İnsan ve dünya hakkında yeni bir bakış sunan Karl Marx, felsefenin sefaletini anlatırken filozoflar dünyayı anlamaya çalıştılar oysa dünyayı değiştirmeliyiz diyerek köklü bir ayrışmaya işaret etmişti. Esasen anlamanın ve değiştirmenin birbirinden ayrılabilir şeyler olarak görülmesi ziyadesiyle tartışmalı bir konudur. Ancak insanın varoluşunu ne anlamak ne değiştirmek kâfi gelmez ölümlülük bakımından. En çok da şimdi şöyle diyebilmek zamanıdır; filozoflar anlamaya düşünürler değiştirmeye çalıştılar fakat dünyaya ve insana merhamet etmeliyiz. Çünkü ölüm karşısında yegâne ihtiyacımız bir merhamet felsefesidir. Ölüm gerçeğinin bu dünya için bize hediye edeceği en büyük eser ne korkudur ne inkâr, ancak merhamettir.
Ölüm ki bütün düşünüşlerin başlangıç ve bitiş noktasıdır aslında, evvel ve ahir. Ya unutarak ya ondan başka bir şey düşünemeyerek veyahut elden ne gelir deyip kabullenerek ama bir şekilde hep ölüm hakkındaki tavrımızla düşünüyoruz başka her şey hakkında. Bu dünyadaki felsefi duruşumuz ölüm hakkında ne dediğimizden ibarettir. Ne tuhaf, hakkında hiç ama hiçbir şey bilmediğimiz bir noktadan hareketle bilmeye çalışıyoruz kendimizi ve tabiatı. Oysa ölüm, bireyin bizatihi kendisinin hiçbir şeyi değildir. Özellikle varlığını bu tabiat ile sınırlı görenler için. Bilginin deneyimden başka bir yerden doğamayacağına iman eden bu “yeni insan” ölümü deneyimleyemez yine de ölüm hakkında bildikçe bilir güya.
Ölüm hakkında bildiğimiz tek şey her insanın ölümlü olması, yegâne deneyimimiz ise başkalarının ölümüne tanık oluşumuzdur. Eskilerde insanlar ancak yakın çevresindekilerin ölümünü deneyimlerken şimdilerde bu daha hızlı ve daha küçük dünyada anbean sayısız insanın ölümüne tanık olmaktayız.
Ancak başkalarının ölümü ve herkesin kaçınılmaz sonu oluşu hakkındaki deneyim ve bilgi bize ne söylemektedir. Bu bilinmezlik karşısında insanın kendisi ve toplum için hangi düşünceye sığınmalıdır?
Esasta üç farklı yaklaşım ayırt edilebilir bu bağlamda: Ölüm sonrasına inanmak, ölümün mutlak bir son oluşuna inanmak ve neye inanacağını bilememek.
İlki, geleneksel devirlerin ortak özelliklerindendir. İkinci yaklaşımın ise modern çağda hakkı verilmiştir. Her bakımdan tutarlı agnostikleri bir kenara bırakabilirsek üçüncü yaklaşım ise bir tür bilinçli unutma biçiminde sıradan insanın tercihidir. Popüler yaşam da bu tercihte yuvalanmıştır.
Ölümün nasıllığı ya da ötesi hakkında bir soruşturma yapılabilir. Ancak bütün düşünüşler nihayetinde ölümün kendisi ile değil Tanrı ile ve kötülük problemi ile ilgilidir. Ölüm ancak Tanrı ile anlam kazanırken tanrısız her düşünüş mutlak yokluğun yanında mutlak bir anlamsızlığa yol vermektedir. Yokluk ve anlamsızlık –artık her ne iseler bilinmez- insana güçlü bir hayatta kalma arzusundan başka ne verebilir diye sormak gerektir. Bazı insanlar bu konuda çok rahat görünen konforlu bir pencereden konuşurlar. Her canlının en derindeki en büyük korkusu karşısında sahte bir kabadayılık tasladıkları çok aşikârdır. “Ne öncesi var ne sonrası hayat bu işte, şimdiki” diyerek ölümle yüzleştiklerini varsayarlar. Bu pencereden bakıldığında ne insanlık için ne bireysel hayat için ne de eğitim için hiç ama hiçbir tutar söz söylenemez. Olabildiğince dolu dolu yaşa, keyfine bak, bu biricik yaşamın tadına var filan… İşte bu “mutlak merhametsizliktir”. Güya herkes aynı koşullarda doğup aynı sürede iyi kötü bir hayat sürüyormuş gibi konuşurlar. Bebek yaşta ölen masumlar, hiç de kendi eylemlerinin sonucu olmayan acımasız saldırılarda olmadık bir zamanda hayatını kaybedenlere diyebilecekleri hiçbir söz yoktur. Bir aslan tarafından yakalanan filanca sürüdeki en zayıf antilopa diyeceklerinden farklı hiçbir şey.
Bu, eğitimde de bu kadardır. Eğitim görülecek konular belirli ve sınırlıdır; “olabildiğince iyi beslen, hayatta kal ve aslan gelince hızlı ol kaçmak için”. Bahse konu insanlar aynı rahatlık ve alaycılıkla Tanrı varsa neden kötülük var o zaman derler üste çıkmak için. Belirli bir utanmazlıkla asıl soruyu sormaktan kaçarlar: “Tanrı yoksa neden kötülük var?” İnançlar binlerce yıldır hayata bir döngü ve imtihan olarak bakmakta, kötülüğü ve ölümü bu bağlama oturtmaktadır. Tanrının olmadığı, mutlak yokluk ve anlamsızlık gerçek ise o zaman bebek yaşta öldürülen bir masumun ya da haksız yere hayattan koparılan bir insanın başına gelen şey nedir? Bir anlamı var mıdır?
Doğada iyi ya da kötü yoktur. O halde insan da bu doğaya dâhil ise zaten tartışacak bir iyi ve kötü de kalmayacaktır. İşte bu yüzdendir ki “mutlak anlamsızcıların” herhangi bir fikrinden eğitim bahsinde sadra şifa tek bir şey bile çıkarılamaz.
Bir başka sahtekârlık ise insana, daha doğru bir deyişle bireye verilen sözde önemdir. Modern dünyanın bireyciliği dillere destandır. Buradaki birey hep hayatta olandır, katledilen bir bebek, acımasızca öldürülen masum bir çocuk, bir kadın, bir insan ölüp gitmiştir ve öldüğüyle kalır, bireyliği de bitmiştir. Değer verilen ne insandır ne bireylik, yegâne değerli olan hayatta kalmanın kendisidir. “Hayatta kalmak ve bunu başardıkça daha iyi bir yaşam çabası” şu ilkeden gayrı söyleyebildiği hiçbir şey yoktur modernci ve ilerlemeci eğitimin. Bu durum tam olarak ölümün görmezden gelinmesinin sonucudur.
“Nasihat olarak ölüm yeter” diyen Efendimizin işaret ettiği hakikat ölümü düşünmeyi ve ondan yola çıkmayı hedeflemektedir. Ancak bu yola çıkış nasıl olacaktır, özellikle de dünyanın geldiği bugünkü noktada?
Ölüm giderek günümüz insanının hayatından çekilmiştir. Bu çekilme hızlanarak devam etmektedir. Zombi filmleriyle işlenen, hayatın bir türlü bitemeyişine ilişkin umutlar(!), yaşam süresini uzatmaya, en azından yaşlanıp da ölüme yaklaşma hissini yaşatmamaya yönelen teknoloji ve tıp, bilincin robotlara aktarılarak yaşatılması arayışları… Sürekli taze bir beden, yaşlanmayan bir vücut, kırışmayan bir deri, gerektiğinde tekno-tıp eliyle onarılan vücutlar tam da cennet fikrinin sahih bir taklidinin ürünleri gibidirler. Buna göre, cennet olacaksa bu dünyada ve şimdiki hayatta olmalıdır. Yine de hakkını teslim etmek gerekir bu sözde Prometheusvari insanın ki bütün beyhudeliğine rağmen arayışını inatla sürdürmektedir. “Ben değilse de gelecek nesiller yaşasın sonsuzca bu dünyada” diyesiler neredeyse. Ne yüce gönüllülük (!)
Hâsıl-ı kelam, asli sorunumuz eğitimimizin ölüm karşısındaki tutarsız, bulanık ve endişeli duruşudur. “Bizim bir eğitim felsefemiz yok” ifadesi birçoklarınca tekrarlanan bir slogana dönüşmüş durumdadır. Yine de herkes esasen eğitimimizin bir felsefesi olduğunu çok iyi bilmektedirler. Bütün perdelere, yansıtmalara ve rötuşlara rağmen bu felsefe öncelikle Darwin’in evrimciliğinden mülhem toplumsal Darwinciliğin açtığı yolda Spencer ve Dewey tarafından temeli atılmış olan ilerlemeci eğitim felsefesidir. Osmanlı’nın son dönemlerinde, Cumhuriyet döneminin başlarında, 1950’lerde, 1980’lerde 2000’lerde bu hiç değişmemiştir. Bu felsefenin kimi zaman aşırı modernci kimi zaman muhafazakâr bir kıvamda sunulmasına ya da yanlışlarla ve eksikliklerle aktarılmasına rağmen özü değişmemiştir. Dolayısıyla eğitim sistemiminiz gerçek sorunu felsefesi olup olmaması değil, tercih etmiş olduğu felsefedir. Bu felsefe, ölümü görmezden gelen, hayatta kalma fikrinin patalojik yansımalarının şekillendirdiği bir eğitim yaratmaktadır.
O halde ne yapmalı sorusunun cevabı ölüm hakkında karanlık bir bakışın eseri olacak bir ruhbanlık değildir elbette. Çare o imkânsız dengede muhakkak; “Yarın ölecekmiş gibi ahiret ve hiç ölmeyecekmiş gibi dünya”. Böylece ölüm ve doğumu, iyilik ve kötülüğü bütünlük içinde görebilme cesaretini gösterebilen bir anlayıştadır. Doğumu ve ölümü “Allah’ın emri” yani yaratıcının iradesiyle anlam kazanmış bir bütünlük olarak görebilmektedir. Burada başlangıç noktası “nasıl yaşarız?” sorusuna cevap veren bir eğitimden “ne için yaşarız?” ve “ne için ölürüz?” sorusuna yönelebilmektir. Pir Sultan gibi “yürü bre yalan dünya” diyebilmektir. Böylece uzunca bir zamandır eğitimden kovulmuş olan hüzün ve merhamet yeniden yerleşebilecektir bakışlarımıza, bizatihi ve doğrudan insan tekine, bireye yönelen bir merhamet. Ekonomikçilik ile yoğrulmuş okulu, rekabeti, ne pahasına olursa olsun ilerlemek için yarışmayı, öğrencileri kıyaslarla berbat edip sıralamayı ve elemeyi gündemden çıkarıp atan bir merhamet. Bir merhamet felsefesine dayanan insan yetiştirme anlayışının ne anlama geleceği üzerinde düşünmeye ve konuşmaya devam etmek gerek.
(Ali Faruk Yaylacı, Doç.Dr., Kütahya Dumlupınar Üniversitesi Eğitim Fakültesi)
