Şiir doğası gereği bir şey anlatma derdine düştüğü anda büyüsü ve etki gücü azalır. Şair-insan yaratıcılığı aşamasında bir takım hesaplar üzerinden hareket ettiğinde bu işin niteliğine ve içeriğine yansır. Doğal akış bozulur. Bunu da okuyucu hisseder.
Bir şiiri yazdıktan sonra üzerinde çalışmak, işçilik, şiirin gereksinimlerini yerine getirmek, (tertemiz giydirmek, makyajını yapmak, küpesini takmak, gözlerine kalem çekmek, eline krem sürmek; her türlü bakımını yapmak) bir yapıya ve biçime oturtmak başka bir şeydir. Bu, şiirin ana ekseninde her zaman gereklidir. Şiiri şiir yapan ve şiiri şiir kılan unsurdur. Safrasını, çapağını, fazlasını almaktır. Şiiri bir forma sokmak ve daha sonra da form tutmasını, hep formda kalmasını sağlamaktır.
Ancak şair şiirde bir temayı anlatmaya koyulduğu anda, bir konu üzerinden hareketle şiir yazdığında şiirin çarpıcılığı-sarsıcılığı azalır. Parlaklığına gölge düşer. Vurup öldürme etkisi yok olur. Çünkü her şiir insanı öldürmek için yazılır! İnsanın duygu ve düşüncelerine ateş eder! Bırakın şairleri ve yazarları, sıradan insanları bile yazmaya yöneltir. Şairlerin ve yazarların da bunu neden ben yazamadım diye kendilerini sorgulamalarına sebp olur, onları telaşa düşürür. Dengeleri bozar, her şeyi altüst eder. Dengeyi bozmayan, her şeyi alt üst etmeyen şiir de şiir değildir!
İşte tüm bunları; her okunduğunda farklı bir rengini okuyucuya sunan, farklı yan anlamlarla insanı şaşırtan-kışkırtan, tekrar tekrar okunma hissi veren, dili güçlü, anlamı katmanlı, kelime haznesi geniş, imge gücü yıldırım gibi, sezgisi üst seviyede yazılmış şiirler yapar. Bir adım daha öte giderek şunu da söylemek isterim. İlk okunduğunda, tümüyle kendini ele veren şiirlerin; daha çabuk eskidiğini, sıradanlaştığını, otomatikleştiğini, çabucak bir kenara bırakıldığını; ancak renk çeşnisi bitmeyen, farklı duygu salınımlarına sürükleyen, sezgiyi içinde barındıran, doğru ritmi tutturmuş veya ritmi de yıkmış, okuyucuya okurken alan tanıyan hatta onu da şiirin içine alarak farklı anlamlara katkı sunmasını sağlayan ufuk açıcı şiirler, daha uzun soluklu olur.
Uzay, hız ve teknoloji çağında (geçmişteki gibi değil 1 yıl 10 yıl gibi gelişip, ilerliyor, eskiden 10 yılda kat edilen yol ve ilerleme; bu yüzyılda 1 yılda alınıyor) yaşayan yeni nesil şiir okuyucusunun; (Y-Z Kuşağı) çağın gereği yaşadıklarının, gördüklerinin, yönlendirildiklerinin, duyduklarının, hissettiklerinin, algıladıklarının ve okuduklarının onları böyle bir arayışa ittiğini de söyleyebilirim. Yeni, farklı olan her şeye. Sıradışı, olağanüstü şiire (Şimdi diyebilirsiniz ki; evrendeki ana temalar belli aşk, insan, sevgi vs. Ancak tüm bunlar çevresel faktörlerle birlikte kıyafet ve ruh değiştiren konular). Yeryüzünde her şeyin hızla değiştiği bir ortamda, şiirin kendi halinde seyreden, sade bir akış ve ritimle, tüm duyargalara, organlara değil de belli bir alana hitap etmesi beklenemez. Dünya bambaşka bir yere giderken; hayatı, insanı, davranışları, yaşantıları, huyları, prensipleri, beklentileri, duyguları, kuralları, devletleri, ülkeleri bile direk anlayamadığımız bir çağda, şiirin düz bir ova olmasını ve halen bir şeyler anlatmasını bekleyemeyiz, isteyemeyiz. İstesek de olmaz zaten!.
Çağın insanının bu düzlükten hoşlanacağını düşünmek biraz iyi niyetli bir çaba olur. Çağ sezgi çağıyken ve gençlik her şeyi olağanın dışında yaşarken bırakın ovayı; vadiler, dağlar, akarsular karmakarışık ama kendi içerisinde bir denge barındıran bir coğrafya vaad etmemiz gerekmektedir.
Son 10 yılda şiirde kafiye-uyak-ritim-akış kavramı ortadan kalkmaya başlamıştır. Ben size 2000 yılında artık şiirler böyle yazılacak desem, inanmayacaktınız. Ses olmadan şiir mi olur diye itiraz edecektiniz. Sesi olmayan şiir duyulmaz diyecektiniz. Ama oluyormuş. Ve duyuluyormuş. Ritim şiiri bunaltan, bir yere hapseden, etkisini düşüren bir kanal diye düşünmeye başladım şimdilerde. Ritimsiz şiir özgür şiirdir. Bağımlı şiir değildir. Dar alana sıkışmamıştır. Şairini şekle sokmamıştır. Şairi çok geniş bir perspektifle karşı karşıya getirmiştir. Şaire alan açmıştır, nereye yürüyeceğini bilmeyen şaire yol göstermiştir.
Şair bir şeyi anlatmaz. Şair duyurur, hissettirir. Şair insana dokunur. Şair parmağını insanın gözüne sokmaz! İnsanla temas kurmanın yolunu arar. Ama bunu mekanik bir yaklaşımla, formüle ederek de yapmaz. Yapsa bile, karşılık bulmaz. Okuyucu karşısında öyle bir iç dünya yaratır ki; okuyucu o dünyaya girmekle kalmaz, o dünyayı yaşar ve kendisinden de birçok detay bulur. Buna etkileşim diyoruz; empati ve diyalektik. Dünyaların kesişme kümesi. Ne kadar çok alan kesişirse o kadar çok detay paylaşılır. Bunu anlatımcı-öyküsel-lirik şiirler yapamaz mı? Elbette yapabilir. Ancak sezgisel şiirin gücünün ve etkisinin yerini alamaz. Kalıcılığını ve sürdürebilirliğini sağlayamaz. Burada, bizi şu yanıltmasın. Sade, yalınkat bir şiirin derinlikli olamayacağından bahsetmiyorum. Yalın bir dille de sezgisi, imgesi, algısı, dili, içeriği gelişmiş çok farklı şiirler yazılabilir.
Kısaca, şiir dediğin insanı dalgalandırıp dalgalandırılıp durultan, öldürüp öldürüp dirilten, yaralayıp yaralayıp iyileştiren, azaltıp azaltıp çoğaltan, sarsıp sarsıp sakinleştiren, sarıp sarıp bırakan, ısıtıp ısıtıp üşüten, yakıp yakıp söndüren, akıtıp akıtıp donduran bir formda olmalıdır. Yıllar önce de söylemiştim, bir şiirde suyun katı, sıvı, gaz formlarının hepsi olmalıdır. Bu da şairin yeteneklerinden ziyade; sezdirdiği alanın genişliğine, uçsuzluğuna, sınır tanımazlığına, dilinin farklılığına-çeşitliliğine-değişimine-gelişimine-akışına-etkisine-sesine-seslenmesine-sessizliğine dayanır.
Şairin sezgisi ve dilin gücü şiirin kendisidir. Güçsüz bir dille yazılan şiir, iskeleti olmayan bir gövde gibidir. Sade ettir. Ayakta duramaz, yürüyemez, yığılır. Dil, bir şiirin hem kemiği hem iliğidir. Şairi var eden, dokunulmaz kılan, etkileşim alanını sınırsızlaştıran dilidir. Okuyucu şairi değil, dilini benimser ve sever. Okuyucu şairini dilinden tanır. Okuyucu şairi bilmez, dilini bilir. Şairi sevmez, dilini sever. Kendi diliyle şairin dili arasında kurduğu bağ ile yaşar. Yoksa canı cehenneme tüm şairlerin! Mesela benim şiirimin temel öğesi çoşku, yeni imge, çok anlamlılık-katmanlılık, çağrışım zenginliği, yer yer sesin peşine düşme, sessel ve anlamsal bütünlük yaratma ve ironidir. Şimdi okuyucu böyle bir şiirle karşılaştığında beni bulacaktır.
Bir şiiri uzun yıllar okunur kılan, şairin içine nüfuz ettirdiği imge çeşitliliği ve genişliğidir. Bir söz söylersiniz ama çok söz anlaşılır. Bir dize yazarsınız ama içinde yüz dize vardır. Bir şey demişsinizdir ama her şeyi demişsinizdir. Bunu da sezgisel alanının büyüklüğü yapar.
Bir şair yazdığı şiirle, okuyucuya bir odayı betimleyip onu orada kapalı kapılar arkasında bırakmamalıdır. Gökyüzüne baktığındaki; mavi-boşluk-derinlik-sonsuzluk-renk geçişleri-uçakların çizdiği yollar-bulut hareketleri-kuşlar-kar-yağmur-dolu tüm bu kavramları çoşkulu bir şekilde yaşatmalı-hissettirmeli ve imge olarak verebilmelidir. Sezgisel aralığı geniş bir şiir, okuyucuya da koca bir alan yaratır. Her okuyucu bu arada kendine ait bir dünya kurar.

 

(Foto: Üzeyir İlbak)

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir