2.
Türküler ve deyişler bizim medeniyet deryamızın en güçlü öğretmenleridir demiştik; aynı zamanda hayatın taşıyıcılarıdırlar. Hikmet ve hüzün ezgilerle yaşatılır.
“Değme tabip” diyor türküsünde Âşık Mahsuni, tezenesinin bağlamaya her değişinde yaraya saplanan kıymıklar gibi hissettirdiği ezgisi ve sesiyle. Bu ifadenin taşıdığı hikmetler belki de saymakla bitmez. Türkülerde ve deyişlerde pek çok tesadüf edilir bu çağrıya. Günümüz insanın tuhafına gidecek biçimde tabiplerin ilişmemesi istenen yaraları vardır sahih insanların. Hatayi’nin “bir derdim var bin dermana değişmem” dediği yaralar. Burada yaranın iyileştirilemezliğinden başka yaraya duyulan ihtiyaç ve muhabbet de vardır, yaranın takdir-i ilahi oluşunun doğurduğu tedirgin ve çaresiz teslimiyet de.
Değme tabib sızılıyor
Yaralarım yaralarım
El değdikçe bozuluyor
Yaralarım yaralarım
Öyle tuhaftır, mutluluk anlarının böylesi bir izi olmaz pek, ancak yaraların izleri vardır bedende ve ruhta. Öyle yaralar vardır ehlinin eli değmedikçe bozulan. Bozulmadan korunması gereken yaralar. Sızıladıkça hatırlanması gereken her şeyi bir ritüel gibi yeniden anlatan yaralar. Yaraya baktıkça hatırlanır, yaralayan da, yaralayanla girilen mücadele de.
Hangi avcı vurdu beni
Akıttı yaremden kanı
Hiçbir doktor sarmaz bunu
Yaralarım yaralarım
Bu yaraları kimin açtığı o denli önemlidir. Âşık bilmediğinden sormuyor hangi avcı diye, çok iyi bildiğinden sitemi. Yarayı açan, kanı döken Habil ile Kabil’den beri en yakınıdır, kendinden olanıdır insanın. İnsanları birleştiren düsturların eğilip bükülmesi ile en yakındakini ötekileştirmeye ve düşmanlaştırarak kanını dökmeye kadar götüren kılıçlara dönüşmesi sanki kaçınılmazdır. Bu yara doktorluk bir yara değildir. Şifası ya da ilacı olmadığından değildir âşığın uyarısı. Böylesi yaralar insanın ta içine yerleşmiş usturlaplar gibidirler, en karanlıkta, sonsuz denizlerde yol gösterir göklerdeki işaretlerle.
Bitmiyor gönlümün yası
Dünya yalancı dünyası
Yaram Kerbelâ yarası
Yaralarım yaralarım
Yaranın hediyesi yas hiç bitmez, çünkü yas gönüldedir, gönüle giren oradan asla çıkmaz. Dünyalık, yarayı açanlara miras kalmış gibidir, dünya bu yalancıların dünyasıdır. Tanrı kelamını alet edip kılıcına o kelamı insanlığa ileten Elçi’nin emanetinin kanını dökenlerin dünyası. Yara Kerbela yarasıdır. Müslümanların ikliminde bütün yaraların şahıdır belki de. Hüseyin’i katledenlerin öncüleri de zamanında mızraklarının ucuna Kur’an-ı Kerim’den sayfalar takarak Hüseyin’in babası ile savaşmışlardı. Allah’ın son elçisinin getirdiği haber soldurulmak istenmişti güncel yaşam heveslilerince. Hüseyin’i katletmek, soldurulmak istenilen çiçeğin topraktan koparılıp atılması olacak sanılmıştı. Ancak Kerbela yarası gönüllere ektiği bitmeyen hüzün ile o çiçeğin sonsuz can suyu oldu. O yüzden Ruhsati Baba başka bir deyişte sesleniyor; “Benim dostum Kerbela’ya âşık ol…. Âşık olmak elde büyük vesile…” En yüce ideallerin, ilkelerin, Tanrı rızasının nasıl yok sayılacağının ve içinin boşaltılacağının ebedi örneğidir Kerbela’da masumların katli. Verilen canlar ebedi bir deniz feneri olmuştur haksızlık, adaletsizlik ve zulüm denizlerinde. Hüseyin’ler de hep vardır Yezid’ler de. Her gün Muharrem’in onudur her yer Kerbela’dır. Her gün ve her yerde, her birimizin hayatında, toplumların yapıp ettiklerinde yaralar her daim açılmaktadır. Haksızlık ve zulüm anbean yaşanmaktadır. Kalbinde o sızıyı taşıyanların duracağı yer hep bellidir. Koşulsuz, amasız bir dirayetle adalet, hürriyet ve Tanrı rızasıdır orası.
Mahsuni feryadım bitmez
Hayali gözümden gitmez
Sargı sardım ilaç tutmaz
Yaralarım yaralarım
Gönlünde bu sızıyı duyanların durduğu yer feryadın bitmeyişi, Hüseyin fikrinin zihindeki canlılığıdır. Hüseyin bir fikirdir ve insan, her söz ve davranışında Hüseyin ve Yezid arasında gerilmiş bir ipte gibidir. Hele ki yarasızlar, gönlünde zerre sızı duymayanlar anbean Kerbela’da katliama devam etmektedirler. Baksanız göreceksiniz “Hüseyin attan düştü sahrayı Kerbela’ya” yanıbaşınızda.
