Davut Sulari gibi başlansa söze: Gönül defterini açtım okuram/yolunu bilirsen gir bak neler var. Ve yine Sulari gibi sorulsa neden gelmiş olduk fani cihana. İbn Arabi’nin deyişiyle Ah bir bilseydik…

Sanki Moğollardan kaçan bilge gülümsedi bin yılın ardından, kendisiyle çekişip durana seslendi ötelerden, belki de Pir Sultan’ın (16.yy) diliyle; Gel ey zahit bizim ile çekişme Hakkın yarattığı kul sana neyler/Kendi kalbini arıt bende küfür sende imana neyler.

İnsan pek bir büyüklenir, doğası gereğidir. Aşağısı yukarısı gibidir amenna. Yansıyan tersten görünür yerdekine, o kendini yücelerde zanneyler. Bütün dünya emrine amadedir, dünyaya düzen vermek elindedir. Her bir ötekinin eksiğini bulmak da mahirdir insan. Kendi gözündeki merteği görmeden iğnelemenin ustasıdır. Kendi aynı kalarak başka her şeyi değiştirmek sevdasındadır bu insan ve bu insan yukardaki insanın tersten yansımasından ibarettir.

Kendinden ve sırrından habersiz Hakk’ın kapısına oturmuştur öylece. Yeni Ahit’te Hz. İsa’nın şekilci Yahudileri tanımladığı gibi; Ne kendisi içeri girmektedir ne de gireceklere fırsat vermektedir. Oysa kapıdan girmeyen içerdekini bilemez, erenlerin deyimiyle. Bu pek insani büyüklenmenin tersyüz ettiği büyük sırrın farkına varanlar ise başka bir yokluğu ve büyüklüğü haykırmaktadır, Seyyid Nesimî (14.yy)’nin ağzından; Bende sığar iki cihân ben bu cihâna sığmazam/Cevher-i lâmekân benim kevn ü mekâna sığmazam

Herhangi bir dine inanan insan başka herkesten kökten farklılaşmak ve farklı kalmak zorundadır. Ancak bu farklılık, farkında olmayı ve farkedilenlere ilişkin hayreti de içermelidir. Var oluşa ilişkin büyük sorular herkesten önce ona yakışır ve daha da yakışanı sormaktan öte cevaplara dönüşebilmektedir. Çünkü insan, olduğundan ötesidir aslında yine Seyyid Nesimi (14.yy)’nin tanıklığıyla; Kevn ü mekândır âyetim zâta gider bidâyetim /Sen bu nişân ile beni bil ki nişâne sığmazam. Ve yine Gencî’nin (19.yy) hurufu ile; Suret-i âdemden göründüm amma / Ne âdemim ben bu demden içeri/Gerçi suret ismim beni âdemdir / Mana-i sirette bahr-i azamdır

Nerden geldiğini ve nereye gittiğini bütün sırlarıyla keşfetme yolunda olabilen insandır o. Ben ötesine kafa yoramam, kendimin bile var oluş sırrını deşemem diyen ise kesinlikle o insan değildir, o artık başka biridir, başkalaşmıştır. Oysa Hakk’ı bilmek, düşünüşlerden ya da kabullerden öyle ötedir ki… Seyyid Nesimî (14.yy) kadar; Kimse gümân ü zann ile olmadı Hakk ile biliş /Hakkı bilen bilir ki ben zann ü gümâna sığmazam

Tanrısına bilgi ile akıl ile mantık ile yaklaşmayan ve ancak Allah’ı aşk ile bilmeye çabalayanlar vahdet şarabı ile temsil edilen birliğin ve tekliğin serhoşluğuna ulaşmış olanlardır, ayıklar elbette bi haberdir onların ahvalinden. Harabî’ nin (19.yy) deyimiyle; Vahdet sarayına giren için / Hakki Hakk-el yakin görenler için/Bu sırrı Harabi bilenler için / Birlik meydanında cevlan eyledik

Birliğe inanan, yukardakinin tersyüz yansıması olan, yeryüzündeki aşağıdaki başkalaşmış insandır. Birliği yaşayan ise yukardaki insandır. Aşağıdaki insan yataylığa mahkûmdur. Yatay satıhlar üzerinde koşmaya, yorulmaya ve bağırmaya. Asla yukarılara yükselemeyeceğini anlayamadan. Yatay boyutlarda zirve noktayı günümüz Batı’sı temsil etmektedir. Yataylık da düşman ile cenge girişenlerin yegâne menzili ise ancak Batı ile yer değiştirmek olabilir bu yüzden, Hakk ile Hakk’a yükselmek yerine… Oysa dikey boyutlarda yol alabilmek için yenilmesi gereken tek düşman vardır, o da insanın içindedir… Viranî’nin (16.yy) deyimiyle: Men aref ilmine eren âşık-ı suzan olur / Heft nefsini katleyleyen meydanda merdan olur/Hırs ile şehvete uyan nefsine kurban olur / Yedi tamu şiddetidir kem-rah olanlar anlamaz

Belki kelam fazla uzadı, oysa ariflere tarif gerekmez denilmiştir. O halde sözü kısaltmak elzemdir…

Bütün İslam maneviyatının temeli bir kudsi hadiste geçen ‘’Ben bir gizli hazine idim bilinmek istedim’’ ifadesidir denilebilir. Bu bilişten uzak olan her şey O’ndan da uzaktır. Maksat ise yakın olmaktır. Ancak bu mevzu her bir nefs için de anlaşılır değildir ve daha da ötesi anlaşılması zorunlu değildir. Belki de yine Viranî’ ye (16.yy) kulak vermek gerek bu noktada: Yedi derya sohbetini bahri umman anlamaz / İlm-i ledün manasıdır ehl-i inkar anlamaz/ Künt-ü kenz’den ders okursun cahil ondan ne anlar / Gözü kör kulağı sağır bi-baserler anlamaz

Hasıl-ı kelam sözle ya da fikir ile çatışmaya, kavgaya mahal yoktur bu iklimde; boş yere kavgayı zahmet biliriz eyvallah. Nihayetinde hepimiz bu cihana aşk-ı muhabbet-i cevlana geldik…

Ve nihayetinde bilgelerin bilgesi ve büyüklerin büyüğü İbn Arabi’nin diliyle;

Biz aşktan sudur ettik / Aşk üzerine yaratıldık

 Aşka doğru yöneldik / Aşka verdik gönlümüzü

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir