“Aşk imiş her ne var âlemde” bilgisini aklının bir köşesinde tutarak ve kapıdan içeri giren okuyucunun eline bunu tutuşturarak lirizmin sonsuz kıyısına adım attırıyor Ercan Ata.
“Eylülde Ben” diyerek beşinci mevsim olan Eylül’ün içinde kendini anlatmaya çalışır şair. “Aşkın yalazında yan”mıştır ilkin. Sonra gidenin gidişinin lirik sancısı… Ondan vazgeçilemeyiş: “Ölürken bile seni söyler dilim” denilerek, “Hiçbir şey senden sevgili değildir bana.” denilerek. Şiirin başında aşkın yalazından yanan şair “sana sımsıcak ateş olacağım” der aynı kararlılıkla…
“Dudaklarında Gül” şiirinde bir kadın, “aşkın beni vurduğu saatlerde / tek sendin ruhumu okşayan” denilerek yalnızlığın durağında çağırılıyor içten ve içli bir biçimde. Baharı getirmesi bekleniyor ondan. Aşk veya o beklenen kadın… Şair için arası yoktur bunun. Yalnızlığın durağında, yokluğunda onun her şey anlamını yitirir.
“Büyülü Şiir”de de yalnızlığın durağında beklenen yine o kadındır. Onu düşünmek “yollarda ölmek” olarak tarif bulur. O beklenen başkadır. Hem bir zen hem de bir renktir. O geldiğinde aşkın içte büyüyen çağı da gelecektir.
Şair kendini kayıp zamanların gezgini olarak görür ve bazen kendini, bazen adını yakar. “Sevgilime Umut” şiiri içinde “sendedir engin denizleri çağıran koku” diyen şair, umudunun sonsuz oluşunu mısralardaki deniz imgesi ile verir.
Kelebek imgesi ahengi ile ve naifliği ile sevgilinin elleri olur piyanoda seken. O sevgili ile “yaşanası her şey” biter “Beyaz Eller Gazeli”nde.
“Uyuyan Güzel”in seyrine dalmak başka aşk olsa da şairin içinde aşk uyur. Sevgili; türküsünü demez âşığın, hâlbuki rüzgâr bile demiştir o türküyü. Aynı şiirde yaşamak, “hükmü giydirilmiş mahkûm” imgesiyle verilir. Buna mahkûm olan ise âşıktır. Bu hüküm ağır bir vebaldir. Sükûtun her şeyi anlatmaya, anlatılamayanı bile anlatmaya kudreti yeter. Şair bilincindedir bunun. Şiirin, anlatamamanın bir neticesi olduğunun bilincindedir. Bu yüzden şiirde “sus-a-lım” ister.
“Yağmursuz Aşkların Güncesi” okunurken âşık yine çıkar ve o sevgiliye “yeniden gelseydim dünyaya / yine seni seçerdim” der. Sevgili, kuşları âşığın içindeki yalnızlığa döndüren geceyi giyen kimse olur. Gece imgesi, sükûtun, karanlıkta olanın, aslında nâmümkünün kendisidir. Aynalarda yalnızlığın kitabı gizlenir. Sevgilinin yüzüdür bunu yapan. Âşığı kendine mest eden bu yüz, aynalarda yalnızlığın kitabını yok edecek kadar gerçek ve aşktır. Aynı zamanda aşikârdır.
“Ay Işığı”nda gecenin parlaklığını seyretmek mümkündür. Fakat gece şairde farklı anlamlara kapı aralar. Mesela, yazgı; gecenin mührü olarak tarif edilir. Çünkü ikisi de değişmeme hakikatine maliktir. Aşk ise içine çekilir gece vakitlerinde. Aşk, aynı zamanda insanın içine de gece vakitleri çöker. Farklı manalara ulaştırır bizi bu bağlamda şu son mısra: “aşk içine çekilir gece…”
“Bizim Mahallenin Bebekleri”nde baba, ayrı bir yere sahiptir. O mahallede bazı saatler vardır ki, babaların çökmüş bir imparatorluk olduğunu kimse bilmez. Şair bilir bir baba duyarlığı ile bunu ancak. Aynı şair, gizlice kurşunlandığını, babasının bilmemesini ister. Zira kurşunlayan sevgili, kurşunlanışa muhatap âşığı biçare bırakır.
Lirizmin sonsuz kıyısında ten ve gölge “yanar altın bakışlarla / kıyıya vurduğunda bir kadın cesedi”. Lirizmin merkezindeki sevgili gülse gün doğar. “Gürz” şiirinde okuyucu bunun tersi olduğunda kıyamet kopacağını hisseder. Ama şair bunu söylemez. Sadece duyumsatır.
Lirizmin sonsuz kıyılarında gezinirken bir pazar günü de duyumsanır. “Bir Şey Yok” der gibidir şair. Pazar günüdür. Hayat akar. Fakat yalnızlığı duyulur şairin o kıyılarda. “Her şey olağan” derken aslında şair bir hayatın aktığını, kendininse yalnızlıkta kaldığını, her şeyin bundan dolayı olağan olduğunu bildirir. Şairin olağanı budur.
Şiir aslında söyleyememekten doğar. Şiir anlatamamanın bir tezahürüdür. Şair kendi duygularını, sevdasını, sevgisini anlatamaz. Bundan dolayı eşine ithaf ettiği şiir, kitapta henüz yazılmamıştır. “En güzel şiir yazılmamış olandır…” mısraına bir dipnot düşer şair.
“Jasmine” adlı şiirde şair “Gözlerinde yazıldı kaderim” der ve lirizmi hissettirmeye devam eder. Âşığın sığınağı, maşukuyla birlikte onun kalbidir. Orada korunmaya muhtaçtır âşık. İkisinin elleri birbirine değse “Etna” bile taşabilir. Burada insan ile tabiat arasındaki etkileşim, insan ile evren arasındaki sonsuz bağ, hissedilir.
Lirizmin sonsuz kıyısında gezinen şair, sizi de o kıyıya yazdıkları ile davet eder. “Ten ve Gölge”nin yanıp kül olmaya mahkûm ve mecbur olduğu bir alandır orası. Orada şair, âşık kimliği ile birçok lirik sancının sahibidir. Siz onu duyumsadıkça kendi lirik sancılarınızı da çeken birinin olduğunu hissedersiniz. Ama nihayetinde insandır o, şair de olsa âşık da olsa insandır. “Karnem Alın Yazımız”da ise bunu artık şöyle haykırır okuyucuya: “İnsanım, benimdir dünya, ölüm benim.”
