- Diyalektik nedir?
Diyalektik terimi, Grek dilinde “ayırma, yırtma, ikiye bölme” anlamlarında kullanılan “dia” sözcüğü ile “akıl, söylemek” anlamlarını içeren “logos” sözcüklerinden türeyen “dialogos”tan türetilmiştir. Logos boyunca, anlamına da gelen dialogos terimini, Platon, “logos boyunca söyleşerek ilerleme” şeklinde kullanır. Buradan hareketle Platon, diyalektik kavramını da, “soru ve yanıtlarla idealara değin ilerleme” olarak sunar. Ancak diyalektik, kavram olarak kullanılmasa da içerik olarak ilk dönem filozoflarından Herakleitos ve Elealı Zenon’a dayandırılır. Herakleitos, evrendeki işleyişi, sonsuz oluşum olarak gösterirken, varlığın durmaksızın kendi karşıtına dönüşmesi, çatışması, bazen durulsa da genelde savaşım halinde olması olarak kurgular. Bu kurgunun bir benzeri Aristoteles’in “Peri Geneseos Kai Phthoras” adlı eserinde yer alan ve bu eseri temel alan, Kindi, Râzi, İbn Sîna gibi pek çok Müslüman düşünürde yankı bulan “Kevn ve Fesâd” teorisidir. Aristoteles, ezelî ve ebedî varlığın sürekli oluş ve bozuluş halinde kendini ürettiğini, bu değişimin arkasında değişmeyen bir tözün bulunduğunu söyler. İslâm filozofları bu görüşü, mahlûkun ezelî, ebedî olmadığını, başlangıcı ve sonu bulunduğunu söyleyerek biraz değiştirmiş, oluş ve bozuluşun duyu ve akılla kavranabilir (el-Kindi) olduğunu dile getirmişlerdir. Oluş ve bozuluş, -Aristoteles’te de olduğu gibi- Müslüman düşünürlerce, yalnızca geçici unsurları değil tözü de etkilemektedir. Dolayısıyla oluş ve bozuluş, varlığın her bir zerresini özgün kılmaktadır. Bunun yanında panteizm, panenteizm, vahdet-i vücut gibi birleyici görüşlerin Grek’teki temsilcilerinden Elealı Zenon’un, diyalektiği kullandığı iddiası da Aristoteles’e dayanır. Zenon’un paradokslarında da kullandığı üzere öne sürdüğü mantıksal kurgunun diyalektiksel açıklaması, sonsuzluk ve uzam arasındaki geçici dönüşümdür. Bunun haricinde, Zenon’un kurgusu için olgusal bir diyalektikten söz etmek zordur. Buna rağmen Herakleitos ve Zenon’un diyalektik kavramını kullandıklarına dair bir veriye ulaşılamamıştır.
Bu kavramsal girişin yanı sıra saf aklın işleyişinde de var olan ikilemeye değinmek gerekiyor. İnsan aklı, adı ya da nesneyi algılarken mukayese etme özelliğine sahiptir. Bunun için ya benzeriyle ya da zıddıyla karşılaştırarak muhakemede bulunur. Bu durumu izâh ederken, insanın algısının tecrübesine, tecrübesinin de saf akıl ilkelerine bağlı olduğunu teslim etmiş olalım. Şöyle ki; evrende var olma, varlığını devam ettirme kaygısı olan insan, nesneler dünyası ile her karşılaşmasında öncelikli olarak “mekan” algısı üzerinden, sonrasında ise “zaman” üzerinden muhakeme etmeye başlar. İlkin kendini ve nesneyi konumlandırdıktan sonra kendisi ile nesne arasında bağ kurmaya çalışır. İşte bu bağ kurma çabası, kendi ile ötekinin kurgusu anlamına gelmektedir ki bu noktadan sonra mukayese başlar. Kendi-kendi, kendi-öteki, öteki-kendi, öteki-öteki. Bu, insanın kendini ve varlığı tanımlama sürecinin bir görünümü olarak bilginin oluşum süreci olarak da kabul edilir. Edindiğimiz bilgi, algımızı, algılarımız da dünya görüşümüzü belirler. Çünkü algı, birikim üzerinden işler, insan açısından birikimse yeryüzü hafızasıdır, diğer bir deyişle; kültür. Buna istinaden, ikili düşünme özelliğinin insanın muhakeme, mukayese özelliklerinin bir sonucu olduğunu teslim edebiliriz.
Peki diyalektik süreç insan zihninin bu ikileyici özelliğinin bir sonucu ise her insan teki için geçerli bir akıl yürütme midir? Burada öznenin kendini nasıl konumlandırdığı önemlidir. Eğer Descartes’ın düalist görüşü üzerinden okuma yapacaksak, Descartes sonrası Batı medeniyetinin ben merkezli anlayışı temel alması, “kendi-öteki” ideolojisinin yükselmesine neden olmuştur. Bunun tarihsel dayanağı ne Descartes ne de bir başka düşünürdür. Batı medeniyeti, gündelik hayatını düzenlemeyen bir dinsel yapıya sahip olduğu için kendi göbeğini kendi kesmek, kendi geleceğine yön vermek zorunda kalmış, “öteki”yi “kendi” üzerine kurgulamıştır. Haliyle “öteki”nin “kendi” üzerine kurgulanmasından ötürü uylaşım, hiçbir zaman tam olarak sağlanamayacaktır. Oysa Doğu medeniyetleri kurgularını “öteki-kendi” üzerine yaparlar. Çünkü yaşantılarını düzenleyen kuralların kaynağı Yüce’dir. Bu da Doğu insanını ötekinde kendini küçülten birleyici anlayışa götürecektir. Bu noktada birleyici görüşlere baktığımızda “Her şey zıddıyla kaimdir.” anlayışının içerisinde zıtların birliği mevcuttur. Diyalektikte ise çatışmanın başlangıç olarak kabul edilmesi, önemli bir ayrım olarak gözükmektedir. Dahası “Her şey, aslına rücu eder.” kabulü de, tek töz anlayışının önemli argümanlarından biridir, oysa ki diyalektikte her değişim başka bir töz anlamına gelir. Bu detaylar açısından bakıldığında her ikileyici düşünce sisteminin diyalektik olduğunu, (Zenon örneğinde olduğu gibi) her birleyici düşünce sisteminin de diyalektiği içermediğini söyleyemeyiz. Diyalektik kavramını biraz daha açımlamak üzere iki örneğimizin ilki olan Hegel üzerinde duralım.
- Hegel
B.1. Diyalektik İdealizm
Hegel’den önce diyalektik kavramını Aydınlanma Çağı’nda yeniden şekillendiren Kant, biçimsel kalmak kaydıyla, diyalektiği, aşkını kavramak için bir araç olarak görür. Aklın ve duyunun ulaşamadığı gerçeğin, görünen ilişkinin olumsuzlanması sonucu eleştirel bir tutumla ortaya konması diyalektik sürecin sonucudur. Diğer taraftan diyalektiğin aşkın olmayan doğal kısmının, sadece görünenin mantığı anlamına geldiğini söyleyerek safsataya dönüştüğünü ifade eder. Diyalektiğin bugünkü hâli, Hegel’in kurgusudur. Hegel, öncelikle mantıksal düzlemde alınan diyalektiği mantıksal olanı, görüneni, görünenin arkasındakini kapsayacak şekilde bir devinim olarak ifade eder. Bu anlamda varlık algısının tamamını diyalektik süreçle açıklar. Var olan her şey “tin”in deviniminden ibarettir. Şu ayrıntı önemlidir ki; tin ile birlikte özne de var olur. Özne, zamana (tarihe) ve uzama bağlı olduğu için hiçbir zaman kendisi ile özdeş değildir. Şöyle ki; özne, tarih içinde sürekli değişim halindedir. Sürekli değişim halinde olduğu için kendisi ile özdeş değildir, ancak ne kadar değişirse değişsin aynı kaldığı için kendisidir. Bu iki farklı durum tinin kendini gerçeklemesinden başka bir şey değildir. Hegel’in üç kavramı, bunu biraz daha detaylandırır: Kendinde, kendi-için, kendi-yanında. Töz, henüz kendini olumsuzlamadığı durumda kendindedir. Bu durumda iken töz, neye sahip olduğunu bilemez. Doğaldır, statiktir. Bu, diyalektik aşamada “tez” basamağıdır. Kendi-için ise kendini olumsuzlama sürecidir. Bir nevi istem, tanınma isteği gibi bir hareket ettirici ile kendi-için süreci başlar. Dinamizm kazanan özne, kendi-için yeni bir şeye dönüşür. Bu, öznenin gerçekliğidir. Çünkü doğal, yani aynı (kendinde) kalan özne, sıradan bir nesneye dönüşür. Bu nedenle insanın özne olarak doğal kalması imkansızdır. Sürekli kendini olumsuzlayan özne (insan), durmaksızın dönüşerek tinin kendini gerçeklemesinin bir boyutu olur. Kendi-için kavramı, diyalektik aşamada “anti-tez” basamağına işaret eder. Son kertede tüm olumsuzlamaları ortaya koyup kendini tam anlamıyla gerçekleştiren özne “kendi-yanına” döner. Bu da “sentez” demektir. Bu süreç tüm olumsuzlamalar bitene kadar başa döner, tekrar gerçekleşir.
Hegel, aklın, varlığı kavramasının da diyalektik yöntemle olacağını söyler. Şöyle ki; varlık, kendi başına anlamı olmayan, derin düşündüğümüzde de bir şey ifade etmeyen bir kavramdır. Sonuna kadar gittiğimizde varlık kavramının yerine –herhangi bir şeyle karşılaşmadığımız için- yokluk kavramıyla karşılaşırız. Yokluk kavramı da bir sürecin başlangıcını ifade eder. Çünkü artık varlık kavramının içeriğini, yokluk kavramı ile olumsuzlayıp doldurmaya başlarız. Ta ki varlık kavramının içi dolana dek. Tüm bu oluşan kavramlar mantıksal, aklî düzlemde gerçekleşir.
Varlık düzlemi olarak algıladığımız doğa ise bir olumsuzlamadır. Tinin kendini tanımak, istemini gerçekleştirmek üzere kendini olumsuzlaması sonucu doğa meydana gelir. (Bu argüman, “Ben gizli bir hazine idim; bilinmek istedim, mahlûkatı yarattım.” hadisini hatırlatmaktadır.) Doğa, kesintisiz devinimin alanı olur. Doğadaki hiçbir şey kendinde bir anlam taşımaz. Ancak kendisini olumsuzlayan öteki ile anlam kazanır. Yalnız tin artık özgür değildir, kendine yabancılaşmıştır. Çünkü ortaya çıkan her oluşum yeni bir şeydir ve her yeni şey kendini tanımlamak ister, her yeniden tanımlanma isteği de bir sonraki oluşumun başlangıcıdır. Ancak burada gözden kaçırılmaması gereken nokta, her ne kadar tinin kendine yabancılaşmasından söz ediyorsak da olan her şeyin tinin görünümünden ibaret olduğudur. İnsan ortaya çıktığında ise tin, kendini özgür kılacak oluşuma kavuşmuştur. İnsan öznedir, tin artık insanın üzerinden kendini gerçekleştirir. Her insan ayrı bir şeydir. Ayrı tinsel dünyalara sahiptirler. İnsanlar topluluk halinde hareket ettiğinde ise tin tam olarak kendini bulur ve özgürlüğüne kavuşur. Toplum, devlet ve tarih ile özgürlük gerçeklenir. Tin, artık kendini tarih içinde gerçekleyerek yürüyüşünü tamamlar. Sürecin son bulması anlamına gelen mutlak tine (Geist) ulaşılması için topluluk halinde hareket edilen alanlarda ileri seviyede gelişme sağlanması gerekir. Bunlar din, sanat, felsefe gibi üst bilinci gerektiren unsurladır. Özetlemek gerekirse, insanın oluşumu öznel tin; toplum, devlet, tarihin oluşumu nesnel tin; tinin tam bilincine ulaşması da mutlak tin basamağını oluşturur.
B.2. Tarih, Devlet Anlayışı
Devlet, bireyin istemi ile genel istem arasındaki bağ sonucu oluşur. İnsana göre üst akıldır. Birey, kendini üst yasaya bağlar. Ki Hegel, ahlakî olanın bu olduğunu söyler. Bu da üç aşamada; önce ailede, sonra vatandaşlık bilincinde, son olarak da devlette gerçeklenir. Ailede genel olanı öğrenir, vatandaşlık bilincinde dayanışma, ortak çıkarlar gibi topluluk duygusunu geliştirir (vatandaşın çıkarları, devletin çıkarları söz konusu olduğunda gözetilmez), devlette ise bireylerin istemlerinin bir araya geldiği canlı bir organizma ortaya çıkar. Devletlerin üstünde bir güç olmadığından devletler arası anlaşmazlıklar savaş ile çözülür. Aslında barış, yeteneklerin körleşmesidir. Bu nedenle savaşlar, tarihin kaçınılmaz unsurlarıdır. Devletlerden hangisinin yaşayacağına hangisinin öleceğine tarih karar verir. Tarih, özgürlük yolunda tinin kendini gerçeklemesidir. Dolayısıyla seçim yapan da tindir. Tin, özellikle büyük şahsiyetlerle amacını ortaya koyar, yani tarihin seyrindeki değişimi onların üzerinden gerçekleştirir. Hegel, bunu aklın oyunu olarak ifade eder. Akıl, fâildir; neyin gerçekleşmesini istiyorsa o şartları oluşturacak güçlü kişileri tarih sahnesine çıkartıp yeri geldiğinde ortadan kaldırır. Bunu şöyle özetler: “Zeka ve bilinçli istem dünyası şansa bırakılmış değildir, kendinden haberli düşüncenin ışığında ortaya çıkmalıdır.”1 Tarihin bu son döneminin en büyük aktörleri olarak da Almanları görür. Uluslar, kolektif bilinci, tini yansıtır. Ona göre Alman ruhu, yeni dünyanın ruhudur.
B.3. Sanat, Felsefe, Din Anlayışı
Hegel, sanattaki güzelin doğadaki güzelden üstün olduğunu söyler. Çünkü sanattaki güzel, tinin eseridir. Mesela, Homeros’un ortaya koyduğu güzellik ölümsüzdür. Üstünden 2000 yıl geçmesi onda bir şey eksiltmemiştir. Ancak sanat, statikleşmeye başladıktan sonra yerini felsefe ve dine bırakır. Sanat, sanat felsefesine geçerek yaşamını devam ettirir. Felsefe de tarihin içinde değişime uğramayan üst gerçeklenme alanıdır. Binlerce yıldır insanlar aynı sorulara cevap aramaktadır, aynı dinamizm devam etmektedir. Din ise Tanrı düşüncesinden bağımsız değildir. İnsan aklı ile varılacak en üst düşünce Tanrı düşüncesidir. Mutlak Tin, bu üç üst düzey alanın gelişmesi sonucu ortaya çıkar. Tinin yürüyüşü olarak görülmesi gereken diyalektik, Tanrı’nın formlarından başka bir şey değildir. Bu anlamda Tanrı ile başlayan süreç yine kendi-yanında (kendini gerçekleyerek) zirveye ulaşır. Hegel bunu şöyle özetler: “Bu birlik, sonuçta mutlak ve tüm doğruluktur, kendini düşünen düşüncedir.”2 O halde Hegel’e göre tüm olan biten Tanrı’nın kendi üzerine düşünmesinden başka nedir?
Şimdi de Marx’ın diyalektik anlayışına göz atalım.
- Marx
C.1. Diyalektik Materyalizm
Marx, Hegel’in diyalektiğinin başı üstünde durduğunu, ters çevrilmesi gerektiğini söyler. Marx’ın da belirttiği gibi diyalektik materyalizm, tam da diyalektik idealizmin tersidir. Ortaya konan görüş, başlı başına yeni bir teori gibi değil de uyarlama olarak alınabilir. Aslına bakılırsa diyalektik bağlamında ortaya tam bir veri konmadığını bile söyleyebiliriz. İlk büyük mesele tin ve özne meselesidir.
Hegel’de tinin kendinde hali Tanrı iken, Marx’ta özne insandır. Mesela tarihsel materyalizmde komünal yaşantı ile başlayıp üretim araçlarının sahiplenilmesiyle ilk sınıfsal ayrımın ortaya çıkması, sınıf bilinci, üretim gibi üst kavramların oluşmasına (Tin’e karşılık olarak), ezilen sınıfın ise tarihin öznesi olmasına neden olmuştur. Kendi-için halinde olan tinin insanda kendini gerçeklemesi yerine, üretim ve sınıf bilincinin, ezilen sınıfta kendini gerçeklemesi gelmiştir. Olumsuzlama kavramının yerini yabancılaşma almıştır ki yabancılaşma kavramı Hegel’de de mevcuttur. Tanrı, insanı kendine yabancılaştıran düşüncedir. Bir başka benzer husus da tarihin akışıdır. Hegel’de Mutlak Tin’in kendini İsa’da gerçeklemesi ve Prusya’nın bu eskatolojinin bir parçası olması düşüncesine; Marx, kendine yabancılaşan insanın (ezilen sınıfın) kapitalist aşamada kendini gerçekleyip devrim yapacağı ve sosyalist devleti kuracağı eskatolojisiyle karşılık vermiştir. Tüm bunların yanında idealizm boyutunda bir varlık anlayışı içermediğinden, diyalektik materyalizmde, kendinde, kendi-için ve kendi-yanında kavramları -ruhu gerekli kıldığından- tam olarak karşılığını bulamaz. Yani madde, kendini kendinde olumsuzlamayıp yine kendine dönüşecek, Hegel’de anlamını bulan sentetik bir sürece dönüşemeyip kısır döngüde devinecektir. Marx, burada, duyum ve algıların, nesne ile kurdukları irtibatı esas alır. Mesele çıplak nesnenin özne ile temas kurması neticesinde değişmesidir. Marx’ın, materyalizmi diyalektik ile uzlaştıramayıp, kötü bir Hegel kopyası ortaya koyduğunu söyleyen pek çok eleştirmen, bütün meselenin insana biçilen devrimci misyon olduğunu ileri sürerler. Marx da çağındaki benzer eleştirilere, kendisinden önceki filozofların dünyayı değişik açılardan yorumladıklarını, asıl işin dünyayı değiştirmek olduğunu söyleyerek karşılık verir. Hatta tarihi ele alırken, filozofların, dönemlerinde, egemen güçlerin dünya görüşünü yansıtmaktan öteye geçmedikleri iddiasıyla diyalektik materyalizmi devrimci bir çizgide sabitler. Bu, yeni bir paradigma demektir; özneyi aksiyona çağıran. Bu paradigmanın, dünyanın doğusunu, batısını etkilediğine, materyalist felsefeyi beslediğine, siyasal süreçleri yönlendirdiğine, toplumları değiştirip hümanist kaygılarla insanların -bir ütopya (marksist eskatoloji) uğruna- savaşım verdiklerine de tarih şahittir.
C.2. Tarih Anlayışı
Tarih, tez halinde olan insanın eşit bir şekilde yaşamasıyla başlar. Sonra insanlar, tarımla birlikte üretime geçerek üretim araçlarına sahip olanlar ve olmayanlar olarak sınıflara ayrılır. Bu, insanın anti-tez olarak ürettiği pek çok kavramla karşılaşması ve çatışması anlamına gelir. İlkel, köleci, feodal ve kapitalist dönemlerde görülen sınıf çatışması bir nevi doğal zorunluluktur. Peki, ideal toplum düzeni olarak sayabileceğimiz komünal toplum, sınıflı topluma nasıl geçmiştir? Bu süreçten itibaren kendine yabancılaşan insan, komünist dönemden sonra yine kendine yabancılaşma eğilimi göstermeyecek midir? Bu sorun, marksizmin açmazı gibi gözükmektedir. Yine Hegel’den yola çıkarsak, Marx’ı daha iyi çözebiliriz. Belki de Hegel’in tez aşamasında belirttiği “istem” nasıl ki anti-tezi doğuruyorsa; komünal yaşantıda insanın kendi yankısını görme istemi sınıflı toplumu ortaya çıkarmış olabilir. Marx’ın diyalektiğinde bir sonraki aşama, yabancılaşan insanın kendini bulacağı sentez aşamasıdır. Artık tarih değişir, insan yeniden kendini gerçekleştirir. Sosyalist aşamada devrimle birlikte devlete devredilen erk, komünist aşamada insanlığın başlangıcında olduğu gibi insan tekine geri döner. Böylece devinim tamamlanmış olur.
C.3. Sanat, Felsefe ve Din Anlayışı
Felsefe, din ve sanat, sınıf çatışmasını mevcut egemen güçlerin lehinde azaltan, ezilen sınıf için süreci yaşanılır olarak sunan alanlardır. Marx’a göre sanat, din ve felsefe, bulunduğu dönemin üretim, dağıtım ilişkilerinin bir sonucudur. Bu sonuç, derinlemesine bir etkiye değil genişlemesine bir etkiye sahiptir. Bu kavramlar, ruh değil birer soyutlamadır. Lâkin tez olan insanın kendine yabancılaşmasına neden olan bu kavramlar insanın kendini gerçeklemesi olan devrimden sonra ele alınabilir. “Din, halkın afyonudur.” söylemiyle Marx’ın tasarladığı gelecekte Tanrı’nın yeri olmadığını teslim etmek gerekir. Sanat için de “emek için, emekle beraber, emekten sonra” gibi ikincil tanımlamalar yapar. Felsefeyi ise, artık, boş tasarılardan, dünya hakkında sahaya inmeyen düşüncelerden sıyırıp devrimin aracı kılmaya çalışmaktadır. Bu üç kavram da insanın kendini gerçeklemesi için ürettiği anti-tezler arasında yerlerini alırlar.
- Sonuç ve Değerlendirme
Hegel ve Marx’ı yeniden okurken, Batı medeniyetinin serüvenini göz önünde bulundurmalıyız. Birbirine bu denli karşıt gibi görünen düşüncelerin aynı potada erimesi, Batı medeniyetinin düşünsel gelişiminin diyalektik bir yol izlemesi nedeniyledir. Gerek Yahudilikte gerekse Hristiyanlıkta tarihin sonuna ilişkin yer alan naslar, Hristiyanlık sonrası Batı düşünce yapısının içine işlemiştir. Özellikle tarihin sonuna yönelik ortaya çıkan (eskatolojik) görüşlerin –neredeyse- tamamı din kökenli olarak kabul edilebilir.
Diğer taraftan, diyalektik süreç, idealizm ve materyalizm açısından ele alındığında, varlığın maddenin mi yoksa tinin mi türevi olduğu asıl mesele gibi gözükmektedir. Bu okuma şekli iki görüşün taban tabana zıt olduğu şeklinde neticelenir. Ancak Hegel ile Marx özelinde diyalektik idealizm ile diyalektik materyalizmin, tarihsel süreç önerileri üzerinde okunması gerektiğini düşünüyorum. Bu açıdan değerlendirildiğinde ister kendini gerçekleştiren tin olsun, isterse üretim faaliyetleri olsun; sonuçta tarih, süreci yaşayan insan üzerinde gerçekleşmekte ve sentez olarak devlete dönüşmektedir. Bu oluşan devletin sosyalist devlet ya da krallık olmasını önemli bir fark olarak görmüyorum. Neticede bu iki devlet de sentez olarak ortaya çıkan tezin son aşamasıdır. Her iki devletin de ütopik özelliklere sahip olduğunu, yeniden en başa dönüşü başlattığını da teslim etmek gerekir. Başka bir ortak tarih okumasında Hegel, “Tarih, tinin yürüyüşüdür.” iddiasını temellendirirken, Napolyon, Sezar gibi büyük adamların, ulusların tarihini değiştirme misyonu yüklendiklerini söyler; buna karşılık Marx, tarihin, üretim ilişkilerinin üzerinde gerçekleştiği işçi sınıfının (proletarya) bilinçli iradesiyle değişeceğini söyler. Bu karşılaştırmaları niçin yapıyorum? Bir tarafa maddeyi tinin görünümü olarak kabul eden idealizmi, diğer tarafta ideyi maddenin türevi sayan materyalizmi koyduğumuzda ortak bir tarih anlayışına çıkılamaz gibi düşünülebilir. Oysaki diyalektik sürecin soyut ifadelerden somut tarihe uyarlanmasıyla görülüyor ki, her iki teori de insanı neyin beklediği ile alakalıdır. Yani genel olarak yorumlandığında, Hegel’in sistemin koruyucusu olduğunu söylemek, devrimci olduğunu söylemekten daha zordur. Çünkü Hegel de Marx da toplumların diyalektik olarak hangi süreçlerden geçerek sona varacaklarını farklı kavramlar kullanarak açıklar. İki filozoftan biri Prusya, diğeri İngiltere örneği ile ideal devletin Batı’da gerçekleşeceğini ortaya koysalar bile, ileri sürdükleri tezi global düzeyde değerlendirirler, yani bu çıkarım tüm medeniyetler için geçerlidir. Her ikisinde de diğer medeniyetlere dair okuma Batı medeniyeti üzerinden yapılır. Böylece tüm medeniyetlere (özelde Batı medeniyetine) eskatolojik bir gelecek önerirler, her ikisi de bu eskatolojik geleceğin (sentez) tekrar tez aşamasına geçişin öncülü olduğunu söyler.
Bitirirken, sanat, felsefe ve din gibi alanlara tarihin gerçeklenmesi sürecinde –her ikisinin de- çok yer vermediğini, bu üç alanı da (Marx’ta din yerine ideoloji vardır) tarihin sonuna sakladıklarını söylemeliyim. Bu veri ile birlikte şu ifadenin yeniden altını çizmek isterim: Diyalektik sürecin son yorumcuları olan Hegel ve Marx, tarihin bir aksiyon alanı olduğunu farklı açılardan bakarak ortaya koymuş, tarihin sonunu bu aksiyonun neticesine bağlamıştır. Vesselam.
____________________________________________
1 Bertrand Russel, Batı Felsefesi Tarihi, 3.Cilt, Sh. 88
2 Bertrand Russel, Batı Felsefesi Tarihi, 3.Cilt, Sh. 87
YARARLANILAN KAYNAKLAR:
-TDV İslâm Ansiklopedisi – Kevn ve Fesad bölümü
-EGE Ragıp, Diyalektik, Felsefe Ansiklopedisi 4.Cilt
-GÖKBERK Macit, Felsefe Tarihi, İstanbul 1996
-RUSSEL Bertrand, Batı Felsefesi Tarihi 3.Cilt, İstanbul 1997
-RUSS Jacqueline, Avrupa Düşüncesinin Serüveni, Ankara 2014

