”
“Ben, onun bu yalnız yürüyüşünü, sürekli doldurulması için tarihten tanıdığı o güzellerin kalplerine ihtiyaç duyan muazzam bir boşlukla yaptığını tahmin ediyorum. Böylece keşfettiği ve yeniden gün ışığıyla buluşturduğu bir âyin-i şerifin, dünü bugünde, bugünü ise gelecekte yaşatabilecek bir duygu kudretine sahip olabildiğini bize gösteriyor.”
“Hocam, Ali el-Mevlevî’ye tekrar dönecek olursak, malumunuz hem Şeyh hem de derviş olarak niteleniyor. Bunun gerekçesini izah etme densizliğine düşmek istemiyorum…”
“Aman estağfirullah azizim. Fıkıh ve benzeri alanlarda da yetkin bir eğitim almış olmalı ki, şeyh deniyor. Dervişliği ise, Mevlevîliğe intisabıyla ilgili olduğundan değil mi efendim?”
“Tam olarak böyle hocam. Onsekizinden önce Arapça’nın yanısıra Türkçe’yi mükemmelen bildiğini naklediyor Arapça kaynağımız. Ayrıca, şeyhi, kendisini Haleb Mevlevihânesi kudümzenbaşılığına tayin ediyor. Birinci Cihan harbi yıllarında, bindokuzyüzondört senesinde Maarif Vekâleti’nin mûsıkî muallimi seçmek üzere yaptığı sınavları kazanarak Kastamonu’ya geliyor.”
“Böylesi güzeller de hep Şeyh Şaban-ı Veli’nin iklimine cezbolunuyor. Nice âşıklar, ârifler gelmiş buraya…”
“Gerçekten öyle hocam. Bu arada, Kastamonu Sultânî’sinde muallimlik yaptığı esnada, bir aralık İstanbul’a giderek Dârü’l-Elhân’a öğrenci olarak katıldığını, Rauf Yekta, Muallim İsmail Hakkı ve Âli Salâhî beylerden de feyizlendiği söyleniyor. Kastamonu’lu bir hanımla evleniyor, bu izdivacın dört meyvesi oluyor : İbrahim, Nedim, Sabahaddin ve Mustafa. Sabahaddin küçük yaşta ölüyor. Kastamonu’da, annesinin aile mezarlığına defnediliyor. Bindokuzyüzyirmiüç senesinde tekrar Haleb’e dönüyor, bir heyet kurarak mûsıkî çalışmalarını sürdürüyor. Hatta, bir müddet sonra bu heyetle birlikte İstanbul’a geldiği, altı ay kadar kaldıkları, Neyzen Aziz Dede ile Tanbûrî Cemil Beyle tanışıp birlikte icralarda bulundukları da biliniyor. Nihayet yirmialtı kasım bindokuzyüzelliiki tarihinde Akyol mahallesindeki evinde vuslat ediyor, Akyol kabristanına sırlanıyor…”
“Âhh!”
“Doğdu, beste yaptı ve öldü… Esasen hayatı böyle özetlense sezadır.”
“Öyle hocam…”
“Peki eserin birkaç sayfasının eksik olduğundan bahsetmiştiniz, Timuçin bey, onları nasıl tamamladı?”
“Hocanın üzerinde çalıştığı nota, sanıyorum istinsah yolu ile değil, meşk ile notaya aktarıldığı kanaati vermiş. Maalesef notanın bütün sayfaları tamam değil. Arz ettiğim gibi ikinci selâmın ilk beş ölçüsünden sonrası ile üçüncü selâmın Devrikebir usulünde bestelenmiş ilk kısmının son iki ölçüsünden öncesinin yer aldığı üçüncü sayfası ve dördüncü selamın ilk yarısından sonrasının bulunduğu son sayfası eksik. Tabii bu durum, eserin icra notasının oluşturulabilmesi için bir restorasyon çalışması yapma mecburiyetini hasıl etmiş. Üzerinde çalıştığı notanın istinsâh yoluyla değil, meşk ile notaya aktarıldığı kanâ‘ati hasıl olmuş. Bunun için, önce eseri, güfte ve şekil yönünden ele almış, dikkatle inceledikten sonra güftenin yirmiiki beyitten müteşekkil olduğu kanaatine varmış. Kürdîlihicâzkâr Âyîn-i Şerîf’in, formun yapısı gereği bütün âyîn-i şerîflerin üçüncü selâmlarında yer alan Ahmed Eflâkî Dede’nin ‘Ey ki hezâr_âferîn, bû nice sultân_olur’ mısrâ‘ı ile başlayan Türkçe iki beyiti ile yine hemen bütün âyînlerin dördüncü selâmlarında ve birçok defa ikinci selâmlarında da yer alan Hz. Mevlânâ’nın Dîvân-ı Kebîr’inden alınmış ‘Sultân-ı menî, sultân-ı menî’ mısrâ‘ı ile başlayan Farsça iki beyiti dışında hemen hemen tümü Arapça olan güftesini, öncelikle nota altındaki hecelerden okuyarak, eksik sayfalardaki kayıp beyitleri tesbît etmeye çalışmış. İkinci selâmın güftesinin mezkûr notada vâr olan ilk mısrâı, eksik sayfadaki üç mısrâının ne olduğunun anlaşılabilmesini sağlamış: Sîmînzekanâ seng(i)dilâ lâle‘izârâ
Hoş kün be nigâhî dil-i gam-perver-i mâ râ
În kâleb-i fersûde ger_ez kûy-i tü dûrest
el-kalbü ‘alâ bâbike leylen ve nehârâ
Daha çok Molla Câmî olarak tanınan Abdurrahmân-ı Câmî’nin bu iki beyti, “Beste-i Kadîm” olarak anılan ve formun tamâmlanmış en eski örneği olarak bilinen bestekârı meçhûl Pencgâh Âyîn-i Şerîf’te ve ayrıca mevlevîhânelerin faâliyetleri sona erdikten sonra bestelenmiş, merhûm Râkım Elkutlu’nun Karcığar Âyîn-i Şerîfi ile merhûm Cinuçen Tanrıkorur’un Evcârâ ve Zâvil‘aşîrân Âyîn-i Şerîflerinde de bu hâliyle yer alıyor. Eldeki nota incelendiğinde İkinci selâm ile dördüncü selâm lahninin aynı olduğu anlaşılıyor; bu iki beytin lahne kalansız yerleşmesi, ikinci selâm güftesinin bu iki beyitten ibâret olduğu fikrini güçlendiriyor. Notanın dördüncü sayfasında, üçüncü selâmın Devrikebîr usûlünde bestelenmiş ilk kısmından hemen sonra yer alan Aksaksemâî usûlündeki terennümün ‘terennüm-i sânî – ikinci terennüm’ olarak adlandırılmış olması, eserin kayıp olan üçüncü sayfasında, ikinci selâmdan hemen sonra ‘terennüm-i evvel – birinci terennüm’ olarak adlandırılmış Ağır Evfer usûlünde bir terennümün daha vâr olduğunu gösteriyor. Bir sayfaya yazılan porte sayısı göz önüne alındığında bu terennümün beş satıra yazılmış olduğu, dolayısıyla oniki-onaltı ölçüden ibâret olabileceği tahmîn edilmiş. Bu tahmîn, İkinci ve üçüncü selâmların beyit sayıları hakkında oluşan fikirlerle de uyumlu. Ancak, elde kayıp terennüm ile ilgili -vâr olduğu tahmîninden başka- hîçbir ipucu bulunmadığından, restorasyonla hazırlanan icrâ’ notasında bu terennüm yer almıyor. Zîrâ, restorasyon amacıyla yeniden oluşturulacak bir terennümün, -eserin içinden alınacak nağmelerle yazılmış olsa dahî- esere gereksiz bir müdâhale olacağı düşünülmüş. Kaldı ki, söz konusu terennümün bulunmayışı, formun geleneği açısından bir eksikliğe sebep olmadığı gibi Üçüncü Selâm’a geçişte bir zorluk da oluşturmuyor. Üçüncü Selâm’ın notada bulunan, Devrikebîr usûlünde bestelenmiş üçüncü ve dördüncü mısrâları da, eksik olan Bir ve ikinci mısrâ‘larının tesbîtine imkân sağlamış. Kayıp sayfadaki mısrâların, büyük bestekâr Dede Mehmed Zekâî Efendi’nin de Râst makâmında Şugl olarak bestelediği sâhibi meçhûl münâcâtın ilk beyiti olduğu anlaşılıyor. Âyîn-i şerîflerde, seçilen manzûmelerin ilk beyitlerinin ve ilk beyitlerine ilâveten, diğer beyitleri arasından seçilenlerin bestelendiği görülüyor. ‘Elhamdülillâhi’llezî sultânühû na‘tü’l-ezel el-Vâhidü’l-ferdü’llezî gufrânühû yemhu’z-zelel Yâ men latîfûn lem yezel ültuf binâ fî mâ nezel Ente’l-kaviyyû neccinâ ‘an kahrikê yevme’l-halel’ üçüncü selâmın Devrikebîr usûlündeki bu ilk kısmının güftesinin iki beyit olduğu ve nağmeler incelendiğinde nakış yapısında bestelenmiş olduğu izlenimi veriyor. Bu kısım, [A(1+2) + A(3+4)] şeklinde bestelenmiş, ya’nî üçüncü ve dördüncü mısrâ‘ları, birinci ve ikinci mısrâ‘larının bestelendiği lahne yerleştirilmiş olmalıdır. Dördüncü selâmın eksik sayfasındaki üçüncü ve dördüncü mısrâların ise diğer bütün âyîn-i şerîflerdeki gibi, Dîvân-ı Kebîr’in üçbinyüzotuzyedi numaralı gazelinin iki numaralı beyti olduğu muhakkakdır: ‘Sultân-ı menî sultân-ı menî / Ender dil_ü cân_îmân-ı menî / Der men bi-demî men zinde şevem / Yek cân çi şeved sad cân-ı menî’ “Sultân-ı menî, sultân-ı menî” mısrâ‘ı ile başlayan iki beyitin her mısrâ‘ının aynı lahne, aynı hece dağılımıyla yerleşmesi [A(1+2)] + [A(3+4)] ve hitâm terennümü olarak ‘îmân-ı menî’ lâfzı ile tamâmlanması, âyîn-i şerîflerin döndüncü selâmlarının çoğunlukla râstlanan biçimi. Restorasyon netîcesinde oluşturulan icrâ nüshasında bu selâm, böylece yazılmış. Bu görüşler ışığında eserin güftesinin tamâmını Timuçin hoca yeniden şekillendirmiş… Notalarını yine güfteyi dikkate alarak, makam ve geçki hususiyetlerini gözeterek tamamlamış…”
“Ne diyeceğimi bilemiyorum. Gerçekten eser, ehil ele düşünce diriliyor adeta. Peki, eserin güftesinin tercümesini de derç etmiş mi hoca?”
“Evet hocam, onun çıktısını yanımda getirmiştim, okumamı ister misiniz?”
“Lütfen…”
“Birinci Selam :
Ey aşkının sancağı dâ’im yücelerde olan!
Aşktan yoksun olan mahrûmdur.
Aşkının rüzgârı halkın cânlarına seslendi: “Sizi yüceliğim diriltti; yüceliğim uludur”.
Sâkî elinde şarap kadehi olduğu halde bize yöneldi: Ebedî şaraptan içiniz ve her türlü yiyeceği terk ediniz.
Ey sohbet arkadaşım! Selsebîl pınarı tarafına yolu sor; Ey genç! Kalk gönülleri cennetlerle açalım.
Ey cennet ehli! Fermânımızı okuyun, bâdemizle kendinizden geçin, sûrumuzun sesini duyun. Sizin hûrî güzeliniz bizim hûrî güzelimizi gecenin veyâ gündüzün başlangıcında görseydi âşık olarak âteşiyle sararır, iki büklüm olurdu.
İkinci Selam :
Ey gümüş çeneli, taş yürekli, lâle yanaklı! Bir bakışla kederli gönlümüzü neş’elendir. Bu solmuş beden, senin mahallenden uzak olsa da gönlü gece gündüz senin kapındadır.
Üçüncü Selam :
Saltanâtı ezel vasıflı olan Allâh’a hamd olsun. O, affı bütün hatâları yok eden, bir ve tek olandır. Ey bitmez lûtuf sâhibi! İndirdiklerinde bize lûtfet. Sen kavîsin, hatâ gününde bizi kahrından koru.
Ey, bin âferîn! Bu nice sultândır. Kulu olanlar, pâdişâh ve hâkândır. Bugün Veled’e inanıp yüz sürenler, yoksul ise zengin olur, zengin ise sultân olur.
Dünyâ aşkımızın ışığıyla aydınlandı; Ay sâkimiz, Süreyyâ kadehimiz oldu. Gaybı görecek gözü olmayan kişiyi şevkle Mevlâ’mızın huzûruna getirin.
Bugün kavuşmadan dolayı hoş bir rüzgâr ve saâdet var; bugün görüyorum, sevgi sözünde duruyor, geri dönün. Ey topluluk! Aşka yönelin, ona cevap verin; çünkü Allâh aşka ebedîlik takdîr etti.
Allâh eğlence ve şarapla bizi sabaha ulaştırdı; oruç tamâmlanmadan bize bayram yaptı. Ey en hayırlı kişi! Kadehi doldur ve getir; bizi sarhoş et, sonra zamâna elvedâ.
Âh! Aşktan ve hâllerinden; âteşleriyle yüreğimi yakdı. Gözüm sizden başkasına bakmadı; Allâh’a ve âyetlerine yemîn ederim.
Dördüncü Selam :
Benim sultânımsın, benim sultânımsın; gönlümde ve cânımda, îmânımsın. Bana üflersen, ben dirilirim; bir cân da nedir? Benim yüz cânımsın…”
“Tüylerim ürperdi… Aşk olsun Timuçin beye. Size de candan teşekkür ederim. İşte, bireyin dağda bıraktığı iz böylesi bir mahsus macerayı ima ediyor…”
“Geçki hususiyetlerinden de söz etmemi ister misiniz hocam?”
“Çok isterim. Ama bunu, Sadık kardeşimizden istirham edelim yazmasın. Biz, kendi aramızda muhabbet edelim. Siz sadece bendenize anlatın. Okurların sabrını o kadar zorladık ki…”
