Tamam olunca her şey, yazık, başlar eksilme
Bu eksikliği sakın bir başkasından bilme
Tatlı geçen hayata insan aldanmamalı
İnişin yokuşunu asla görmezden gelme!

Gördüğün gibi her şey değişmekte durmadan
Zaman denilen saat işlemekte kurmadan
Bir gün sevindirirse günlerce kan ağlatır
Yapacağını yapar hiç kimseye sormadan

Kimseye kalmaz dünya gelenler göçer bir gün
Azrail’in sunduğu şerbetten içer bir gün
Aynı halin devamı imkânsızdır, bilirsin
Tahta ata binenler bu yoldan geçer bir gün

Hedefini bulmazsa şayet kılıçla mızrak
Sen cengâver değilsin, onları elden bırak!
İnsafı yok zamanın, delip geçer her zırhı
İnanmıyorsan eğer dön de bir maziye bak!

Güvenme silahına bulunsa da yanında
Paslanır çürür kılıç, saklasan da kınında
Gumdan köşkünde bile korunsa yine çürür
Güvendiğin kaleler yıkılır en sonunda…

Hani nerde bir zaman Yemen’i yönetenler!
Muhteşem ordularla her yeri titretenler
O çelenkler o taçlar bugün hangi müzede?
Kaldı mı hiç izleri, hani nerde yitenler?

Hani nerde Nemrud’un o görkemli otağı?
Dillere destan olan güzelim İrem bağı?
İran’da hüküm süren Sâsânîler nic’oldu?
Neden haber vermiyor o yüce Elburz dağı?

Bir masaldır dillerde Kârûn’un hazinesi
Unutulmuş, bilen yok acaba neyin nesi;
Âd kavmi şimdi nerde, Adnân, Kahtân ne oldu?
Kulak ver de bir dinle, duyuluyor mu sesi!..

Yüce bir ferman ile bilir misin ne oldu?
İnsanlığa kıyanlar hak ettiğini buldu
Sanırsın ki hiç ayak basmamışlar dünyaya
Esen bir sam yeliyle ikbal gülleri soldu

Ne mülk ne melik kaldı, hepsi hayaldir bugün
Dün bugün için rüya, yaşanan haldir bugün
Zamanın çarkı her an öğütmektedir bizi
Hatırlamak bu hali ruha melâldir bugün

Boydan boya almıştı Kral İskender Şark’ı
Aleyhine Dârâ’nın döndü zamanın çarkı
Dar gelmişti Kisrâ’ya sarayın eyvanları
Sonuçta İskender’in yoktu Dârâ’dan farkı

Olayların akışı Sa‘b’e kolay gelmedi
Boğuştu güçlüklerle, bir gün yüzü gülmedi
Safdilliktir beklemek fâni olandan bekâ
Bilirsin ki bu dünya Süleyman’a kalmadı

Göreceğin belalar bir değil bin türlüdür
Anlarsın bazısını, bazısı örtülüdür
Feleğin cilvesi bu, güldürür ve ağlatır
Nehir gibidir zaman, daha gürültülüdür

Her olumsuz olaya bulunur bir teselli
Facialar vardır ki kâr etmez bin teselli
Şu İslâm’ın başına gelen felakete bak
Dindirmez bu acıyı, etsen yüz bin teselli…

Sekiz asırdan beri İslâm’ın aziz yurdu
Endülüs’ü bir düşün, nasıl felaket vurdu!
Sanırsın ki Uhud’la Sehlân düşmüş üstüne
İhanet ile düşman el ele tuzak kurdu

Anlaşılan, İslâm’a Endülüs’te göz değdi
O güzelim şehirler düşmana boyun eğdi
İslâm’ın damgasını sildiler o bölgeden
Yok mu bir Selahaddîn, n’ola koşup geleydi…

Sor ki Belensiye’ye ne haldedir Mürsiye?
Savunan oldu mu ki acaba ölesiye?
Nerde kaldı Şâtıba, haber var mı Ceyyân’dan?
Nicedir İbn Rüşd’ler çıkmaz oldu kürsüye…

Kurtuba ki ilimler deryasıydı bir zaman
İbn Tufeyl, İbn Rüşd, İbn Bâcce pek yaman
Yüzlerce yıl Batı’ya rehber olan bilgeler
Ürpermekte kabrinde, ört ki öleyim, aman!…

Sorma azizim Hıms’ı, sanırsın ki bir cennet
O şehirde yaşamak eminim câna minnet
Coşkun akan nehriyse andırıyor Fırat’ı
Buraları düşmana terk eylemek bir cinnet!

Endülüs’ün temeli, köşe taşıydı bunlar
Bu gerçeği en iyi ilk fatihleri anlar
Yaşamak hiç mümkün mü o temeller çökünce
Bilen yok kaç milyondu orda can veren canlar

Hilâl yerine salîb yürekleri dağlıyor
O muhteşem şeriat üzüntüden ağlıyor
Yârinden ayrı düşen bahtsız âşık misali
Endülüs’ten kopanlar karaları bağlıyor

İslâm’ın o güzelim parçası artık bomboş
Ortada dolaşanlar ya haydut ya da sarhoş
O topraklarda küfrün yükselişini görmek
Kahrediyor insanı, bugün ne söylense boş!

Kilise olmuş mescit, minare çan kulesi
Duyulmaz bu diyarda “Allahu ekber” sesi
İsa peygamber görse ne derdi bu gürûha
“Siz Hıristiyan değil, bir Allah’ın belası!..”

Öyle bir felaket ki tasviri gelmez dile
Yas tutup ağlamakta taştan mihraplar bile
Canlı cansız ne varsa her haliyle yaş döktü
Ağaç ağlar mı deme, minbere bir bak hele…

Uyan ey dalgın adam, olanlardan ibret al!
Davran toparlan artık, düşmanlara korku sal
Bir zaman bir de düşman uyku nedir bilmezken
Haramdır sana uyku, uyansana, bu ne hal?

Yaşadığı ülkede böbürlenip övünen
Öz yurdu esir iken eldekiyle avunan
Verdikten sonra Hıms’ı övünecek ne kaldı?
Yok mu hiç Endülüs’ün şerefini savunan?

Görülmedi tarihte bir böylesi felaket
Geçse de binlerce yıl, unutulmaz bu âfet
İktidar kavgasıydı mahveden Endülüs’ü
Beyinsiz muhterisin ham ervâhına lanet!

Sizler, ey soylu Arap atlarına binenler!
Koşu yarışlarında birinciye gelenler
Atlar ki şahin gibi süzülür ufka doğru
Ne derdi halinize, Endülüs’te ölenler?

Ey Hint yapımı keskin kılıçlı kahramanlar!
Bir zamanlar sizindi o şerefler, o şanlar
Ey toz duman içinde kılıçları parlayan
Yiğitler, nerdesiniz, sel oldu akan kanlar…

Siz ey karşı kıtada refah içinde yüzen!
Bunca felaketleri umursamayıp gezen
Ölü toprağı mıdır serpilen üstünüze?
Bu saltanat yıkılır, bozulur bir gün düzen…

Endülüs’ün halinden hiç var mı haberiniz?
Kaç millik mesafe ki aranızdaki deniz?
Herkes duydu, siz hâlâ duymadıysanız yazık
Silkinin bir görelim, belirsin hedefiniz

Ölen öldü, tutsaklar bekliyor bizden yardım
Bu konuda hiç kimse atmadı bir tek adım
Şimdi Târık bin Ziyâd ağlıyor mezarında
İmdat senden Allah’ım, kâr etmiyor feryadım

Nedir bu ilgisizlik, ne bu vurdumduymazlık?
Siz dinde kardeşsiniz, bu nasıl bir aymazlık?
Kendinize geliniz ey Allah’ın kulları!
Yetmedi mi olanlar, bitsin artık gammazlık

Hele bak sen şu işe, herkes buyruk başına
Ağlar dullar yetimler, bakan yok gözyaşına
Yok mu içinizde hiç hayra, yardıma koşan?
Öz yurdunda esirdir, acı din kardaşına!..

Bugün yerde sürünen dün aziz olan millet
Namus ayak altında, bu ne korkunç bir zillet
Zulmün egemenliği her şeyi ezip geçti
Yaş kalmadı gözlerde, bu ne dermansız illet…

Dün kendi vatanında sultan olanlar, bugün
Küffâr elinde köle, ya ülkesinden sürgün
Ey Musa’yı Fir‘avn’dan kurtaran yüce Rabbim!
Bu zalimlerin sonu gelmeyecek mi bir gün?

Görsen tanıyamazsın, perişan mı perişan
O soylu insanlardan ne bir iz ne bir nişan
Ümitsiz bekleyişler ve o şaşkın bakışlar
Eli kanlı katildi ortalıkta dolaşan

Bir görseydin onların hazin ağlayışını
Köle pazarlarında taşa vurup başını
Dövünen o insanlar bizim kardeşlerimiz!
Kim kurtarır onları, kim silecek yaşını?

Âh, nice yavruları ayırdılar anadan
Sanırsın ki bedeni ayırmışlardı candan
Dayanmaz buna yürek, dayanmaz buna zemin
N’olur yetiş imdada yeri göğü yaradan!..

Doğan güneş mi kız mı, bakan gözler kamaşır
Güzellik evsâfını bütün üstünde taşır
Yakut mercan demeye inan dilim varmıyor
Böyle bir yavrucuğa kirli eller bulaşır…

Yeni girmiştir yavru, on dört on beş çağına
Katır soylu alçaklar sürükler yatağına
Feryadı yürek dağlar, yok sesine ses veren
Nerde bir el ki katsın zehiri bardağına…

Bunları duyan insan başka şeyle avunmaz
Kahrolur üzüntüden kendi derdine yanmaz
Dinin gerektirdiği sorumluluk ağırdır
İman İslam var ise erir o kalp dayanmaz

 

(Alıntılanan Kaynak: İslâmî Edebiyatta Şaheserler, Haz. Mahmut Kaya, Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı, İst. 2018)

Ebu’l Bekâ er-Rundî: 601 Muharreminde (Eylül 1204) Runde’de (Ronda) doğdu. Berberî kabilelerinden Nefze’ye mensuptur. İbnü’z-Zübeyr es-Sekafî, İbn Abdülmelik ve Lisânüddin İbnü’l-Hatîb gibi ilk müellifler tarafından Ebü’t-Tayyib künyesiyle anılır. Makkarî (ö. 1041/1631) Ezhârü’r-riyâż adlı eserinde (I, 47) onu bu künye ile, Nefḥu’ṭ-ṭîb’de ise (IV, 486) Ebü’l-Bekā künyesiyle zikreder. Doğu İslâm dünyasında XI. (XVII.) yüzyıldan itibaren, muhtemelen meşhur Endülüs mersiyesiyle birlikte yaygınlık kazanan bu künyesiyle tanınmıştır. İlk bilgileri babasından alan Ebü’l-Bekā daha sonra Ebü’l-Hasan ed-Debbâc, İbnü’l-Fahhâr, Ebü’l-Hüseyin İbn Katrâl, Ebü’l-Hasan İbn Zerkūn, Ebü’l-Kāsım İbnü’l-Ced’den ders okudu. Ayrıca Gırnata, Sebte (Ceuta), Mâleka ve Merakeş gibi şehirleri gezerek oralardaki ilim adamları ile tanıştı, bazılarının derslerine devam etti. Nitekim İbnü’z-Zübeyr, Mâleka’daki kısa hocalığı esnasında Ebü’l-Bekā’nın kendi derslerine düzenli şekilde devam ettiğini belirtmektedir (Ṣılatü’ṣ-Ṣıla, II, 529). Başta eẕ-Ẕeyl ve’t-tekmile sahibi İbn Abdülmelik el-Merrâküşî olmak üzere birçok âlim kendisinden ders almıştır.

Hayatından bahseden kaynakların hemen hepsinde hayır sever ve dindar bir kişi olarak anılan Ebü’l-Bekā’nın Nasrî hükümdarları ile münasebeti oldukça iyi idi. Ölüm, doğum, bayram vb. vesilelerle onlara kasideler yazmıştır. Nitekim Ravżatü’l-üns’ü Nasrîler’in kurucusu Gālib-Billâh I. Muhammed’e ithaf etmiştir. Ebü’l-Bekā el-Vâfî fî naẓmi’l-ḳavâfî adlı eserinde yer yer Nasrîler (Benî Ahmer) sarayı, karşılaştığı veya mektuplaştığı vezirler, fakihler ve ediplerle bazı kasidelerine nazîre yazanlar hakkında bilgi verdiği gibi babası, oğlu ve eşi hakkında yazdığı mersiyeler münasebetiyle aile bağlarına dair bilgiler de vermektedir.

Kaynaklar, 684 (1285) yılında vefat eden Ebü’l-Bekā’nın mezar taşına yazılmasını vasiyet ettiği iki beyitlik şiirini kaydetmekle birlikte (İbnü’l-Hatîb, III, 375) öldüğü yer hakkında bilgi vermemektedir.

Ebü’l-Bekā methiye, gazel ve mersiyeleriyle meşhur olmuştur. Kaynaklarda şiirlerinin bir divan halinde toplandığı kaydediliyorsa da sadece Endülüs mersiyesiyle şiirlerinden bazı parçalar ve el-Vâfî fî naẓmi’l-ḳavâfî adlı eserinde şâhid olarak zikrettiği irili ufaklı elli şiiri günümüze kadar gelebilmiştir. (Kaynak: islamansiklopedisi.org.tr)

 

 

 

 

 

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir