Hayatın her zamankinden daha hızlı akıyor olması belki de hepimizin giderek daha fazla farkına varmaya başladığı bir olgu hâline geldi. Etrafımıza şöyle kısaca bir baktığımızda, bu hızlanmanın izlerini kolaylıkla görmek mümkün.

Günlük konuşmalarımızda “şu bir yıl ne de çabuk geçti!” ifadelerini sanki daha fazla duyar olduk. Bir yıl çabucak geçip gitmekte ise; ayların, haftaların, günlerin ve saatlerin nasıl bir hızla akıp gittiğini şöyle bir durup düşünmek lazım herhalde.

Bu hızlanma karşısında, zamanın sonlarında gönderildiğini söyleyen kutlu Peygamberin şu sözlerini hatırlamadan edemiyor insan: “Zaman öyle yaklaşır, peş peşe gelir ve hızlanır ki, bir sene bir ay, bir ay bir hafta, bir hafta bir gün, bir gün bir saat, bir saat bir ateş kıvılcımı kadar olur.”

Zamanın giderek ivmesi artan bu hızlanmasını nasıl anlamlandırmalı? Zaman artık neden bu kadar hızlı akıyor? Atalarımız için de zaman bugün bizim için aktığı aynı hızla mı akıyordu?

Acaba zamanın akışı sadece niceliksel olarak hesap edilmiş zaman birimlerinin birbiri ardınca tekdüze geçip gitmesinden mi ibarettir yoksa bağrında niceliksel olanı aşan bir boyut da taşımakta mıdır?

Bunlar, gerçekten daha da çeşitlendirilmesi gereken, üzerinde düşünmeye değer sorular ve bu sorulara cevap vermek üzere muhtelif açılardan değerlendirmeler yapılabilir ama hikemî ve felsefî tefekkürün “Varlık” kadar çetin sorularından biri olan “Zaman” kavramına ilişkin hikmet ve felsefe odaklı derinlemesine bir değerlendirme yapmaya çalışmak bu yazının maksadını aşan ve ehline bırakılması gereken bir teşebbüs olur.

Bununla birlikte, şu kadarını belirtmek lazım ki zamanın hızlanmasından söz edildiğinde dikkat çekilmek istenen, sübjektif bir algıdan ziyade objektif bir realitedir. Zamanın hızlanmasına ilişkin algımız da bu objektif realiteden kaynaklanmaktadır.

Zamanın akışı hem makrokozmos hem de mikrokozmos açısından yeknesak ve salt niceliksel bir mahiyette olmaktan ziyade, belirli bir varlık durumuna uygun olarak değişen bir ritme sahiptir ve bağrında “niteliksel belirlenimler” taşımaktadır.

Tıpkı çocukluk ve gençlik yıllarında aşina olduğumuz ve üzerimizde daha az sınırlandırıcı bir etkiye sahip olan zamanın akışının ilerleyen yaşlarda varlık durumumuzdaki değişim ile birlikte daha sınırlandırıcı ve hızlı bir hal almasında olduğu gibi.

Hayatın giderek hızlanmasının bir sonucu olarak artık hayatımızı dolduran şeyler (bilimsel teoriler, beğeniler, meslekler, alışkanlıklar, toplumsal olaylar, teknolojiler, ürünler, nesneler, imajlar, gündemler ve diğerleri…) o kadar hızla değişiyor ki bizatihi şeylerin çokluğu ve mütemadiyen artan hızı varoluş durumumuzu belirliyor denilebilir.

Eskiden nispeten daha uzun ömürlü olan hemen hemen her şeyin artık oldukça kısa süreliğine hayatımıza girip gözden kaybolduğuna tanık oluyoruz. Kimilerinin gayet yerinde kullandığı bir ifade ile “hız, haz, ayartı ve bitimsiz uyaranlar” çağında yeni bir şeyin ortaya çıkıp eskimesi ve hayatımızı terk etmesinin artık birkaç yıl, belki de daha kısa bir süre aldığı söyleniyor ve bu sürenin daha da azalacağını öngörmek çok da zor değil.

Aritmetik değil geometrik veya katlanarak artmaya başlayan teknolojik değişimin hızını kutsayanlar bile artık insanların uyum kabiliyeti ile teknolojideki değişimin hızı arasındaki orantısallığın dengesini yitirdiğini söylemekten kendilerini alamıyorlar. Sık sık önümüzdeki şu kadar yıl içinde teknolojik gelişimin hızı nedeniyle anlamını, önemini ve değerini yitirecek şeyler üzerine ahkâm kesen haberlerle karşılaşıyoruz.

Hatta bazıları daha da ileriye giderek, bilimsel ve teknolojik gelişim ve değişimin sonucu olarak, kadim zamanlardan bu yana bilinen manasında insanın da zamanının geçtiğini ve insanın yeniden tanımlanması gerektiğini söyleme cüretinde bile bulunabilmektedir.

Modern zamanlarda, parçası olduğumuz varlık âleminin ritmi ile uyumlu bir zaman anlayışının yerini, ölçülebilir en küçük birimine varıncaya kadar nicelikselleştirdiğimiz ve materyal olana tahvil edilebilmesi ile kıymetlendirdiğimiz bir zaman anlayışı almış durumda.

Hayatımızda hız arttığı ölçüde daha kırılgan, belirsiz ve risk dolu bir yaşam sürmek durumunda kalıyoruz ve bunun neden olduğu gerilimi iliklerimize kadar hissediyoruz.

Hayatımızda hız arttığı ölçüde, her şey hızlı olmasına ve daha az zaman almasına rağmen, aslında paradoksal bir şekilde hiçbir şey için yeterince ve anlamlı zaman bulamıyoruz. Günümüzün moda tabiri ile “zaman kalitemiz” yerlerde sürünüyor.

Hız çağında durmaya vaktimiz yok, durup şeyleri “olarak görmeye” ya da şeylerde içkin sembolik anlama, manaya nüfuz etmeye vaktimiz yok. Alabildiğine hızlı bir trende seyahat ediyor gibiyiz, manzara gözlerimizin önünden o kadar hızla geçip gidiyor ki manzarayı seyirden lezzet almaya imkân bulamıyoruz.

Sürekli artan hız, değişim ve çokluk üzerine bina edilmiş ve devasa boyutlara ulaşmış bir karmaşayı ayakta tutmak üzere kendimizi ya da gerçek anlamda var olma imkânımızı kurban ediyoruz.

Lineer bir anlayış ile ele alındığında zamanın ve değişimin hızlanması bir sorun olarak değil tam tersine insanlığın ilkelden karmaşığa doğru yol alan evrimsel ilerleme serüveninin ulaştığı en son aşama olarak görülebilir.

Ancak, kendi imal ettiği şeyler ile kendisini çepeçevre kuşatan ve yapıp ettiklerinin sonuçları ile beşeri çevrede olduğu kadar tabiatta da yüzleşmeye başlayan insanlığın mevcut durumu da ters giden bir şeyler olduğunu her geçen gün biraz daha açık etmektedir.

Şeylerin bütün bu hızlanması acaba nereye kadar böyle devam edecek? Giderek daha bariz hâle gelen bu hızlanma sürgit artacak mı? Bu hızlanma bir noktada durmak zorunda ise bu durma, yaşadığımız dünya ve insanlık için ne anlama gelecek?

İnsanlığı bugün bulunduğu duruma sürükleyen mevcut bilgi çerçevelerini kullanarak bu sorulara cevap verilebileceğini düşünmek yersizdir çünkü, daha fazla hız, ilerleme, teknolojik gelişim ve büyüme dışında sunabileceği pek de farklı bir vizyona sahipmiş gibi görünmüyor.

Aslında hep söylenegeldiği üzere göğün altında yeni bir şey yok ve bu sorulara cevap bulmak üzere kadim hikmetin izini daha fazla sürmek gerekiyor. Belki o zaman kadim zamanlarda yaşanmış olanların bir benzerini bugün yaşadığımızı anlayacağız ve nereye doğru gittiğimiz konusunda daha net bir fikre sahip olacağız.

Bu satırları yazıya dökmek fikri, en asli metafizik ilkeleri günümüz insanlığına yeniden hatırlatma gibi zorlu bir görevi üstlenen Fransız mutasavvıf
René Guénon’un en önemli bazı eserlerinin yeni Türkçe çevirilerini okurken aklıma düştü. Guénon, ülkemiz okurlarının yabancısı olduğu bir isim değil. Eserleri yetmişli yılların sonlarından itibaren dilimize kazandırılmaya başlandı ve büyük ölçüde Türkçe’ye çevrildi.

Ancak şu var ki Guénon’u bugünlerde döne döne tekrar okumak gerekiyor çünkü geçtiğimiz yüzyılın başlarında eserlerini kaleme almasından bu yana geçen sürede tezahür eden olaylar, Guénon’un öngörülerinin her geçen gün biraz daha doğrulandığını gösteriyor. Elbette, söz konusu olanın bireysel bazı kanaatlerin ifadesi olan öngörülerden ziyade, Guénon’un tabiriyle “metafizik ilkelerin belirli bir duruma uygulanması” olduğunu da unutmamak gerekiyor.

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir