I.
Osmanlı Hanedanını, Türk ve İslâm tarihi içerisinde bir yere oturtmaya çalışan Prof. Dr. Osman Turan, Abbasî Hanedanı’nın; “mezhepler ve sınıflar arası uçurumları, sosyal adaletsizlikle artırdığını, bu nedenle de kısa sürede toplumun bunları diskalifiye ettiğini” yazar. Aynı şekilde, Selçuklu İmparatorluğu‘nu kuran hanedanın da, “dönemlerindeki sosyal ve dinî huzursuzluklar, batinî nifaklar ve feodal bünyeden kaynaklanan siyasi parçalanmalar” nedeniyle, topluma etki gücünü yitirdiğini düşünür.
Osmanlı Hanedanı’nın, büyük ve dahi padişahların yetişmesi için ortam oluşturduğuna dikkat çekmektedir. Bu şekilde yetişen padişahların, diğer hanedanların yıkılmasına neden olan hastalıklardan uzak durarak; kavimler, dinler ve mezhepler arası sağlam bir ahenk, halk kitleleri arasında sosyal adalet kurmakla, bunun sonucu olarak da milletler arasında hiçbir ayrıcalığa ve zıtlaşmaya izin vermemekle; güçlü ve cihanşümul bir siyasi organizasyon kurduğunu söylemektedir. Osmanlı, bu ülküyü, “Nizâm-ı Âlem Dâvâsı” biçiminde söylemleştiriyordu.
Moğol İstilası nedeniyle Anadolu’ya “karıncalar gibi kaynaşarak” göç eden Orta Asya Türk’ü, kısa sürede, önce kırlık alanlarda çadırlarda oturmuşlar, sonra yine şehirlerin varoşlarına yerleşmişlerdir. Sadece Denizli havzasında 200 bin, Kastamonu’da 100 bin, Kütahya dağlarında 30 bin çadır Türkmen’in, 13. yüzyılın ikinci yarısında yaşadığını belirtmek yeterlidir. Bir Bizans kaynağı bu durumu söyle özetlemektedir: “Moğolların püskürttüğü Türkmen’ler, vilayetleri işgal ediyor ve Rumları sıkıştırıyordu. Moğollardan nasıl kaçıyorlarsa, aynı şiddetle Rumlar için de tehlike oluyorlardı. Bu nedenle Moğol istilası onlar için felaket değil saadet getiriyor ve Roma (Bizans) topraklarını işgal ediyorlardı.”
İşte, bu geniş istila ve nüfus akışı sırasında, Bizans kaynakları, ilk defa XIII. yüzyılın sonlarında müthiş bir akıncı hüviyetiyle, Osman Gazi‘nin zuhurundan bahseder.
Adına kısaca Rum dediğimiz, “Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğu”nun da, kötü yönetim sonucu, yanlış siyasetler nedeniyle, halkını mutlu edemediğini, hatta inim inim inlettiğini özellikle belirtmek gerek.
Koşulların böylesine uygun olduğu dönemde, Osmanlı Hanedanı, Anadolu’nun batısından başlayarak, kısa sürede eski Selçuklu Hanedanının sınırlarına ulaşmıştır. Bu sırada üç büyük güçle uğraşmak zorunda kaldı: Timur’un emrindeki Moğol-Tatar-Türk ittifakı, Şah İsmail’in emrindeki Şii-Türkmen yapılanması, Mısır’da Kölemenler adıyla anılan Kıpçak-Kafkas güçleri... Bu üç gücü de yene yenile yok ettikten sonra, Anadolu Birliği sağlanmış, Osmanlı Hanedanı’nın Balkanlar’dan başlayarak Avrupa içlerine doğru girişi gerçekleşmiştir.
Türk tarihinde, ilk kez Osmanlı Hanedanı’nın merkeziyetçi bir devlet sistemi ile meydana çıkması, büyük bir siyasal devrim sayılmalıdır. Şehzadelerin ve boy beylerinin siyasi otoriteye katılımını, baştan beri imkânsızlaştırarak, devletin “taksim edilmez mukaddes varlık” konumunda algılanmasını sağlamışlardır. “Nizam-ı Âlem” davası için, devletin başındaki tek siyasi güç kalıncaya kadar, diğer bütün siyasi güçlerin yok edilmesi esası getirilmiştir. Bu tedbirin “dünya devleti” olmak ve “cihan hâkimiyeti” sağlamak ideallerine bağlı olduğunu düşünmek durumundayız.
Osmanlı Hanedanı, bu yeni uygulaması ile, çağına ve eski Türk Devletleri’ndeki geleneğe aykırı davranarak, bir bakıma devrim yapmıştır. Eski Türk devletlerinde, devlet, hanedanın müşterek malıdır. Hakan (veya sultan) öldükten sonra, hanedana mensup şehzade ve beyler, yabgu (veya melik) adı altında devleti aralarında paylaşıp, sınırlarını genişletmek üzere siyasal otoritelerini artırma kavgasına başlıyorlardı. Osmanlı Hanedanı ise, Türkmen beyleri arasındaki kavgalardan, şehzadelerin neden olduğu anarşiden ve yakın doğudaki teamüllerden ders alarak kesin sonuç veren bu önlemleri almışlardır. Nizam-ı Âlem mefkuresi “Din ve Devlet-Mülk ve Millet” önceliğini ortaya koyarak “fitne küfürden daha şiddetlidir” yargısıyla, kardeş ve hatta evlat katlini bile caiz görmüştür.
Bugünün koşulları ve bakış açısı ile çok tartışabileceğimiz Fatih Kanunnamesi’ndeki şu sözler, aynı zamanda Osmanlı Hanedanının trajik yaşamının da başlıca nedenleriydi: “Her kimesneye evladımdan saltanat müyesser ola, karındaşların Nizam-ı Âlem içün katletmek münasibdür. Ekser ulema dahi tecviz etmiştir; anınla âmil olalar.”
Çelebi Sultan Mehmet’in, Timur felaketinden sonra oluşan fetreti yok ederken kardeşlerini katletmesi üzerine, Timur’un oğlu Şahruh, bu durumu kınayarak, İlhanlı töresinde böyle bir yöntemin olmadığını belirtmiştir. Çelebi Mehmet ise cevabî mektubunda “Osmanlı Padişahları başlangıçtan beri deneyimlerini kendilerine öncü yapmışlardır” diyerek Şeyh Sadi’nin, Gülistan’da dediği gibi, “On derviş bir kilim üzerinde uyur, lakin iki padişah bir iklime sığmaz” örneğini hatırlatarak, yaptığının haklılığını anlatmaya çalışmıştır.
Osmanlı Hanedan mensuplarının ruhî durumları, onların bir bakıma yaşamını düzenleyen yasalarla bağlantılıdır. 1604 yılında 14 yaşında tahta geçip 1617 yılında ölen I. Ahmet’e kadar büyük evlat padişah olurken, bu zamanda çıkarılan bir saltanat veraset yasası düzenlemesi ile “Büyük evlat yerine hanedan içerisinde en büyük kimsenin” veliaht ve padişah olması sağlanmıştır. Her zaman da siyasal erki isteyenlerin kavgası eksik olmamıştır, bu yasayla azalmasına rağmen.
Devlet öylesine merkeziyetçi bir yapılanmaya doğru gitmiştir ki, devleti, büyük oranda kapıkulları (bürokrasi) yönetmiş; aristokrat beyler yok edilmiş, padişah bile askerler gibi miri toprak üzerindeki hasların gelirleriyle maişetini temin eden devletin bir yüksek memuru biçimine dönüştürülmüştür. Eski Türk devlet geleneğindeki “kurultay” gibi, haftanın dört günü, sadrazamın başkanlığında “divan” toplanır, padişah da divanı perde arkasında izlerdi.
Osmanlı Devlet protokolü, uluslararası ilişkilerde, bir “dünya devleti”nin düzenleyiciliği ve üstünlüğü gözetilerek hazırlanmıştı. Osmanlı Padişahları XVI. yüzyılda kendilerine eşit bir hükümdar kabul etmediklerinden, onlarla anlaşma imzalamayı uygun bulmazlar, muahede imzalamak yerine onlara ahitname ihsan ederlerdi.
İleride “Cihan padişahı” olarak kendine, toplumuna ve yeryüzüne karşı çok önemli sorumluluklar yüklenecek şehzadeler, doğumlarından başlayarak, bu ağır yükü kaldıracak biçimde sarayda eğitilir; belli bir olgunluğa ulaştıktan sonra da küçük sayılabilecek bir yaşta, yanlarına devletin seçkin kadroları katılarak “şehzade vali” olarak önemli taşra şehirlerine (Konya, Manisa, Amasya, Trabzon, Kastamonu…) yönetici olarak görevlendirilirler ve geleceğin yöneticileri buralarda olayları yaşayarak, devletin içerisinde pişerek yetişirlerdi. Bu merkezler de, İstanbul’daki sarayın birer minyatür örneği olarak Osmanlı devlet yapısı içinde sanatın ve bilimin geliştirici ve koruyucu rolünü üstlenir, devlet içerisinde farklı bir kültür merkezi olarak ortaya çıkarlardı. Şahzadenin çevresindeki görevlilerden önemli bir kısmı şairlerden seçilirdi. Şehzade Cem’in bağlıları olan “Cem şairleri” bu konuya örnektir. Dönemin ünlü sayılan; Cem Sadîsi, Haydar Bey, Sehaî, Kandî, Şahidî gibi şairler, Cem’in Konya valiliği ile başlayıp gurbetlerde sürgün gezdiği Frengistan günlerindeki tüm macerasında yanında olmuşlardır.
Osmanlı hanedanının yapısında ilk dikkati çeken, padişahların yabancı kadınlarla evlenmesidir. Bu yabancı kadınlar, küçük yaşta sarayda iyi bir eğitim ve öğrenimden geçirilmiş, Türk dışındaki ırkların seçkinleridir. Gerek fiziki güzellik, gerek zekâ düzeyi olarak özenle seçilen bu kadınlar, sarayda çok zor bir eğitim ve öğrenim sürecinden geçirilir. Kendi ırklarının en iyilerinden olan bu hanımlar, bu eğitim sürecinin sonunda tam bir “Osmanlı hatunu” olurlar.
Tarihçiler, bu seçimin bilinçli olduğunu savunurlar. Türk kanından hanımlarla saray mensuplarının evlenmeleri durumunda, Osmanlı hanedanı dışında, başka hanedanların güçlenmesine olanak sağlayacağı tehlikesi nedeniyle, bu yönteme başvurulduğunu düşünürler. Ben başka bir noktaya, genetik bilimi verilerine göre, F1 jenerasyonu dediğimiz ilk melezleme kuşağının özelliklerine dikkat çekmek istiyorum. Bilindiği gibi, melezlemede, ilk kuşak her iki ebeveynin de üstün özelliklerini alır. İlk kuşak iridir, güçlüdür, verimlidir… Osmanlı Hanedanının sürekli böyle bir evliliğe zorunlu tutulması, fiziki anlamda üstün özellikler taşıyan nesillerin oluşumuna neden olduğu gibi, diğer ırkların üstün özelliklerinden yararlanılmaya neden olmuş olabilir. Bu fiziksel kazanımdır. Osmanlı padişahlarının üstün fizik gücü taşımalarının bir nedeni de bu olabilir. Bilindiği gibi ok atmada, gürz savurmada, mızrak atmada, hatta güreşte, Osmanlı hanedanının üstün meziyeti bir efsane gibi anlatılmaktadır. Padişahların attığı ok, mızrak ve gürzler, aşılmayan rekorlar oluşturmuştur. Bir örnek olmak üzere Ünsal Yücel’in “Türk Okçuluğu” kitabındaki bir tesbiti aktarmak istiyorum. “Dünya okçuluk tarihinde en uzun mesafeye ok atma rekoru Türk sultanı II. Mahmut’a aittir. II. Mahmut, yıldız havasıyla ok atılan “Hasan taşı” menzilinde, 21 cemaziyülevvel 1251 (1835) günü, 1221 gez uzaklığa (1 gez=66 cm.)=805.86 mt. ok atıp taş diktirmiş, bir yıl sonra 13 Recep 1252 günü, aynı yerde, 7 gez aşırı atarak taşını 1228 geze sürmüştü (810.48 mt.)”
Melez olmanın bir diğer kazanımı da kültürel olanıdır. Türkçe’nin dışında, büyük bir olasılıkla, “ana dil” olarak bir Balkan (veya Kafkas) dili öğrenilecektir. Arapça ve Farsça mutlaka öğrenilecek, bunun dışında da Avrupa dilleri öğrenmek söz konusu… Bunun ötesinde, melez olanın, dünyanın diğer kültürlerinin ayırdında olması, onları algılaması da kolaydır. Teorik olarak “cihan padişahı” unvanını alması muhtemel birisinin, küçük yaştan başlayarak yeryüzünün büyüklüğünü, insanların, kültürlerinin ve örflerinin çeşitliliğini anlaması, yönetim açısından önemlidir. Bazı kabuller nedeniyle, daha verimli bir yönetimin altyapısı olarak önemlidir. Dünyalı olmanın koşullarından birincisi, başka kültürleri tanımış olmaktır. Yerelden evrensele açılım, böyle bir altyapının üzerine kurulabilir ancak.
Doğuştan var olan özellikler, eğitim ve öğrenimle geliştirilir. Taşra şehirlerinde kendilerine minyatür bir ülke kurularak, yönetici olarak yetişmeleri sağlanır. Savaşlara katılırlar. Hem “bir ülke nasıl yönetilir”i, hem de “savaş nasıl kazanılır”ı, uygulamalı olarak görürler. Her biri fiziksel ve kültürel anlamda iyi yetişmiş, maksimuma ulaşmış, mükemmele yakın insanlar olan şehzadeler için trajedi, hepsinin babası olan padişahın, erkini yitirmesi, yaşlanması veya ölmesi ile başlar. Sarayın içinde, bürokrasiye en yakın olanı, ordunun en çok tuttuğu; başkente en yakın olan sancakta bulunan ya da annesi en çok güçlü olup, en iyi siyaset yapabilen, en hızlı hareket edebilen saraya ulaşıp padişah olur. Geri kalanlar ise, çoğu zaman, erkek çocuklarıyla birlikte öldürülürler. Bu sert ve gayri insanî gibi görünen uygulama, doğal olan bir şeye çok benzemektedir. Bilindiği gibi, insan ve hayvanların döllenmelerinde bir kural vardır: Erkek, 300-400 milyon sperm hayvancığı salgılar. Bunlar yumurtaya ulaşmak için bir yarış başlatır. En güçlü olanı yumurtaya ulaşır, döller ve yumurtanın çevresindeki zar, diğer sperm hayvancıkların girmesini imkânsızlaştırmak üzere kalınlaşır. Diğer bütün spermatazoonlar, bu zara takılır, geçemediği için bir süre sonra ölürler. Bir yumurtanın döllenmesi için konulan kuralların tümü, bir dünya devletinin döllenmesi anlamına gelecek yöneticisinin seçiminde de aynen geçerli kılınmıştır. İyi yetişmiş, çok değerli şehzadeler, erkek çocuklarıyla birlikte “Nizam-ı âlem olan Cihan Devleti”ne zarar veremeyecek konuma getirilirken, “bir iklime iki padişah sığmaz” kuralından hareket edilmektedir.
Gelecekte birbirlerine rakip olması kaçınılmaz olan iki kardeşin, küçük yaşlardan itibaren “kardeşlik” duygusunu algılama boyutu nedir? Bu konuda fazla bir veriye sahip değiliz. Esasen bütün Türk tarihinde, “Bilge Kağan/Kültigin”, “Tuğrul ve Çağrı Beyler” ile “Sultan Orhan ile kardeşi Alaattin Paşa”nın dışında olumlu örneği yok gibidir. Kardeşlerin birbirini kabul edişi zordur. Söz konusu olan devlet erkini paylaşmak, ya da bu erki bağışlamak olunca olanaksızlaşır. Rekabet, kendini daha çok lâyık görme, hatta kıskançlık, insanın, insan olmasının doğal sonucu olan birer zaaf olarak yürürlüktedir. Yumurtayı dölleyen tek spermatazoon örneğinde olduğu gibi, diğerlerinin yok edilmesi, doğal bir kural olarak hükmünü icra eder.
Büyük bir ülkeyi yöneten kişinin kişisel yaşantısının, özel hayatının sınırlarının, belki de en dar alana sıkışıp, kalması kaçınılmazdır. Büyük bir ülke; örgütle, organizasyonla, kurallarla yönetilir. Bu kurallar da, devlet büyüdükçe, dünya için önemli oldukça, kişisel yaşamın sınırlarını alabildiğine daraltır, azaltır. Osmanlı İmparatorluğu gibi cihânşümûl bir dünya devleti, kendini “nizam-ı âlem” gören bir devlet organizasyonunda, yöneten kişinin yönetici olarak özgür alanı yok denecek kadar azdır. Bu, o günkü devletlerde geçerli bir kural olduğu gibi, bugünkü devlet yönetimleri için de geçerli olan bir kuraldır.
Bu nedenlerden dolayı Osmanlı hanedanının; baba-oğul, karı-koca, kardeşler arası ilişkilerle, dede-torun ilişkisini; devlet yönetme konumu olamayan başka ilişkilerle kıyas etmek doğru olmayabilir. “Nev’i şahsına münhasır” bir hâldir, kendi kuralları ile değerlendirilmesi doğrudur.
Yavuz Sultan Selim’in padişah olduğu dönemde, bir saray nakkaşı, Yavuz’un dedesi Fatih Sultan Mehmet’in bir portresini yapar, resmi Yavuz’a gösterir. Yavuz beğenmez. Yeteri kadar benzemediğini düşünür. “Beni küçükken dizine oturturdu. O yüzden çok iyi hatırlıyorum, doğan burunluydu” dediğini okuduğumda, şaşırdım. Olağan aileler için çok doğal olan bu dede-torun ilişkisini, emperyal bir ülkenin sarayında görmek gerçekten şaşırtıcıdır. Yavuz için de, bu doğal olması gerekli hal, anlatılmaya değer bulunmuştur. Sperm hücresinin yumurta hücresini döllemesinden sonra, kalınlaşan hücre zarının diğer bütün sperm hücrelerini öldürdüğü gerçeği çerçevesinin trajik ortamında düşünüldüğünde, Osmanlı Hanedan Tarihi’nin bir “Acılar Tarihi” olduğunu anlamamız kolaylaşır. Bu, “kendi kanıyla beslenmesi” kendine kader kılınmış bir tarihtir. Her an, bir meydan savaşının inanılmaz görüntülerinin yaşandığı bir tarihtir. Bir bakıma kendini, devlete feda edişin tarihidir.
Bu, salt Osmanlı’nın tarihi değildir. Belli bir dönemde, tüm dünya ülkelerinde hanedanların acınası tarihidir. Ancak Osmanlı, dünyanın düzeninden kendini sorumlu tutan bir anlayıştan çıktığı için, bu acıyı en büyük ölçekte yaşamıştır.
Osmanlı hanedanının 600 yıllık tarihi boyunca, nasıl bir yaşantısı olduğu, bu ülkede yaşayan insanların çeşitli kaynaklardan edindiği bilgilerle, bilinen bir olaya dönüşmüş, gizliliği azalmıştır. Bu nedenle ayrıntılara fazlaca girmeden, yirminci yüzyıl başlarında düşüncelerini ortaya koymuş bir gelenekçi şair (oyun yazarı ve eleştirmen) T.S.ELİOT‘tan, Eliot’ın iki görüşünden söz etmek istiyorum.
Birincisi: “Şimdi ile geçmiş arasındaki ayrım, bilinçli şimdinin, geçmişin kendi kendisinden olamayacağı ölçüde, geçmişten haberli olmasıdır.”
Bu tespite, en çok günümüz Türkiye’sinde yaşayan, bir tarih bilincine sahip olmaya çalışan insanlar için ihtiyaç vardır. Bilinçli olan “şimdi”nin, geçmiş değerlendirmesine, geçmişin kendi kendisinden olamayacağı kadar doğru bilgilerden ulaşılmış yargılarla geçmişten haberi olması, “şimdi”ile “geçmiş” arasındaki en önemli ayrımdır denilmektedir. “Şimdi”nin bilinç düzeyinin belirleyici ve ölçeğinin de bu olduğu vurgulanmaktadır.
İkincisi: “Gerçeğin olduğu kadar sonsuzun da, geçiciyle birlikte sonsuzun da duygusu olan bu tarih duygusudur, yazarı gelenekçi kılan” dendikten sonra, gelenek düşüncesine temel taşı olacak şu yargıyla beslemektedir düşüncesini: “Hiçbir ozanın, hiçbir sanatçının tek başına bir anlamı yoktur. Onun anlamı, değerlendirilmesi, ölmüş ozan ve sanatçılarla olan bağının değerlendirilmesidir. Ona tek başına değer biçemezsiniz, karşıtlık ve benzerliklerini belirtmek için, ölmüşler arasına yerleştirmemiz gerekir. Bunu yalnız tarihsel değil, estetik eleştirinin de bir ilkesi olarak söylüyorum.”
Konumuz “Osmanlı padişahlarının şiirlerindeki insanî altyapı, insanî boyut” olunca, Eliot’ın tarih ve estetik için ilke olarak ortaya koyduğu yargı da geçerli olacağı en iyi alanı bulmuş olmaktadır.
/Geçmişten günümüze baktığımızda, günümüzü, hem çağın ölçütleri ile hem de tarihin verileri ile değerlendirdiğimizde, siyasetten bürokrasiye, yargıdan orduya, ticari hayattan işçi sorunlarına, sanayi meselesinden tarımın meselelerine kadar, karşı karşı kaldığımız temel çalkantıların nedenini, geçmişi kurcalayan/geleceği kuran senaryolardan ve değerlendirmelerden mahrum olmamıza bağlamaktayız. Bu, genelleme gibi görülebilir. Ayrıntıları tartışırken, hep temelden kopuşumuzu gördükçe, böyle bir genellemenin bile doğru bir yöntem olduğu düşünülebilir. Ülkemizin eğitim, sağlık ve tüm konularda üretim alanlarındaki biçare vaziyeti; özellikle insan hakları ve yargı konularında karşı karşıya kaldığı çıkmaz, herkesin “hemen şimdi” diyerek ortaya çıkacağı bir kıyameti vurgulamaktadır./
Divan şiiri diye isimlendirdiğimiz, büyük çapta Osmanlı hanedanının hâkim olduğu dönemi kapsayan şiirimiz, Eliot’ın, “gelenek” tarifi içerisinde yerini bulmaktadır. Çünkü gelenek, hem sanat eserlerinin kendi aralarında kurdukları nesnel düzen, hem de edebiyatın dayandığı kültür düzenidir. Yaşayan her büyük ozanın, yaşadığı çağla insan duygu ve düşüncesinin son sınırlarına vardığı, dilinin o çağdaki tüm olanaklarını tüketerek yeni bir deyiş getirdiği kabul edilir. Onun ardından gelenler ise, duygu ve düşüncenin, türlü alanlardaki değişmeler sonucunda vardığı yeni sınırlara erişmek zorundadırlar. Divan şiirinde sadece nazire/ ve tahmis geleneği, bu zorlamayı son noktanın ulaştığı yerin ötesine taşımaya yeter. Çünkü yine Eliot’ın dediği gibi, “Şiirde, geçmişe hiçbir şey borçlu olmayan tam bir yenilik yoktur” Bizim geleneksel şiirimiz (Halk şiiri ve Divan şiiri olarak adlandırılanlar) bu yargının hakkını tam olarak verir. Geçmişten beslenir ama gününü yansıtır. Bir bakıma “kökü mazide olan ati” sözüyle açıklanır.
(*)Bu metin, 26 Nisan 2000 tarihinde Server Vakfı’nda yapılan bir konuşma metnidir. Günümüzde de, tarihin bize bıraktığı, bir dünya devletinin nasıl yönetildiğine dair izlerden istifade edilmesi imkân ve umuduyla; hem ülke siyaseti, hem de dünya siyaseti bakımından yarar görüldüğünden, 17 yıl önce yapılan konuşma yayınlanmaktadır. Uzun bir metin olması nedeniyle yazı üçe bölünerek sitemizde üç bölüm halinde yayınlanacaktır. Diğer iki bölüme sonraki günlerde yer verilecektir.
