Tanzimat’la başlayan değişimin yansıdığı alanların başında edebiyatımız gelir. Roman ile birlikte öykü de bu dönemde ilk örneklerini vermeye başlamıştır. Tanzimat sonrası öykümüz, Ahmet Mithat Efendi ve Emin Nihat’ta belirgin bir kimlik kazanmış ama eski geleneklerden kurtulamamıştır. Yetkin öykü anlayışının ipuçlarını ilkin Samipaşazade Sezai ve Nabizade Nazım vermiş, Halit Ziya Uşaklıgil ile iyice yerleşmiştir. Mehmet Rauf, Hüseyin Cahit Yalçın, Ahmet Hikmet Müftüoğlu, Hüseyin Rahmi Gürpınar bu dönemin diğer önemli öykü yazarlarıdır. Kısa öykünün ilk ustalarından olan Ömer Seyfettin ise öyküleriyle yeni bir dönem başlatmıştır. Milli edebiyat geleneği içerisinde toplumu eğitici ve yönlendirici nitelikteki öyküleri ile Ömer Seyfettin’in tesiri bugün de devam etmektedir. Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Reşat Nuri Güntekin, Refik Halit Karay, Memduh Şevket Esendal memleket gerçeklerini öykülerine konu edinen diğer isimlerdir. Öykücülüğümüzün iki büyük ismi Sabahattin Ali (1907-1948) ve Sait Faik (1906-1954), kendilerinden sonra gelen öykücüleri de çok etkilemiştir. Sabahattin Ali öyküleriyle Ömer Seyfettin, Refik Halit Karay ve Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun oluşturduğu memleket gerçekçiliği çizgisi ile ardından gelen yeni arayışlar arasında sağlam bir köprü kurdu. Sait Faik ise sıradan insanların iç dünyalarını, yaşantılarındaki gizli kalmış zenginlikleri, deniz yaşamını, Burgaz adayı, balıkçıları, kırları, hayvanları, kent yaşamının ayrıntılarını dile getirdi. Sabahattin Ali’nin yöneldiği Anadolu gerçekliği daha sonra Kemal Tahir ve Orhan Kemal’in eserleriyle zirveye çıktı. Öykülerinin yanı sıra romanlarıyla da yöresel dil ve gelenekleri konu edinen bu yazarlar milyonlarca okura ulaştı. Eserleri filmlere konu olan bu yazarlar bugün de en fazla okunan isimler arasındadır.
Türk öykücülüğü 1960’lara kadar bahsettiğimiz iki ana isim etrafında şekillendi. Birisi Anadolu insanını, taşrayı ve yöresel olanı konu edinirken diğeri şehir insanının bireysel gözlemlerini ele aldı. 1960’lardan sonra edebiyatın diğer sahalarında olduğu gibi öyküde de modern üslup arayışları yoğunlaştı. 70’lerle birlikte Rus öyküsünün etkisi daha belirgin hale gelmeye başladı. Bireyin sorunlarının, arayışlarının ve huzursuzluğunun konu edildiği bu öykülerde arka fonda toplumsal olayların izlerini de bulabilirsiniz. İroni, gelenekten ve tarihsellikten uzaklaşma, bireyi yüceltme, özgürlük, bilinç akışı gibi unsurlar bu yeni tip öykücülüğü tanımlar. Bilge Karasu, Leyla Erbil, Oğuz Atay, Nezihe Meriç, Adalet Ağaoğlu, Demir Özlü, Tomris Uyar, Tezer Özlü bu tarzda eser veren isimlerdendir. 80 darbesinden sonra içe kapanma artarak devam etmiş 90’larda zirve yapmıştır. 2000’lerle birlikte postmodern öykünün sınırları genişleyerek gerçeküstü, fantastik, cinselliğe yönelen, geçmişle bağlarını koparan, absürt, argoya yer veren yeni bir arayış dönemine girilmiştir. Bugünün öyküsü büyük oranda şehir insanını ve dört duvar arasında yaşadığı asosyal hayatı merkeze alan bireysel mırıldanmalar haline dönüşmüştür. Sosyal medya ve internet başında hayatını geçiren yeni nesil öykü yazarları adeta ütopyaların/distopyaların arasında yazmaya devam etmektedir. Herhangi bir amacı, mesajı, derdi hatta konusu olmayan öyküler bu dönemin başat özellikleridir. Yazarın histeri haline dönüşmüş yalnızlığı, sorgulamaları, boşlukta çırpınmaları, depresyonları, huzursuzlukları doğrudan öyküye yansımaktadır. Birbirinden bencil, sıkıcı, karamsar, tutuk metinler dergi sayfalarını işgal etmektedir. Yeterli eleştiri olmayınca da öykücülüğümüzün içine saplandığı bu bataklıktan kısa vadede kurtulamayacağı varsayılabilir.
2000 sonrasında oluşan bu karamsar tabloyu bozan öykücülerimiz de yok değil. Mustafa Kutlu halen Anadolu insanını anlattığı öyküleriyle bize nefes oluyor. Cemal Şakar, Necip Tosun, Hüseyin Su, Cihan Aktaş, Mustafa Çiftçi gibi isimler de yetkin eserleriyle gençlere örnek oluyor. Mustafa Çiftçi’nin Yozgat yöresini konu edindiği renkli öyküleri bunun en güzel örneğidir. İnsanı saran, geçmişe götüren, neşelendiren kısa öyküler, okurların özlemlerine denk gelmiş olsa gerek ki büyük bir ilgiyle karşılandı. Kitapları üst üste baskılar yaptığı gibi olumlu eleştiriler aldı. Aslında okurun bu tercihi öykücülerimize bir şeyi işaret ediyor: “Bizi bize anlatmayı bırakın artık. Zaten yeterince dolduk. Bize geçmişimizi, özlemlerimizi anlatan, bizi saran sıcacık öyküler istiyoruz.” Bugün insanımızın %80’i şehirlerde yaşıyor. Oysa 1980 öncesinde nüfusun %70’i köy ve kasabalarda yaşıyordu. Dolayısıyla bugünün gençleri büyük oranda şehirlerde doğup büyümüş yeni bir nesildir. Doğal olarak bu gençler özlem duydukları samimi ve teklifsiz ilişkilerin olduğu; yeşilin, doğanın ve tenhalığın öyküsünü okumak istiyor. Hiç gitmedikleri, hiç görmedikleri o köyü yaşamak istiyor. Bunu yaşayamıyorsa bu defa da fantastik, gerçeküstü olana yöneliyor. İki ayrı uçtaki bu tercih günümüz insanının içinde yaşadığı distopik kent yaşamından, sahte ilişkilerden, ikiyüzlülükten, maddiyattan, çıkarcılıktan uzaklaşmak istediğini ortaya koyuyor. Elbette yazar kendi konusunu tercih edecektir. Fakat sanattan taviz vermeden topluma, insanımıza, değerlerimize yönelen yeni bir bakış açısına ihtiyaç duyduğumuz da açıktır.
Abdurrahim Zararsız’ın kaleme aldığı “Bir Zamanlar Bozkırda/Sudan Sebepler” isimli öykü kitabı tam da bu arayışa cevap niteliğinde bir eser. KDY tarafından yayınlanan eserde 11 öykü yer alıyor. Yozgat ve köylerinde geçen bu öyküler hem yöresel şivesi hem de geleneksel yaşam kültürünü yansıtması bakımından zengin bir içeriğe sahip. Köy yaşamının sıradan halleri, insanların başından geçen imtihanlar, yokluklar ve özlemler büyük bir dikkat ile yansıtılmış. Pek çoğu 1980 öncesinde geçen öykülerde aile bağları, sevda, Almanya’ya giden işçiler, çiftçilik, dini değerler, gurbet, mücadele, hasret, sağ-sol çatışmaları, yöresel yemekler, mevsimler ve köy yaşamının zorlukları ana karakterler üzerinden anlatılmış. Bir çırpıda okunan öykülerde günümüz şehir insanına çok uzak gibi görünen fakat yakın tarihlerde yaşanmış olaylar yer alıyor. Tıpkı Kemal Tahir’in konu edindiği Çorum-Çankırı yöresi veya Orhan Kemal’in konu edindiği Adana yöresi öykülerinde olduğu gibi Abdurrahim Zararsız da Yozgat yöresini tüm gerçekliğiyle öykülerine yansıtmış. Bu tür öyküler sadece edebiyat değeri bakımından değil aynı zamanda yöresel kültür araştırmalarında da önemli bir kaynaktır. Bundan yüz yıl sonrasının toplum bilimcileri için biçilmiş kaftan olan bu tür eserler etnoloji, folklor, gelenek ve görenekler bakımından büyük önem taşıyor. Bu sıralar televizyonlarda gösterilen Gönül Dağı, Bir Zamanlar Çukurova, Maraşlı, Sefirin Kızı gibi dizilerin büyük ilgi görmesini de bir işaret olarak değerlendirebiliriz. Türk okurları bu dönemde tarihi/geleneksel/yöresel romanlara ve öykülere yönelmiş durumda. Bu anlamda Abdurrahim Zararsız’ın öyküleri birbirinden zengin, kuşatıcı, gerçekçi, sıcak konularıyla zihinlerimizde sinemanın çok ötesinde izler bırakıyor. Keyifli okumalar.

BİR ZAMANLAR BOZKIRDA; SUDAN SEBEPLER
ABDURRAHİM ZARARSIZ
KDY YAYINCILIK/2020

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir