Faruk Uysal şair, yazar ve çevirmen.
Üç kitap çevirdi bugüne değin. İkisi şiir, biri biyografi.
Biyografi çevirisi Eve MacDonald’dan Hannibal:Helenistik Bir Hayat.
E.E. Cummings’ten çevirdiği şiirleri 2001 yılında Seçilmiş 100 Şiir adıyla yayınladı. Amerikan şiirinin bu ilginç ve çevrilmesi güç şairini Türkçeye başarılı bir şekilde çevirdi. Birçok insan Cummings şiirlerini Faruk Uysal çevirileri sayesinde tanıdı ve sevdi. İlk baskısı çoktan bitmiş olan bu kitabın yeni baskısı da yapıldı.
Diğer şiir çevirisi ise yine Amerikan şiirinin dünyayı etkilemiş bir şairine ait: Edgar Allan Poe. Kitabın adı : Bütün Şiirleri ve Kompozisyon Felsefesi. Sağlığında yayımlanmamış olanlar dahil Poe’nun bütün şiirlerini kapsıyor. Kitapta şiirlerin sonunda bir de Poe’nun denemesine yer verilmiş: Kompozisyon Felsefesi.
Faruk Uysal çevirilerini okurlarımıza tavsiye ediyor ve bu son çevirisinden birkaç şiiri okurlarımızla paylaşmak istiyoruz.

KUZGUN

Bir zamanlar kasvetli bir gece yarısı yorgun ve bitkin düşünürken,
Unutulmuş tuhaf ve antika bilimsel kitaplar üzerinde,
Dalmak üzereydim, başım düşüyordu nerdeyse, bir tıkırtı geldi birden,
Sanki biri kibarca vuruyor, vuruyordu odamın kapısına.
“Bir konuk” diye mırıldandım, “vuran odamın kapısına
                               Yalnız bu, başka bir şey değil.”

Ah, açık seçik anımsıyorum o soğuk Aralık günüydü,
Ve her kor sönerken bir bir hayalini döşemeye işliyordu.
Şiddetle istedim sabahı; boşuna aramıştım kitaplarımda
Bulmak için bir avuntusunu kayıp Lenore’un kederinin,
Meleklerin Lenore diye andığı biricik ve pırıl pırıl bir bakirenin
                                 Artık burada değil.

Ve mor perdelerin ipeksi hüzünlü kararsız her hışırtısı titretiyor
Daha önce hiç duyulmamış korkularla dolduruyordu içimi;
Öyle ki, kalbimin çarpıntısını teskin için ayağa kalkıp tekrarladım,
“Bir konuk bu girmek için izin isteyen oda kapımda,
Geç bir konuk girmek için izin isteyen oda kapımda
                                   Budur, başka bir şey değil.”

Derhal toplayıp cesaretimi; daha fazla tereddüt etmeden,
“Sir” dedim, “ya da Madam, cidden affınızı dilerim;
Ama gerçek şu ki dalmak üzereydim ve siz çok hafif tıkladınız,
Ve öyle hafif tıkladınız, tıklıyordunuz ki odamın kapısını,
Sizi işittiğimden pek emin değilim” diyerek açtım kapıyı
                                     Karanlıktı, başkası değil.

Kalakaldım uzun süre, derin karanlığa baktım kaygı ve korkuyla,
Hiçbir ölümlünün cüret etmeyeceği hayaller kurarak kuşkuyla;
Ama sessizlik bozulmadı ve sükûnet hiçbir işaret vermedi,
Ve orada söylenen tek sözcük “Lenore!”du, benim fısıldadığım
Bir yankı hâlinde geri gelen sözcük “Lenore!”, buydu fısıldadığım
                                                  Sadece bu, başka bir şey değil.

Dönerken odama bütün ruhum yanıyordu alevler içinde,
Aynı tıkırtıyı tekrar işittim öncekinden daha kuvvetli.
“Kesinlikle” dedim, “kesinlikle bir şey var pencerenin kafesinde:
Gidip bakayım o hâlde, ne var, çözülsün bu esrar,
Kalbim bir parça yatışsın ve çözülsün bu esrar
                                       Rüzgârdır bu, başka bir şey değil.”

Açınca kepengi, kanat çırparak ve salınarak,
Adım attı içeriye eski aziz günlerin azametli bir Kuzgunu;
Ne bir selam verdi ne de bir an durdu oturdu;
Ama bir lord ya da leydi edasıyla kondu kapımın üstüne,
Kondu oda kapımın üstündeki Pallas’ın büstüne
                              Konup oturdu, hepsi bu.

Derken ciddi ve haşin bir yüz ifadesiyle bu abanoz kuş,
Büyüleyerek kederli hâlimi gülümsemeye dönüştürdü.
“İbiğin kırpılmış kopmuş olduğu hâlde” dedim “korkak değilsin sen,
Gecenin kıyısından çıkıp gelen suratsız ve kocamış Kuzgun
Söyle bana Gecenin Plutonian kıyısındaki saygın adın nedir senin!”
                                                 Dedi Kuzgun, “Asla.”

Çok şaşırdım bu çirkin kuşun sözümü böyle açıkça anlamasına,
Verdiği cevap pek anlamlı ve pek alâkalı olmasa da;
Kabul etmeliyiz ki yaşayan hiç kimse çünkü
Henüz görmedi böyle bir kuş oda kapısının üstünde,
Görmedi kuş ya da hayvan oda kapısının üstündeki büstte,
                                          Böyle bir isimle “Asla.”

Ama Kuzgun, tek başına oturarak sessiz büstün üstünde
Yalnız bir sözcük söyledi, sanki bu tek sözcükle döktü içini.
Sonra ne başka bir şey söyledi ne de bir tek tüyünü kımıldattı,
Mırıldandım zorlukla, “diğer arkadaşları uçmuş olmalı ondan önce
Bu da terk edecek beni yarın, uçan umutlarım gibi daha önce.”
                                               O an dedi ki kuş, “Asla.”

Sessizliği bozan böyle yerinde bir cevapla ürküp,
“Kuşkusuz” dedim, “bütün sermayesi söylediği tek kelime,
Kapmış zalim bir Belanın izlediği mutsuz sahibinden
Bir bela ki nefes nefese izleyen şarkılarına nakarat olana dek,
Ta ki umudunun ağıtlarına bir hüzün nakaratı olana dek:
                                            Asla, bir daha asla.”

Ama Kuzgun büyüleyerek hâlâ kederli hâlimi tebessüme çe¬viriyordu,
Minderli bir oturak sürdüm önüne, kapıya ve büste doğru;
Çökerek kadife yastığın üstüne, kaptırdım kendimi hayalden hayale
Düşünerek bu çirkin, iğrenç, sıska ve uğursuz eski zaman kuşunun
Ne demek istediğini, bu uğursuz eski zaman kuşunun
                                                     Gaklayarak “Asla” diye.

Oturup bunu bulmaya çalıştım, ama tek söz söylemeden
Ateşli bakışları şimdi göğsümün içinde yanan kuşa;
Bunları düşünerek oturdum, hafifçe yaslayarak başımı
Lâmba ışığının hazla seyrettiği kadife yastığın üzerine,
Ama Lenore, ışığın hazla seyrettiği bu kadife yastığa
                                             Oturmayacak ah, bir daha asla!

Derken, bana öyle geldi ki, tütsülenip yoğunlaştı hava
Ayak sesleri tüylü zeminde çınlayan Meleklerin salladığı bir buhurdanla.
“Zavallı” diye bağırdım, “Tanrın bu meleklerle bir iksir göndermiş sana
Unutsun, unutsun ve arınsın Lenore’un anılarından diye!
İç, ah iç bu avutucu iksiri ve unut artık o kayıp Lenore’u!”
                                              Dedi Kuzgun, “Asla.”

“Kâhin” dedim, “uğursuz şey, kuş ya da şeytan, yine de kâ¬hin!
İster Ayartıcı göndersin ister fırtına fırlatmış olsun seni bu kıyıya,
Perişan ama korkusuzsun, bu ıssız büyülü yerde,
Dehşetin dönüp dolaştığı bu evde, doğru söyle bana, yalvarırım
Var mı, var mı bir deva Tur-i Sina’da? söyle, söyle bana, yalvarırım!”
                                                          Dedi Kuzgun, “Asla.”

“Kâhin” dedim, “uğursuz şey, kuş ya da şeytan, yine de kâ¬hin!
Üstümüzde gerili Gök adına, ikimizin de taptığı Tanrı adına,
Söyle var mı uzak Aden’de böyle kederle yüklü bir ruh,
Kucaklaşmak isteyen aziz bir bakireyle, meleklerin Lenore diye andığı
Biricik ve pırıl pırıl bir bakire, meleklerin Lenore diye an¬dığı.”
                                                Dedi Kuzgun, “Asla.”

“Ayrılık sözüm olsun bu, kuş ya da zalim” diye bağırdım fırlayarak,
“Geri dön fırtınaya ve Gecenin Plutonian kıyısına!
Bırakma ruhunun söylediği yalanın bir işareti olan kara tüylerini!
Yalnızlığımı bozma! terk et kapımın büstündeki büstü!
Çek gaganı yüreğimden ve çekil git kapımdan!”
                                         Dedi Kuzgun, “Asla.”

Ve Kuzgun, hiç kıpırdamadan, hâlâ oturuyor, hâlâ oturuyordu
Oda kapımın üstündeki Pallas’ın solgun büstünde;
Ve gözleri hayal kuran bir şeytanın gözleri gibiydi,
Ve üstünden sızan lâmba ışığı zemine vuruyordu gölgesini;
Ve zeminde süzülüp duran bu gölgeden ruhum kendini
                                             Alamayacak, bir daha asla!

 

ANNEME

Hissediyorum çünkü, göklerin derinliğinde
  Melekler birbirleriyle fısıldaşarak arasalar da,
Bulamayacaklar ateşli aşk sözleri arasında,
  “Anne”den daha kutsal biz sözcük.
Bunun için size hep anne dedim yıllar boyu –
  Sen ki anneden de fazlasın benim için,
Ve kalbimi doldurur kalbin, ölümün seni atadığı
  Virginia’mın ruhunu azat ettiği yerde.
Annem – kendi annem erken öldü,
  Annemdi o benim; ama sen aynı zamanda
Sevdiğimin de annesisin,
  Ve bu yüzden daha değerlisin
Eşimle birlikte ruhlarımız bu sonsuzluk içinde
  Daha değerlidir ruhların yaşamından.

O’NA

Gelin olduğun gün gördüm seni ‒
  Alevli bir allık vardı yüzünde,
Öyle ki etrafına mutluluklar saçıyordun,
  Bütün dünya aşk kesilmişti önünde:

Ve senin gözlerinde tutuşan bir ışık
  (Her ne olursa olsun)
Benim acılı gözlerimin şu yeryüzünde
  Güzellik olarak gördüğü tek şeydi.

O allık, belki, kızlık utancıydı ‒
  Öyleyse geçip giderdi ‒
Öyle ki harlı bir ateş tutuşturdu
  O adamın göğsünde, yazık!

Gelin olduğun gün adam seni gördüğünde,
  Hani o derin allık yüzüne geldiğinde,
Öyle ki etrafına mutluluklar saçmıştın,
  Bütün dünya aşk kesilmişti önünde.

RÜYA İÇİNDE BİR RÜYA

Al bu öpücüğü alnına!
Şu an ayrılırken senden,
İzin ver itiraf edeyim giderken –
Yanlış değildin sen
Günlerimin bir rüya olduğunu söylerken;
Ancak umut uçup gitmişse
Bir gecede ya da bir günde,
Bir hayal ya da hiç uğruna,
Büsbütün kayboldu denir mi buna?
Her şey gördüğümüz ve göründüğümüz
Ancak rüya içinde bir rüya.

Suların kükreyişleri arasındayım
Köpüklü dalgaların dövdüğü bir kıyıda,
Ve avucumda tutuyorum
Altın kum tanelerini –
Ne kadar az! ama nasıl da süzülüyorlar
Derinlere parmaklarımın arasından,
Ağlarken – ben ağlarken!
Ah Tanrım! daha sıkı
Tutamaz mıydım onları?
Ah Tanrım! kurtaramaz mıydım
Bir tanesini bile acımasız dalgalardan?
Her şey gördüğümüz ve göründüğümüz
Değil midir ancak rüya içinde bir rüya?

 

KOLEZYUM

Antik Roma’nın sembolü! Zengin sanduka
Yüce tefekkürün Zamana bıraktığı
Görkem ve gücün asırlarca gömüldüğü!
En sonunda – en sonunda – yorucu seferler
Ve yakıcı suskunluktan günler günler sonra,
(Sende yatan irfan pınarlarının susuzluğuyla)
Diz çöküyorum, değişmiş ve mütevazi biri olarak,
Senin gölgelerinin arasında, içmek için
Ruhumla senin yüceliğini, hüznünü ve görkemini!

Büyüklük ve Asırlar ve Geçmişin Tanıklığı!
Sessizlik ve Issızlık ve Loş Gece!
Şimdi seni hissediyorum – senin gücünü hissediyorum –
Ey Judea kralından daha keskin efsunlar
Gethsemane bahçelerinde öğretilenden!
Dalgın Kalde’nin sessiz yıldızlardan aldığından
Ey hep daha güçlü büyüler!

Bir kahramanın düştüğü şurada düşmüş bir sütun!
Şurada, kartal heykelinin altın rengiyle parladığı yerde,
Bir gece nöbeti tutar esmer yarasa!
Şurada, Romalı kadınların yaldızlı saçlarını
Rüzgâra saldığı yerde, devedikenleri salınır şimdi!
Şurada, hükümdarın altın tahtta yayıldığı yerde,
Süzülür hayalet gibi, mermer evininin üzerinde,
Solgun ışıkla sarhoş – hilalin solgun ışığıyla,
Taşların hızlı ve sessiz kertenkelesi!

Ama dur! bu duvarlar – bu sarmaşık kaplı kemerler –
Bu çürümüş sütun kaideleri – bu isli hazin sütunlar –
Bu belirsiz saçaklar – bu ufalanan friz –
Bu parçalanmış kornişler – bu enkaz – bu harabe –
Bu taşlar – yazık! bu kül rengi taşlar – hepsi bu mu –
Tüm meşhur ve muazzam şeyler
Kemirgen Saatlerin Kadere ve bana bıraktığı?

“Hepsi değil” – Yankılar yanıtlıyor beni – “hepsi değil!
Yüksek sesli kehanetler ortaya çıkar sonsuza dek
Bizden ve tüm Harabeden, bilge olana,
Memnon’dan Güneş’e giden ezgiler gibi.
Biz hükmederiz en güçlü insanların kalbine – hükmederiz
Bir despotun egemenliğiyle dev zekâların hepsine.
Solgun taşlarız biz – ama asla iktidarsız değiliz.
Hayır güçten düşmedik – ünümüzü yitirmedik –
Hayır yüksek şöhretimizin büyüsünü kaybetmedik –
Hayır bizi kuşatan merak tükenmedi –
Hayır içimizde yatan tüm gizemler bitmedi –
Hayır bir giysi gibi etrafımızı saran,
Bize görkemden öte bir elbiseyle giydiren,
Katlayıp astığımız tüm anılar bitmedi.”

 

(E.A.Poe, Bütün Şiirleri ve Kompozisyon Felsefesi, Çev: Faruk Uysal, 2021, Ankara)

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir