Kendimiz ve başka insanları inşa etme süreçlerimize musallat olmuş hastalıklardan biri de görelilik olsa gerektir. Sanırım ilk olarak İsmet Özel’in bir kitabında tesadüf ettiğim Taocu keşişlerle ilgili hikmetli bir öykü vardı. Görelilik üzerine konuşmak için anlamlı bir yol sunuyor bu öykü. Üstad Chuang Tzu ile Hui Zi, bir dere üzerindeki küçük köprü üzerinde dururlarken Chuang Tzu der ki ‘‘Şu balıklar varoluşlarıyla uyum içinde nasıl da sevinçle oynaşıyorlar.’’ Bunun üzerine Hui Zi ‘Siz balık değilsiniz’’ der ‘nereden biliyorsunuz balıkların sevincini.’’ Chuang Tzu yanıtlar: ‘‘Siz de ben değilsiniz nereden biliyorsunuz balıkların sevincini bilmediğimi.’’
Giderek daha çok insan giderek daha çok meselede ‘bana göre’ diyebilmenin sınırsız zevkini tatmaktadır günümüzde. ‘Ben’ kimdir ya da nedir hiçbir fikrimiz kalmamışken bize söylenen her şeyi ve karşılaştığımız her şeyi o‘ben’ e ‘göre’ tartmak… Milyarlarca tanrının çatıştığı bir kesret durumunda kaybolmamızı da yol açmaktadır. Batılı tanrının öldüğünü ilanen duyuran Nietszche’den bu yana sayısız tanrıcıklar doldurmuştur zihnimizi. Mademki her şey bizim zihnimizdeki yorumumuzdan ibarettir bu kesret hali de ancak zihnimizde varmış gibi yapmaktadır. İki tanrı olsaydı kainatta denge olmazdı derken eski kutsal metinler yeni insanlar tanrıcılık oynamanın pragmatik sonuçlarından ve dengesizliklerinden oldukça keyif duymaktadır.
Bana, sana, ona ya da bir başkasına göre her şey değişmektedir. Mihenk taşı insan ve toplum birlikteliği için bir anlam ifade etmemektedir. İncil’de övülen köşe taşı da aşınalı çok olmuştur. İnsan ‘bana göre’ güzel dediğine âşık olmaktadır, ‘bana göre’ doğru dediğini yapmaktadır, ‘bana göre’ yararlı dediğini kullanmaktadır, ‘bana göre’ saçma dediğini boşlamaktadır. Zaten her şey değişime kul olduğuna göre ‘bana göre’nin dışında dayanılacak bir şey kalmamıştır. Hayatının tek egemeni insanın kendisidir öyleyse. ‘Kendisi için yaşayan insan’ diyebiliriz görelilik cehenneminin sakinlerine. Tek ölçüt insan ve o insanın aklı ise, o aklın ürettiği her şey diğer şeyler kadar hakikidir demek zorundayız. Bunu diyemiyorsak, insan aklının dışında bir dayanağa atıf yapıyoruz demektir. Bu bakış açısına sahipken insan aklının ortak değerler üretebileceğine inanmak geleneksel kültürü tersten yansılamaktan başka bir şey olmayacaktır.
Eski Yunan’daki bir tapınakta ‘kendini bil’ ya da ‘kendini tanı’ yazdığından bu yana insan, özünü ifade eden ‘ben’i yani kendisini tanıdığında ya da bildiğinde var oluşun sırlarını çözeceğine inandırılmıştır. Bütün gizemci bilgeler, sufiler ya da gnostikler ‘her şey’in insanın kendisinde olduğu hakikatini kutsamışlardır. Çağımızın insanı binlerce yıllık çile sürecini bitirmiş, yolun sonuna ermiş gibidir. İnsanlar, daha doğru bir deyişle bireyler kendilerini bilmişlerdir ve artık dünya ‘onlara göre’dir. Aranan ‘ben’ bulunmuştur. Oysa Delphi tapınağındaki o yazıyı yazanlar ya da ne ararsan kendinde ara diyen bilgeler günümüzün göreci insanıyla karşılaşsalardı aranan şeyin de bulunan şeyin de sahih olmadığına tanıklık edeceklerdi. Onların sır dediği şey insanın tekil benliğinin bir yanılsamadan ibaret olduğu düşüncesiydi. Bulunması gereken ‘ben’ başka bir bendi muhtemelen.
Göreli dünyada insanların uzlaşabileceği alanlar bütünüyle kuşatılmıştır. Günümüzün göreci insanı Chuang Tzu’nun yanında olsaydı onun karşıtı olan Hui Zi gibi bile bir soru sormayacaktır. ‘Siz balık değilsiniz’ demek yerine ‘bana göre’ öyle değil ya da ‘bana göre de öyledir’ demeleri kaçınılmazdır. Çünkü Chuang Tzu’nun da ‘bana göre’ balıklar mutlu dediğini düşünmekte aceleci davranacaklardır.
Tao bilgelerinin öyküsüne dönecek olursak, Hui Zi, üstada tekrar sorar ‘‘ben kesinlikle siz değilim ve neyi bildiğinizi bilemem fakat siz de kesinlikle balık değilsiniz buna göre siz de balıkların sevincini bilemezsiniz’’. Muhtemelen bütün kadim bilgelerin öykülerden tanışık olduğumuz esrarlı gülümsemenin eşliğinde Chuang Tzu şöyle der :‘‘En başta sorduğun soruya dönelim lütfen, balıkların eğlendiğini nasıl bildiğimi sordun ki sorarken bunu bildiğimi zaten biliyordun demektir bu. Biliyorum burada köprünün üzerinde durmaklığımla.’’ Pekiyi, insan nerede duruyor, neye bakıyor? Bizim yanımızda kim duruyor, bizi bilen birisi var mı?
Ya biz kendimizin farkında mıyız? Batılı Tanrı öldüğünden beri insan bireydir, tekildir ve ümitsizce yalnız bir tanrıdır. Ne izlenecek bir balığı vardır ne onu izleyecek birisi. Cehennem de bir bakıma yalnızlık demektir.
Bu yalnızlıkta kim kimi, neye ve kime göre yetiştirecektir tam bir sırr-ül esrar…
