Onur Ocak: Öncelikle merhaba sevgili Emre. Edebiyat dünyamızda genellikle hiçbir şey söylenmeyen, soru soranın da cevap verenin de çok sıkıldığı, yine de iyi bir fotoğrafını paylaşabildiğin bir konsept olarak kullanılan söyleşi denememize hoş geldin. Çok sık söyleşi okumayan biri olarak bu işin adabını pek bilemiyorum açıkçası. O yüzden sürç-i lisan edersem gül bana lütfen.
Emre Söylemez: Bu random bir gülümseme olsun isterim.
O.O. Öncelikle şunu diyeyim, sana neden şiir yazıyorsun diye sormayacağım?
E.S. Çünkü dolanmak dışında yapabildiğim en iyi ikinci şey diye bir cevap verdirmediğin için teşekkür ederim.
O.O. Şiirle münasebeti belirli bir düzeyin altında kalan insanların kafasında karikatürize bir şair imajı oluyor genelde, şairin sanıldığı şeyden rahatsız mısın?
E.S. Değilim. Herkes işine geldiği gibi sanabilir; temiz kalpli bir insan, hayatı anlamaya çalışan kişi ya da sistemin içindeki bir uyumsuz. Ben de şairi bir şey sanıyorum bu yüzden kimseyi yargılayacak değilim ama romantik islamcı, underground ya da yiğit şairler yeterince zeki üretilmemiş sanrılar gibi geliyor bana. Peki sevgili Onur, yüz yüze sohbet etmenin konforundan uzakta şaka yapıp sohbeti kesemeyeceğimize göre soruyu biraz genişleteyim: şairliğin hiç mi usulü ya da bir ilham vereni yok? Bilmem sen ne dersin ama bizi şiire iten okuduğumuz metnin müessirine duyduğumuz hayranlık olduğunu düşünüyorum. Ben, Faqiye Teyran isminde bir şair olduğunu ve o büyülü türkünün Teyran’ın bir şiiri olduğunu öğrenmemle şairlere karşı kabul başlattım. “Bir şair nasıl olur” a cevap veren şairler var bkz: kıtasını terk eden Rimbaud, barikat şarapları tüketen Baudelaire ya da padişahın hediyesini hamamda içtiği şerbete bahşiş bırakan Firdevs’i. Örnekleri Ahmet Hâşim, Nazım Hikmet, Amir Baraka, Miguel Pinero, Cahit Zarifoğlu, Küçük İskender gibi hayatlarını şiirlerine uyumlayan şairlerle çoğaltabiliriz. Şair hikayelerinden hep bir usul kalır ve biz de bunlardan bir şair sanrısı yaratırız.
O.O. Teknolojik gelişmeler neticesinde dil bilmenin ve o dilde derinleşmenin pek de kıymetli olmayacağı çağlara yaklaştığımız öngörülüyor. Şair burada nasıl konuşlanmalıdır? 2100 yılında bu söyleşiyi okuyacak bir genç şaire tavsiyelerin nelerdir?
E.S. Bir şair için söyleyebilirim ki çok dil bilmektense doğduğu dilin bereketli olup olmaması daha hayati bir konumdadır. Türkçe yazdığım için kendimi hem şanslı hem bahtsız hissediyorum. Şanslıyım çünkü köklerinden kopmuş bir dil Türkçe. Ben o köklerle bağını kurabilirim, o kanalı tıkayabilirim, yeni sözcükler üretir, sürekli şekil değiştiren pop kültürle kuracağı bağı belirleyebilirim. Hafif kuzeyli hafif güneyli arada kalmış sesini de seviyorum. Bahtsızım çünkü yaygın bir dil değil, bundan dolayı insanlık için değil de kültür için ya da kültüre karşı yazmış oluyorsun. Teknolojinin dil üzerinde sağladığı kolaylık ilgimi çekmiyor. Çünkü; derinleşme imkanı değil de daha çok malumat edinme yolları açıyor. İnsanların bütün dillerde derinleştiği bir evren hayal ediyorum da bu gerçekten güzel bir şey olurdu; fakat küresel sermaye, teknoloji sahipleri diye de bir şey varsa bunu bize niye versinler.
O.O. Şiirini bir hayvana benzetecek olsan hangi hayvana benzetirdin? Neden?
E.S. Keçi. Dağ keçisi. Kayalıkları tırmanan bir keçi. Geviş getiren, ablak suratlı bir keçi. Konuşuyorum bir keçiyi.
O.O. Yolda yürürken tanımadığın iki kişinin kavga ettiğini görsen ayırır mısın?
E.S. Ayırma girişimim birkaç defa oldu. İyi kavga ayırırım, üstün olan kişiyi gücendirmem ama şu an olsa çevremdeki insanlara emanet ederim bu sivil memurluğu. Söyleyince fark ettim ülkedeki siyasi aktörler gibi tavır almışım kavgaya. Güçlüyü gücendirmemek üzere kurulu ve zayıfın yanındaymış gibi.
O.O. Ben bunun daha iyisini yazamam diyeceğin bir şiir yazsan şiiri bırakır mısın?
E.S. Birkaç şiirde bu sefer oldu hissine kapıldım ama şiir yazarkenki motivasyonum iyi şiir yazmak değil, şiir yazmak, kötü şiire tamamım.
O.O. Şöyle bir senaryo oluşturalım; Türk şiirinin çok ilerlediğini fark eden birtakım küresel güçler Türk şiirini kaçırıyorlar ve fidye olarak senden bir uzvunu istiyorlar. Hangisini verirdin? Neden?
E.S. Uzuv kısmında beni ofans olmaya iten bir etki oldu fakat ben olmayacağım. Şöyle yumuşatarak ifade edeyim ama iyi ama kötü dört yüz beş yüz kişinin Türkçe şiiri sırtlama iddiası var. Türkçe şiir külliyatını ve bu şairlerin hepsini kaçırırlarsa fidye isteyecek muhatap olarak beni bulamazlar çünkü ben de şiiri yazma iddiasında olan biriyim ve tek başıma devam ettiririm. Gelecek nesillerin ders kitaplarını boş bırakmam ve yetkililer barınma ihtiyacımı çözmek isterlerse kabul edebilirim.
O.O. Cumhuriyet dönemi şiirinden bu yana tüm şairler arasında 100 metre koşu yarışı yapılsa sence kim kazanırdı?
E.S. Ali Ayçil Sur Kenti Hikayeleri isimli kitabında iki atın yarışını anlatır. Hatıraları daha fazla olan at kaybeder öyküde. Bu biraz Zweig’ın Satranç kitabındaki oyuncular gibidir. Hatırası görece az olan şairi bulmak biraz zor iş ama ben Orhan Veli’yi öneririm. Garip şiirinin hatırası biraz azdı.
O.O. Ya sadece soru sormam gerekiyor, biliyorum ama tutamadım kendimi. Orhan Veli yürümekte başarısız olduğu için öldü. Koşmak büyük iddia bence. Bir soruyla bağlayayım o zaman. Orhan Veli’nin adı Yusuf olsaydı, bundan iyi bir hikâye çıkar mıydı?
E.S. Hayır güzel kardeşim, Orhan Veli’yi 1950 seçimlerindeki Halk Partisi’nin tutumu öldürdü. Bunu Cihat Duman belgelerle gayet güzel açıkladı, biraz okuyun lütfen. Yusuf göndermeni anlıyorum ama Ankara Belediyesi üzerine düşeni yapmasına rağmen babasının adı Yakup olmadığı için hikâye çıkartamıyoruz. Ben Orhan Veli şiirlerinde babasızlık görüyorum, bu açıdan Zarifoğlu’nun tersidir. Koşu yarışını Zarifoğlu saç uçlarına kadar kaybederdi. Ek bilgi: Orhan Veli’nin mana aleminde el aldığı babası Enderunlu Vasıf’tır.
O.O. Elinde sihirli bir değnek olsa onu kimin kalbine saplardın? Kişi olması şart değil bir topluluk da olabilir.
E.S. Abi ben genel itibarıyla belediye başkanlarının yakınlarına saplamak isterdim. Bütün yolsuzluğun sebebi belediye başkanı yakınlarıdır. Şairlere gelirsek belediye başkanı ile tanışık olanlara saplamak isterim ki onlarla söyleşi bile yapan edebiyat dergisi oldu. Ben bir belediye başkanının yakını olsam utanırım.
O.O. Politik bir tavrı olan şairlerin, bu işlere pek de bulaşmayan şairlere karşı küçümseyici bir tavrı oluyor genelde, sen ne düşünüyorsun? Şair politik olmalı mıdır?
E.S. Şiirin ana malzemesine dil diyorsak her şiirin politik olduğunu kabul etmeliyiz çünkü dil içinde politik fantastik bir dünya oluşturmadan kendini devam ettiremez. Politik olmayan bir şiir hayal edemiyorum hiç değilse seçtiğin kelimelerle bile politik olursun. Sorunda beni yönlendirdiğin politik tavır, şairin kalıp ideolojilerin neresinde durması gerektiği ile alakalı ya da aktüel siyasi duruş hakkında. Şair, şiirini kendinden başlattığı sürece bir sorun görmüyorum ama genelde bir millet şiiri yazanlar samimiyetsiz bir ideolojiden yola koyulanlar da yavan kaldılar şiirlerinde. Şiir için şairden daha iyi bir malzeme, denek yoktur.
O.O. Seni en çok ne öfkelendirir.
E.S. Beni şu, şöyle olursa öfkelendirir gibi bir cevap vermeyeceğim çünkü bu kadar basit bir duyguyla kendimi tanımlamak istemem. Kıta filozofları da benimle aynı fikirde olmalı ki duygu kutuplarında nefret ve sevinç (neşe) gibi seçimlerde bulunmuşlar. Sempati duyabileceğim tek öfke sınıf öfkesi olabilir ama nefret ya da kin bana daha gerçek geliyor, öfke gibi parlayıp sönen bir şey değiller. Muhammed Ali’nin şöyle bir sözünü hatırlıyorum “antrenmanlarda hep nefret ettim” -ben de antrenmanlarda hep nefret ediyorum.
