‘Kursak gavurgasını arar’ derdi annem.
Emekli ikramiyesi yetmeyince bankadan konut kredisi çekerek otuz yıllık bu sitenin en harabe dairesini alıp bu yüzden mi geldik buraya?
Akdeniz’in en sıcak ve tuzlu denizine yürüme mesafesi ikiyüz metre.
Sağda, zakkum, palmiye, limon, turunç, nar, incir, üzüm, okaliptüs, zeytin ağaçları; solda yeni yapılırken belediyeyle ihtilaf yüzünden yarım kalmış lüks evlerin, inşaatın önündeki eskiden bataklık, şimdi çöplük olan alanın arasından gidiliyor denize. Çöplükte inşaat atıkları, cam, seramik kırıkları, naylon şişeler, poşetler, sigara paketleri, çivi, teneke, demir parçaları, çocuk bezleri, eski giysiler, bıranda parçaları, şıngıl artıkları, biriket, tuğla, beton parçaları, çürük kokusu, nemli sıcakların çürütüp kuruttuğu yiyecek, sebze-meyve kalıntıları… Toprak yoldan arada geçen araçlar tozu dumana katıyor. Yanda Burçin sitesi. Müteahhidinin kızının mı adı acaba? Gösterişli bir giriş kapısı, beyaz üstüne mavi harflerle el yazısı karakterinde yazılmış. Güvenlikte şişman bir genç kadın. Kalın güvenlik giysisi, terden sırılsıklam oflayıp pufluyor. Az beride iki satıcı. Birisi üç tekerli motosikletine muz, bamya, domates-biber ve limon istiflemiş; diğeri zeytin, zeytinyağı ve baharat satıyor. Burçin sitesi belli ki bizimkiyle daha lüks diğer siteler arasında hali vakti yerindelere ev sahipliği yapıyor. Yanında daha lüks görünen Serel sitesi. Daha varlıklıların müstakil, iki katlı evlerinden oluşuyor. Önündeki çim sık sık sulanıyor. Okaliptusların gölgesinde kediler. Çağırınca geliyor, kendilerini sevdiriyorlar. Köpeğini dolaştıran kadın ters ters bakıyor kediyi besleyen adama. Bakanlıklar caddesi, sitelerle denizin arasında sahile koşut uzanıyor. Tek gidiş gelişli genişçe bir yol. Öğlen sıcağı dışında, trafik o kadar yoğun ki… Kasis de olmayınca hız sınırına uymayan sürücülerle denize giden çocuklu aileler arasında küfürlü konuşmalar, atışmalar çok oluyor. Serel’in yanında Mimoza tatil sitesi… Onun yanında yine müstakil evlerden oluşan Begonvilla. Yanında Ütopya yanında Mehtap yanında Akdut. Favorim Akdut. Belli ki dut ağaçları çoktu zamanında. Bahçeydi, satıldı, müteahhit akdut yapalım dedi. Caddeyle deniz arası orman. Daha çok kızılçamlar.
“Burası eskiden bataklıktı” demişti zeytin satıcısı.
Denize giderken çöp poşeti elimde çöp topluyorum.
Ormanda kızılçamdan ziyade pet şişeler, poşetler, çocuk ve kadın bezleri, maskeler, cam şişeler, sigara paketleri, izmaritler…
Bayram tatili uzatılınca kalabalık arttı, çöp ikiye katlandı.
Çöp toplayınca tuhaf tuhaf bakıyor çoğu.
Sahilde yiyip içtiklerinin çöpünü poşete koyup deniz yoluna bırakanların da çöplerini alıyorum.
Asıl çöp sahilde.
Zaman zaman denizin yüzeyi kirleniyor.
“Yine bir gemi çöpünü bırakmış!” diyor yanımda yüzen adam.
Yüzen diyorum ya yüzme bildiği yok. Boyunca yerde duruyor arada suya dalıp çıkıyor.
Kulaç atmayı deniyor, yapamıyor.
Kimisi sabah yedi gibi denize gidiyor, kimisi öğleden sonra onbeş gibi. Daha geç gelenler de oluyor.
Saat onaltıda eşim, oltasını, yemini hazırlıyor; soğuk içecek, buz ve atıştırmalık paketliyor, “hadi”diyor. Sırt çantalarımızı sırtlanıyoruz, bir elimde çöp poşeti buharlı sıcakta ağır ağır gidiyoruz.
Deniz yolunda bir de Kâmil’imiz var. Gri renkte erkek bir kedi.
Bankın yanında yatıyor. Su-yiyecek kabı daima dolu. Eşim onu da ihmal etmiyor. Suyunu tazeliyoruz, haşlanmış tavuk bırakıyoruz. İştahla yemeden önce sevilmek için yanaşıyor. Okşuyoruz. Sırtını kaşıyınca mırıltı başlıyor.
Denizden günbatımında dönüyoruz. Yine yolun bu kez sağına yapılmış portatif tuvaletlerin önünden geçerken nefes almıyoruz. Kullanılmıyor. O kadar kötü kullanılmış ki…
Sahilden orman yoluna girildiğinde duşlukta ayaklarımızı yıkıyoruz. Ağır ağır yürüyoruz.
Herkes yorgun, asık suratlı. Kimse kimseye selam vermiyor.
Caddede bir süre bekleniliyor, taşıt olmayınca hızla geçiliyor, herkes sitesine yöneliyor.
Eve geliniyor, duş alınıyor, yemek yeniyor, ağırlık çöküyor, klimalar çalıştırılıyor, biraz kestiriliyor, uyanınca birer sütlükahve içiliyor, su ve yiyecek alınarak yürüyüşe çıkılıyor.
Her akşam yirmiikikırkbeşte çıkıyoruz. Susankent’in bittiği yerde, sağdaki parka giriyor, banka oturuyoruz.
Burada da bira şişeleri-kutuları, cips paketleri, izmaritler, akla gelen-gelmeyen çöpler…
Bir akşam bankta otururken geldi Garip.
Biz ona Garip dedik. Zayıf, sıska, boz bir köpekti.
Kulağının dibinde, sağ baldırında, karnında, burnunda, sırtında korkunç yaralar oluşmuştu. Okşamaya çalışınca eşim atıldı,
“napıyosun! Uyuz bu!”
“Noldu ki!” der gibi baktım.
“Bulaşır” dedi.
Okşayınca iyice yanaştı, sevmem için başını uzattı. Gözünün birisi aşırı çapaklıydı, sıcaktan bunalmıştı, belli ki yaraları fena kaşınıyordu. Sık sık sağ arka baldırındaki büyük yarayı dişliyor, kaşımaya çalışıyordu.
Ahmed Rıfâî hazretlerini düşündüm. Menâkıbında okumuştum. Sadece yaşadığı beldedeki yetimleri, dulları, öksüzleri, yoksulları gözetmiyor, hayvanlara da bakıyordu. Uyuz köpekler her kapıdan kovulur, sonunda O’nun eşiğine sığınırmış. Menakıp yazarı diyor ki, “uyuz köpekler bilirdi ki, O’nun kapısı en emniyetli sığınaktı. Hazret onları bahçe kapısından içeri alır. Yedirir içirir, sever, okşar, sonra bitkilerden yaptığı ilaçla yaralarını iyileştirirdi.”
Haşlanmış tavuk parçalarını karıştırdığı burgu makarnayı önüne koyuyor eşim. Nasıl yiyor! Belli ki günlerdir aç. Bunca sitenin, evin, insanın arasında aç kalması ne kadar hüzünlü. Hele suyu bir içişi var! Kana kana içtikten sonra yine sevilmek istiyor. Eşim uyarıyor tekrar. Dinlemiyorum, başını, boynunu okşuyorum. Her tarafı yara. Sürekli kaşınıyor. Az ilerdeki çimlere uzanıyor.
Ayrılınca ardımızdan seğirtiyor. Çöpe takılıyor.
O gece aklımdan çıkmıyor.
“Yarın yine gidelim” diyorum.
“Anlaşıldı, sen uyuz olana kadar durmayacaksın!”
Uyuyamıyorum.
Sabah eşimden gizli çıkıyor, beldedeki sağlık ocağına gidiyorum.
Doktor kimlik numaramı soruyor,
“şikayetiniz nedir?”
Kerim’in anneannesini düşünüyorum.Nefes darlığı artınca doktora gitmiş eşiyle.
“Şikayetiniz nedir?” diye sorulunca,
“Estağfurullah efendim, bir şikayetimiz yok hamdolsun”demiş.
Doktor bişey anlamamış.
Tekrar sormuş.
Aynıcevap.
Kerim,
“Anneannecim, doktor bey rahatsızlığını soruyor” diye uyarmış.
Doktora,
“bir iyilik yapmak ister misiniz hocam?” dedim.
Gülümsedi.Durumu anlatınca, ilacı yazdı, kağıdı uzattı,
“mutlaka eldiven takın.”
Marketten tavuk aldım. Akşam pişirip ilaçla birlikte gittik.
Parkta yine gençler içtiklerinin şişesini, kutusunu bırakıp gittiler.
Onları toplayıp çöp kutusuna attık.
Bir saat sonra çıkageldi. Baldırını dişliyordu. Çok kaşınıyordu.
Tavuk parçalarını önüne koyunca kıtlıktan çıkmış gibi yedi.
Yerken ürkütmemeğe çalışarak ilacı sürdüm.
Yemek bitmişti.
İlaç canını fena yakmıştı. Deli gibi dönüp durdu. Çimlere uzanıp sırtını, boynunu, karnını sürtmeğe çalışıyordu.
O kadar üzüldük ki…
“Gidelim” dedim eşime. Dayanamadım.
Eve geldik, yine gözüme uyku girmedi. Canı çok mu yanmıştı?
O yaralarla nasıl yaşıyordu?
Herkes kovuyordu.
O kadar zayıftı ki…
İlaç bitmişti. Ertesi gün tekrar sağlık ocağına gittim. Doktor,
“iki tane yazayım” dedi.
Eczacı, “kısıtlama getirildi, ancak birini verebilirim” deyince parasını ödeyip iki tane aldım.
Akşamı zor ettik.
Yine tavuk ve su alıp gittik.
Bu kez beş-altı aylık siyah bir köpek gördük.
O da zayıftı. Belli ki açtı.

Yarısını o yedi.
O gece Garip gelmedi.
Ertesi gece tekrar gittik.
Yine gelmedi.
Bir hafta her gün gittik.
Gelmedi.
Yaz sonu yazlıktan ayrılıp döndük.
Haziranı iple çektik.
Bayram sonu yola çıktık. Yol bitmedi. Akşam siteye ulaştık. Eşyaları alelacele koyup su ve yiyecek alıp doğruca parka gittik.
Bekledik bekledik bekledik…
Gelmedi. Suyu-yiyeceği oraya bırakıp eve döndük. Ertesi sabah dayanamadım, parka gittim.
Parka bakan evin balkonunda küçük köpeğini seven kadına çekinerek yaklaşıp sordum.
Güçlükle hatırladı,
“aa o mu, geçen yaz araba ezdi onu” dedi.
“Teşekkür ederim” dedim.
“Zaten uyuzdu o” dedi.

“SADIK YALSIZUÇANLAR – ADI GARİP” için 2 yorum

  • Yazdığınız için teşekkürler.

    Biz bu acıyla nasıl yaşayacağız… içimiz yanıp yanıp kor olup sonra sönüp aklımızı başımıza, vicdanımızı içimize mi getirecek?
    Peki bekleyelim ama çabuk gelsinler, hayırlısıyla.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir