İstiklâl Marşı bir mihenk taşıdır, bir kerteriz noktası. Ülkenin kurulduğu şartların ruh ve maneviyat dünyasını kavrayan ve her çağda o ruhla aramızdaki mesafeyi ölçebileceğimiz bir ölçüt. Zira o ruh, adeta bu metin içinde kristalleşerek donmuştur. Kendi ruhumuzla o ruhu yan yana koyup baktığımızda, sanki hiç görmediği ölmüş babasının fotoğrafıyla kendi fotoğrafını yan yana koyup benzerliğini arayan evlat gibi ona ne ölçüde benzediğimizi görmek mümkün olacaktır. Ne ölçüde benziyoruz ona? Ruhumuzla o ruh arasında bir yakınlık var mı? Bugün bu sorulara sevindiren cevaplar vermek mümkün mü?
İstiklâl Marşı, mutlak otoritenin sağlandığı, bütün his ve hayallerin saklanmaya mecbur bırakıldığı şartlarda değil, bir bitişin sıfır noktasında herkesin herkese muhtaç olduğu, birlikte yaşamaya arzusu olan bütün kesimlerin gönüllü olarak yan yana durduğu bir eşitlik çizgisinde yazıldı. Savaş bittikten sonra değil, savaşın en karamsar günlerinde yazıldı. Bir kutlama marşı olarak değil, bir kurtulma arayışı olarak yazıldı. O yüzden geçmiş zaman diliyle değil, gelecek zaman kipiyle konuşur. Birlikte bir işe girişeceklerin her şeyin mümkün olduğu şartların baskısı altında birleştikleri bir ortak metin olarak biçimlendi. Bu yönüyle bir tür toplumsal kontrat gibi görülmesi yanlış değildir. Ama bugün ve dün, o kontrata kimlerin ne kadar bağlı kaldığı ve kimlerin ne kadar onu çiğnediği herkesin malumu. O kontrat hâlâ duruyor ve okunuyorsa yeniden hükmüne dönmek gerekmez mi?
İstiklâl Marşı bir çığlığın resmidir. Mazlum bir halkın, savaşlardan savaşlara, cephelerden cephelere sürülmüş yorgun ve sahipsiz bir halkın çığlığı. Şairleri, kolektif ruhun sözcüsü sayan düşünür, belki de bunu ifade etmek istiyordu. Yani halkının ruhuyla bütünleşmiş şair, adeta o kolektif vücudun dili kesilerek onların içinden yükselen sesleri bize duyurur. Âkif böyle bir şairdir ve diğer eserleriyle birlikte İstiklâl Marşı, en çok da o, o mazlum halkın mücessem çığlığıdır. Mermerde duyguyu donduran heykeltıraş, resimde acıyı sabitleyen ressam neyse Âkif’in İstiklâl Marşı da odur. Farkı şu ki bu acı, bir şahsın bireysel acısı olmaktan öte bir toplumun acısıdır.
İstiklâl Marşı, bir millî marştır. Fakat masa başında yazılmış bir marş değil, savaş meydanlarında mayalanmış ve biçimlenmiştir. Balkan savaşlarından başlayarak yaklaşık on yıl sürmüş bir ölümün ve dirimin bütün safhalarını Balkanlardan Hicaz’a kadar gözlemlemiş bir şairin hayattan damıttığı bir marştır. Bu yönüyle belagatin köpüklerine değil hakikatin sağlam temellerine dayanır. Ama bu tür metinler iki farklı muameleyle karşılaşırlar çoğu zaman. Ya içi boşaltılarak sloganlaştırılır ya da insanların kendi fikirlerini yükleyerek olduğundan başka türlü emellerin aracına dönüştürülür. Her ikisinde de metin, aslî manasını bize ulaştırmaktan alıkonulur. İstiklal Marşı bugün maalesef bu her iki suistimale, bu her iki yanlış muameleye maruzdur. İstiklâl Marşı belki bir marş olarak değil de bir şiir olarak, kalabalık salonlarda yüksek sesle değil de bir odada yalnız başına okunsa hiç şüphesiz daha fazla şey söyleyecektir bize. Arkasındaki adamın, muzdarip Âkif’in ızdırabına daha fazla muttali olmaya imkân tanıyacaktır. Ama yazık ki babaların yaraları evlatlara yalnızca hatıra görünür.
Mehmed Âkif bugün maalesef tekrar ede ede çoğaltılmış ve kabartılmış bir söz dağının arkasındadır. Onunla aramızda, onun şahsiyeti ve fikriyatıyla aramızda kifayetsizlerce çoğaltılmış söz dağları var. Onu anlamaya çalışmaktan çok ona düşündüklerini yükleyen ve bu yükler altında onu görünmezleştiren, boğan söz dağları. Bu yüzden daima şunu derim: Bir yazarı anlamanın en iyi yolu onun hakkında yazılmış şeyleri değil, onun yazdıklarını okumaktır. Çünkü bazen hakkında yazılanlar bizzat kendi başına okuru ona ulaşmaktan alıkoyabilir. Yeni kuşakları Âkif’ten bizzat Âkifçiler uzaklaştırıyor çünkü. Onu en evvel, anlattığını sananlar öldürüyor. Âkif’i bu sevdiklerini sananlardan kurtarın.
Âkif, bir melek miydi? Değildi elbet, ama şeytanlarla çarpıştı. Hakka, hakikate dört kolla sarıldı. Ama hak ve hakikat orada, o çağda mı kaldı sadece? Hayır elbette. Hak ve hakikat tek tek hepimizi Âkif’i konuşmaya değil, onun gibi davranmaya çağırıyor. Bugün hak ve hakikat karşısında Âkif’i sevdiğini iddia edenler nerede duruyorlar? Ne kadar onun gibi davranabiliyoruz? Yoksa onun gibi davranmak yerine onu konuşmak bize daha mı cazip geliyor? Melek değiliz ama şeytanlar arasında ne işimiz var?
Bütün bu sorularla beraber bugün oturup şu soruyu kendimize sormamız gerekir: İstiklâl Marşı bize ne söylüyor? Törenlerde ve şölenlerde okuduğumuz bu sözler asıl olarak bize ne söylemek istiyor? Kabulünün yüzüncü yılını idrak ettiğimiz bu marşı bugün yeniden düşünmek ve yüzyıl önceki koşullar ile bugünkü koşullar arasında süren sorunların neler olduğunu tespit etmek ve konumumuzu ona göre yeniden sorgulamak zorundayız. Zira İstiklâl Marşı, bize evvela her devirde uyanık olmak gerektiğini hatırlatıyor. Sonra da hakkın ve hakikatin çağın cezbeden çeldiricileri arasında kaybolmadan nasıl savunulacağını gösteriyor. İstiklâl Marşı her şeyden öte bilinç sahibi olmayı, toprağın, taşın, göğün ve yerin aslında ne olduklarını bize öğretiyor. Ondan sonra bu marş, kendi içimizde de bize mutabakatımızın nerede olduğunu açıkça ifade ediyor. Bütün bu hususlar çerçevesinde İstiklâl Marşı yeniden okunmalı ve üzerinde yeniden düşünülmelidir.
