Uyur idik uyardılar
Diriye saydılar bizi
Koyun olduk ses anladık
Sürüye saydılar bizi

Sürülüp kasaba gittik
Kanarada mekân tuttuk
Seri Hakk’a teslim ettik
Ölüye saydılar bizi

Halimizi hal eyledik
Yolumuzu yol eyledik
Her çiçekten bal eyledik
Arıya saydılar bizi

Pir divanına dizildik
Aşk defterine yazıldık
Bal olduk şerbet ezildik
Doluya saydılar bizi

Pir Sultan Abdal’ım şunda
Çok keramet var insanda
O cihanda bu cihanda
Âli’ye saydılar bizi

Peygamberimiz, “insanlar uykudadırlar, ölünce uyanırlar” buyurmuştur. Hayat, bir rüyâ olarak nitelenir. Kâinat da, bazı âriflere göre, Allah’ın rüyasıdır. İnsan, burada, rüya içinde rüyadadır. İnsanların ölünce uyanması, iki anlamdadır. Zâhir anlam, ecelin gerçekleşmesiyle birlikte insanın akıbetinin gözünün önüne geleceği ve dünya denilen uykudan uyanmış olacağıdır. Bâtın anlamı ise, insan nefsini eğitir, denetim altına alır, hayvanî benliğini insanî ruha dönüştürürse gerçeğe uyanmış olur. Ehl-i Beyt dostlarının, “Gerçeğe Hû, mümine ya Âli” diye nida etmesi, “Gerçek”e İmam Âli’nin irfanıyla uyanmayı imâ eder. Peygamberimiz, bize, “ölmeden evvel ölünüz” diye emretmiştir. Eceliniz gelip de bedenî ölümünüz gerçekleşmeden evvel, ruhunuzu, nefsinize baskın hale getiriniz, ölünüz demektir bu. O zaman insan uyanmıştır. “Uyur idik uyardılar” ifadesiyle Hz. Pir Sultan, hayvanî nefs halinden bizi, içi-dışı insan olan o güzelim varoluş haline dönüştürdüler, diyor. Kim dönüştürüyor? Tabii ki, Mürşid-i Kâmil. Gerçi Kuran, “insan için emeğinden fazlası yoktur” buyuruyor ama, manevî yolculukta, sadece insanın şahsî çabası yeterli olmaz. Bu eğitimin bir mürebbi/terbiye ediciyle, bir mürşitle yapılması, onun terbiyesinde gerçekleşmesi mümkün olabilir. O yüzden Hz. Pîr, “uyardılar” ifadesini kullanıyor. Ölmeden evvel öldük, uyandık ve dirildik, bizi diriden saydılar. Bunu, “işittik ve itaat ettik” sırrıyla yani koyun gibi, İlahî emre ittiba ederek yaptık, “ses anladık”, söz dinledik, nasihata kulak verdik Böylece bizi “koyun” gibi mu’tî yaptılar ve sürüye kattılar, biz de dervişlerden, muttakilerden, kurtuluşa erenlerden olduk.
Koyun olup, nefsi kurbân etmek üzere, kasaba geldik. Kesim yerine yerleştik. “Ey rahât-ı cân isteyen, kurbân olandır can sana” dedik. Canı verip Cânân’ı bulmak için sıramızı bekledik. Başımızı Hakka teslim ettik, gerçek Müslüman olduk. İslam’ın, nefsi Hakka teslim etmek olduğunu yaşadık. Benliği Hakka adadık. Böylece “gassâl elinde meyyit” olduk, bizi ölüye saydılar. Nefsimizden öldük, ruhun iklimine geçtik. Gerçek olduk. “Sûreti insan, sîreti hayvân olursa kişinin, taşlarla dövünüp insanı bulmazsa ne güç!” ifadenin ne anlama geldiğini öğrenmiş olduk.
Bu hal bu melâlde yolculuğumuz devam etti. Halimizi hal eyledik, Allah’ın ahlakını ahlak edindik. Peygambere uyduk, O’nun Haktan getirdiklerini bize telkin eden mürşidimiz ne derse yaptık, teşbih çektik, evrad ve ezkârla meşgul olduk, yasaklardan kaçındık, emirlere uyduk; nafilelere devam ettik, Hakka yakınlaşmanın yollarını aradık, yordamını bulduk, “secde et, yakınlaş” sırrı kâmilen gerçekleşti, hal ehli olduk. Yolumuzu yol eyledik. Yolumuz sırat-ı müstakîm idi, “emrolunduğun gibi dosdoğru ol!” emrine uyduk, bizi Hakka ulaştıracak, gönlümüzde Hakkı bulacağımız bir yoldaydık. Bu yolculukta, her çiçekten bal aldık. Nereye dönsek O’nu gördük. Bütün varlığı Hak bildik, celal cemâl birledik, arı gibi türlü çiçeklerden devşirdiklerimizi bala (marifet) dönüştürdük.
Pîr divanına dizildik, mürşidin huzurunu kazandık, adımız velâyet defterine yazıldı, baştan aşağı bala yani marifetullaha dönüştük, içimiz dışımız bir oldu, varlığın birliğini tattık, şerbet olup ezildik, bizi her muhtacın içebileceği “dolu”ya saydılar…
Hâsılı, ey Pîr Sultan, burada yani bu yolda, yolculukta çok güzellikler, manevî/İlahî ikramlar var. En büyük ikram ise, iki cihanda da adımızın Âli’ye yazılmasıdır. Bizi yücelten, o Güzel’in dostlar defterine adımızı yazdı, bize en büyük kerameti, ikramı vermiş oldu.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir