Bu yazıya başlamadan önce tedirginlik hissettiğimi itiraf etmeliyim. Hakkında yüzlerce kitap yazılmış, binlerce araştırma yapılmış, milyonlarca yazıya esin kaynağı olmuş Yunus Emre hakkında bir metin ortaya koymak kesinlikle kolay değil. Dahası şu ki, o kadar veri ortaya konmuş ki hakkında söylenecek söz bile kalmamış desek abartmış olmayız.
O halde, bu yazıya devam etmeniz için size bir gerekçe sunmalıyım.
Avrupa’dan başlayalım. Orta Çağ’dan sonra hümanizm ve sekülerizm etrafında şekillenen Avrupa düşüncesi, empirik bilgi anlayışı doğrultusunda bilimsel düşünceyi bilgi edinme sürecinin merkezine koyar. Bu minvalde bilim felsefesi yirminci yüzyılda bağımsız bir felsefe konusu olarak ele alınır. Ancak bilim felsefesinin bu durumu, yirminci yüzyılda elde edilen tüm verilerin bilimin etrafında şekillendiği yönünde yanlış bir algıya neden olur. Oysaki yirminci yüzyılın en önemli atağı dil üzerine yapılan değerlendirmelerdir. Başta Wittgenstein olmak üzere, Gadamer, Dilthey, Heidegger ve daha pek çok düşünürün dil üzerine söyledikleri, yirminci yüzyılın ana konusunun “dil” olduğunu gösterir. Halen Avrupa’da ve ekseni Batı olan toplumlarda bu dil çalışmalarının izleri takip edilmektedir.
Dil ve Avrupa terimleri yan yana gelince birkaç hususu da eklemek gerekir. Avrupa’nın dili Kitab-ı Mukaddes ve Grek dili üzerine bina edilmiştir. Bu, aynı zamanda Batılı düşünüş şeklinin de o temalardan neşet ettiğini gösterir. Ancak Avrupa’nın dil anlayışı çağlar değiştikçe diyalektik biçimde yenilenmiş ve dilin duruşu eskiden uzaklaşmıştır. Bundan sonra en kayda değer dil çalışmaları Diderot ve d’Alembert’in ansiklopedi çalışmalarının da yer aldığı onsekizinci yüzyılda gerçekleşmiştir. Yeni bir üslup geliştirmeye çalışan Avrupa, bu çalışmalara mektuplaşma metinlerini de eklemiş ve yeni zamana (aydınlanma çağına) yeni bir söylemle başlamıştır. Bu yeni söylemin arkasında daha dünyevi bir dilin olduğunu, özgürlük, eşitlik, hümanizm gibi temaların yeniden anlamlandırıldığını tekrar belirtmemiz gerekir. Akıl çağından teknoloji ve bilişim çağına doğru ilerleyen Avrupa, bu dil devrimiyle maddesel dünyadaki reformunu da pekiştirmiştir. Dolayısıyla maddesel dünya ile düşünsel dünya arasındaki bu uyum edebi metinlere de yansımış ve Avrupa, edebiyat anlayışını evirerek ortak bir dilin etrafında toparlamıştır. Bunun en belirgin örneği İnsanlık Komedyası yazarının da öncülük ettiği bir roman külliyatının iki yüzyılı tamamen etkisi altına almış olmasıdır.
Buraya kadar anlattıklarıma bu noktadan itibaren bir bağlam koyacağım.
Bu bağlam Avrupa’daki dil düşüncesi, Yunus Emre ve günümüz Türk edebiyatı etrafında olacak. Şimdiye dek Türk dilinin Yunus Emre ile şekillenmeye başladığını söyleyen pek çok yazı yayımlandı. Tekke edebiyatı üzerinden incelediğimiz Yunus Emre’nin duru olan dilinin hâlen anlaşılır olması da bunu destekler niteliktedir. Ancak edebiyatın dilinin zamanla toplumsal gelişmelere paralel olarak değiştiğini teslim etmek gerekir. Yunus Emre’den miras kalan duru dilin etrafında oluşan kavramsal çerçeve de bu değişimden etkilenmiştir. Doğu eksenli dünya anlayışından Batı eksenli dünya anlayışına geçişin etkileri de bu değişim sürecinin arkasındaki ana verilerdendir. Bu noktada yazıya sosyolojik bir dönem analizi bile konsa tuhaf görülmeyecektir. Ancak Batılılaşma serüvenini bu şekilde yazının içine yerleştirmenin gereği olmadığını düşünüyorum.
Avrupa düşüncesine ve aydınlanmaya yeniden dönelim.
Yeni dünya anlayışının insan kavramının etrafında çerçevelendirildiği Rönesans döneminde Kilise’den ve eski metinlerden bağımsız bir dil oluşturulmaya çalışılmıştır. Nesneyi ifade etme biçimi olarak ele alabileceğimiz dilin nesneye yüklenen anlamı da barındırdığı kabulüyle hareket edildiğinde dille yaşam arasındaki bağ da daha görünür kılınabilir. Böylece modern düşüncenin en önemli hasılasının modern dil olduğu ve modern dilin etrafında şekillenen dünya görüşlerinin de modern düşüncenin hasılası olduğu ortaya konur. Burada irdelenmesi gereken nokta modern dilin hangi argümanlar üzerine temellendirildiğidir. Avrupa düşüncesi modern dönemde -her ne kadar kavgalı da olsa- Hristiyan düşüncesini tamamen bir kenara bırakmaz. Antik Yunan düşüncesini de her zaman yedeğinde tutar. Ancak Francis Bacon ve Rene Descartes ile başlayan modern düşünce serüveninde seküler bir dil de ortaya koyar. Avrupa’da dil bu üç unsurun etrafında gelişir. Bu gelişim sürecinde metinlerde, aydınlar arasındaki mektuplaşmalarda (ki dergiciliğin bu mektuplaşmalardan ortaya çıktığını düşünüyorum), sözlük ve ansiklopedi çalışmalarında bunların izi vardır. Cemil Meriç, aydınlanma döneminin en önemli hasılasının ansiklopedi çalışması olduğunu söyler. Ona göre bu çalışmalarla yeni bir sanat ve edebiyat dili ortaya koymak amaçlanmıştır. Ayrıca bir başka eserinde ondokuzuncu yüzyılın düşünsel anlamda en önemli atağının felsefe dergileri olduğunu da belirtir. Ben bu iki unsuru hatta edebiyatta romanın yükselişini de aynı başlık altında almayı tercih ediyorum: Felsefe, sanat ve edebiyatta yeni üslup arayışları. Bahsettiğim bu arayış yaklaşık altı yüz yıllık bir süreçte ele alınabilir. Gelinen son noktada Avrupa düşüncesi hem felsefede hem de sanatta yeni ekoller geliştirmiş, bu ekollerle birlikte yeni yazın türleri ortaya koymuş ve neticede toplumsal oluşumu yansıtabilecek bir ortak dil geliştirmiştir. Avrupa üzerinden konuyu bu noktaya getirmemin nedeni dil konusundaki gayreti ve bu gayretin meyvelerinin Türk toplumu ve dili üzerindeki etkisini göstermektir.
Avrupa’da bu süreç yaşanırken doğal olarak Türk sanat ve düşüncesinde de değişim yaşanmıştır. Fars dilinin etkisi devam etse bile Yunus Emre’den miras kalan dilin devamı sağlanmış, zümreler arasında farklı diller ön plana çıkmış ancak ondokuzuncu yüzyılla birlikte Fransızcanın etkisi hissedilir olmuştur. Bu da Avrupa dilinin (ya da modern dilin) argümanlarını Türk diline taşımıştır. Hristiyanlığa, Antik Yunan’a ait ve bunların yanında seküler hüviyet taşıyan unsurlar Türk dilini etkisi altına almıştır. İşte bu noktada Türk dilinde toparlayıcı bir çalışmanın olmaması, süreci mevcut dil yapısının aleyhine döndürmüştür. Baskın kültürlerin yörüngesinden çıkamayan Türk dili zaman geçtikçe yozlaşmış, bu durum sanat ve düşünce alanına da yansımıştır. Cumhuriyetle birlikte dil konusu temel konular arasında yerini alsa da öneriler ve düzeltiler bu yozlaşmayı önleyeceği -belki geciktireceği- yerde hızlandırmıştır. Bugün gelinen noktada ise Türk düşüncesine ve sanatına metin sunan kişilerin bu yozlaşmanın neresinde durduğu sorusu cevaplanmalıdır.
Bir dilin toplumsal unsurlardan bağımsız olmadığını, toplumlar değiştikçe dilin yapısının da değiştiğini belirtmiştik. Bunun kaçınılmaz bir süreç olması toplumun -en azından aydın sınıfının- ortak bir dil geliştirmek için (veya var olan ortak dili korumak için) çaba sarf etmemesini gerektirmez. Konuşulan dil, bahsedilen konularla, insanın yöneldiği nesneler ve üretilen anlamla bağlantılıdır. Böylece oluşan dil dağarcığı, sanat ve düşünceyi de besler. Eğer Yunus Emre’nin duru dilinin halihazırda geçerliliğinden söz ediliyorsa yaşanılan çağda bu dilin devamının nasıl sağlanacağı da enikonu tartışılmalıdır. Elde edilen netice gelecek kuşaklara nasıl bir dil aktarılacağını da gösterecektir. Nasıl bir dilin; hangi anlamların ve bakış açılarının bırakılacağı ancak bu çalışmalarla belirlenebilir. Bugün, edebiyatın kalbinin orada attığı iddia edilen dergiler bu ortak dilin neresindedir? Burun kıvırılan tekke edebiyatı (aslında tekke edebiyatına ait olduğu düşünülen kavramlar ve anlamlar dünyası) eğer bu ortak dilin alt yapısını sağlayacaksa durup düşünülmesi, hatta düşünürken geri adım atılması gerekebilir. Yazının bu bölümünde alıntılar mesnet kılınıp iddia daha kapsamlı biçimde ortaya konabilirdi. Ancak tecrübeler bu hamlenin olayı kişiselleştireceğini söylediği için mesnedi bu yazıyı okuyan kişinin okur-eleştirirliğine bırakmak daha doğru olur. Meramım Türkçenin görünürlüğünü, kabul edilirliğini sağlayıcı adımlara katkıda bulunmak, içerdiği imge dünyasının tüm zenginliğiyle modern dünyanın dehlizlerinde hapsolmuş bireylere ışık olmasına vesile olmaktır.
Bu tavrın meyvelerini görebilmek ancak gelecek yüzyıllarda mümkün olacak ve halen bir Türk dilinden bahsedilebilecektir. Böylece Yunus Emre’nin dili tekrar dirilmiş olacak ve biz, yirmibirinci yüzyılın dünyalıları olarak “Yunus Emre’nin sözleri Türkçeye can suyu olmuştur.” ifadesinin altında ezilmemiş olacağız.
