Onu, hafta sonları ikinci el eşya satın almak için gittiğim İskitler’de gördüm. Eskiden oto tamircilerinin bulunduğu alan, kentsel dönüşüm gerekçesiyle boşaltılınca buraya hurdacılarla, cumartesi pazar günleri ikinci el eşya satıcıları doldu. Alanın bir kısmına bir aralık, “adaklık kurbancı”lar yerleşmişti. Burayı gübre ve hayvan kokusuna, kurban bayramındaysa deri, kan ve işkembe çöplüğüne dönüştürdüler.
Hurdacıların toplayıcı çocuklarının çoğu, Suriyeli’ydi.
Genellikle iki katlı, ahşap ve kerpiçten mamul harabe evlerin, sonradan çatılmış gecekonduların çöp deposuna dönüştüğü alana atılan eski giysiler, kap-kacak, teyp kasetleri, film ve müzik sidileri, kartonlar, naylonlar, ahşap eşyalar hafta sonlarındaki sergilerden sonra görevlilerce yakılıyordu. Yenimahalle-İvedik tarafından gelindiğinde, Ulus, Kızılay, Konya levhası izlenince Akköprü’ye ulanan yola giriliyordu. Kavşağa varmadan sağda, bu çöp alanına giden yeni bir toprak yol açılmıştı. Oradan giriyordum. Mucur dökülmüş stabilize yolda birinci viteste palio binikiyüzü korkarak sürüyordum. Beşyüzmetre sonra bu ikinci el Pazar sahasına ulaşmış oluyordum.
Bir hafta sonu yine aynı yere arabayı park ettim. Sırt çantamı alıp sergileri dolaşmaya başladım.
Satıcılar, eskiden İtfaiye meydanında tezgâh açanlardı. Onlara yeni simalar da katılıyordu. Bazısı Arapça konuşuyor, bazısı Roman’dı. Arada esrarkeş ve tinercilere de rastlıyordum.
O gün daha çok kitap, teyp kaseti ve sidi aldım. Vakit ilerlediğinden bazı sergiler toplanıyordu. O kadar çok eşya vardı ki, sergicilerin çoğu bir kısmını alıyor, özellikle ilgimi çekenleri üzerine yaydığı hıladan yere boca ediyordu. Pazarda dolaşanların çoğunun kasete, sidiye ilgisi yoktu. Kitaplarınsa yüzüne bakılmıyordu. Sırt çantamı iki defa doldurup, arabaya dönerek bagaja boşalttım. Acıkmış, susamıştım. Eşimin evde hazırladığı peynirli-salamlı sandvici yanıma aldım, küçük termosumda filtre kahve vardı, onu da ihmal etmedim.
Son bir kez dolaşacaktım ki, yaşlı bir dut ağacının dibinde uyuyan boz köpeği gördüm. O kadar zayıftı ki… Kemikleri çıkmıştı. Karnı sırtına yapışmıştı. Tozun toprağın, yanmış eşyalardan kalan isin kömürün, pis kokuların içinde, bir taşın yanında kıvrılmıştı. Açlıktan susuzluktan bitkin bir haldeydi. Çekinerek yaklaştım. Gözlerini araladı, ürktü. Durdum. Biraz bekledikten sonra konuşmaya çalıştım. Sevgiyle seslendim. Ürkmesi sürmekle beraber o yakıcı gözleriyle bakıyordu. Yavaş yavaş yaklaşıyordum. Elimdeki sandviçten bir parça kopardım, uzattım. Kalktı ve korkarak geri çekildi. Tekrar durdum. Kısa bir an sonra bu defa yalvarmağa başladım. Sandviçten kopardığım parçayı önüne doğru fırlattım. Hemen yedi. Nasıl açtı aman Allahım! Tekrar bir parça koparıp, bu defa daha beriye attım. Saldırdı, bir çırpıda onu da yedi. Yalvarışlarım sonuç veriyordu. İyice yaklaştı. Ama hâlâ ürkekti. Kalanı da önüne koydum. Yedi. Yere çömeldim, dil dökmeğe başladım. Kuyruğunu sallıyordu. Yavaşça yaklaştım. O da yaklaştı. Belli ki hiç sevilmemişti. Nasıl sevileceğini bilmiyordu. Uzanınca başını geri çekti. Tekrar uzandım, güzel sözler söyledim, bu defa sağa sola zıplamaya başladı. Gözyaşlarımı tutamıyordum. Güneş batıyordu. Ankara’nın göz kamaştıran gurubunu bu kez içimde yatışması güç bir melalle karşılıyordum. Az ilerde atıkları toplamaya başlayan görevlinin bağırtısıyla ona döndüm. “Dağıtmayın dağıtmayın!” diye bağırıyordu. Ona bakarken dalmışım. Birden elime patisiyle dokunduğunu hissettim. Sol patisini uzatıyor, yaklaşınca zıplayarak geri çekiyordu. Uzanıp başından okşamak istedim. Kaçtı.
O geceyi zor ettim.
Ertesi gün öğleye doğru Ulus’a hale gittim. Üç kilo çorbalık tavuk parçaları aldım. Evden beş litrelik iki naylon kaba su doldurmuştum.
Arabayı dut ağacına yakın bir yere park ettim. İndim. Yine aynı yerde uyukluyordu ki, beni görünce deli gibi koşmaya başladı. Yanıma geldi. Sevinçle zıplıyor, patisini uzatıyordu. Tuttum. Patisinden okşadım. Durdu, başını yere eğdi. Sevmemi istedi. Okşadım okşadım… Nasıl seviniyordu.
“Bak neler getirdim sana” dedim. Önce civarda bulduğum iki plastik yoğurt kabına su koydum. Dökerken uzanarak içti. O kadar çok susamıştı ki… Şılap şılap içiyordu. Bagajdaki poşeti getirdim. Açarken saldırdı, bir parça eti kaptığı gibi az ilerdeki beton kütlenin üzerine götürdü yemeğe başladı. Tam bu sıra kardeşi olduğunu sandığım, kendisi gibi boz biri daha geldi. Ona da ikram ettim. Etleri çiğnemeden yutuyorlardı. İki-üç parça kalmıştı. Betonun üzerine bıraktım. Arada su kaplarına gidiyor, biraz içtikten sonra tekrar eti yemek için geliyordu.
Bitince çöktüm. Başından, boynundan, çenesinden okşayarak sevdim. Sevdiğimi, fırsat buldukça geleceğimi söyledim. Ayrılma zamanı gelmişti. Etrafımda zıplayarak dönüyor, koşuyor, gelip başını uzatarak sevmemi istiyordu.
Arabaya bindim. Diğeriyle birlikte koşarak geldiler. Çalıştırdım. Gaza bastım, ağır ağır sürdüm. Biri sağda diğeri arabanın solunda geliyordu. Birkaç yüz metre takip ettiler. Yola yakın bir yerde durdum. Pencereyi açtı. Patisini uzattı. Okşadım. Ucundan öptüm. Göz göze geldik. Bakışları içimi yaktı.
“Yarın” dedim, “yine aynı saatte görüşelim inşallah.”
Gözyaşlarımı tutamadım.
Pencereyi kapattım. Gaza bastım.
Arkada nasıl koşuyorlardı…
