Sömürgecilik, işgal edilen topraklardan çekildiğinde zihinlerdeki hükmü de sona erer mi? Bir toplum kendi tarihini başkasının kavramlarıyla okuyor, edebiyatını başkasının ölçüleriyle değerlendiriyor ve geleceğini başkasının tasavvurunda arıyorsa bağımsızlığını nasıl tamamlayabilir? Yitiksöz’ün Kasım–Aralık 2026 tarihli 38. sayısı, “Postkolonyalizm Özel Sayısı” başlığıyla bu soruların üzerine gidiyor. Şiir, düşünce, söyleşi, inceleme ve çevirileri aynı mesele etrafında buluşturan sayı; sömürgeciliğin dilde, hafızada, bilgide ve insanın kendisini algılama biçiminde bıraktığı izleri takip ediyor. Duran Boz’un emeği ve Kahramanmaraş Büyükşehir Belediyesinin desteğiyle hazırlanan bu kapsamlı eser, bağımsızlığın düşünsel şartlarını yeniden değerlendirmeye çağırıyor.
Dosyanın merkezinde, insanın kendi hikâyesi üzerindeki söz hakkı duruyor. Bir halkın başına gelenleri kimin anlattığı, yaşananlara hangi adları verdiği ve neyi hatırlanmaya değer bulduğu, o halkın dünyadaki yerini de etkiler. Başkasının anlatısında kendisine ayrılan yere razı olmak, zamanla kendi geçmişine de dışarıdan bakmayı beraberinde getirebilir. Yitiksöz’ün bir araya getirdiği metinler, temsil meselesini bu ağırlığıyla gündeme taşıyor. Konuşabilmek kadar, konuşurken hangi dilin kabullerine yaslandığımızı fark etmek de dosyanın okura yönelttiği sorulardan biri hâline geliyor.
Bu nedenle postkolonyalizm, sayının sayfalarında uzak coğrafyalara ait akademik bir başlık olarak kalmıyor. Türkiye’nin modernleşme tecrübesine, kendilik arayışına ve kültürel tercihlerine temas ediyor. Kendi birikimini değerlendirirken sürekli dışarıdan onay bekleyen düşüncenin hareket alanı ne kadardır? Bir kavram, içinden doğduğu tarihten başka bir topluma taşındığında neyi açıklayabilir, neyi örter? Türkiye üzerine yazıların birlikte okunması, bu soruların kolay cevaplara kapatılamayacağını gösteriyor. Tarihsel farklılıkları gözeten bir düşünme çabası, burada özellikle değer kazanıyor.
Sayının güçlü taraflarından biri de postkolonyal teoriyi pek çok yönüyle sorgulaması. Teorinin vaatlerini ele alan yazıların yanında sınırlarını, açmazlarını ve Türkiye’ye uygulanabilirliğini tartışan metinler bulunuyor. Böylece sömürgeciliği eleştirmek için başvurulan düşünce araçları da incelemeye açılıyor. Özgürleşme iddiası taşıyan bir yaklaşımın kendi otoritesini nasıl kurduğu sorusu, dosyanın iç gerilimini canlı tutuyor. Okurdan beklenen, sunulan görüşlere katılmanın ötesinde, aralarındaki ayrımları görmesi ve kendi değerlendirmesinin sorumluluğunu üstlenmesi.
Filistin’e ayrılan başlıklar, bu düşünsel tartışmanın taşıdığı insani ağırlığı belirginleştiriyor. Toprak, hafıza, yerinden edilme ve bağımsızlık kelimeleri, Filistin söz konusu olduğunda doğrudan insanların hayatına bağlanıyor. Endülüs’ten Afrika’ya, Avrupa’daki kolonyal mirastan Japonya’nın sömürgecilik faaliyetlerine uzanan yazılar ise karşılaştırmalı bir okuma zemini oluşturuyor. Her coğrafyanın kendine özgü şartlarını koruyarak kurulan bu genişlik, tahakkümün farklı biçimlerini görmeye yardımcı oluyor. Tarih, burada bugünün sorularını taşıyan canlı bir düşünme alanına dönüşüyor.
Eğitim ve bilgi meselesi, dosyanın üzerinde dikkatle durulması gereken damarlarından biri. Neyi öğrenmeye değer bulduğumuz, hangi kaynakları temel kabul ettiğimiz ve hangi soruları sormayı öğrendiğimiz, dünyayla ilişkimizi şekillendirir. İsmail Aydoğan’ın eğitim üzerine yazısı ile Mahmut Özer’in eğitimde epistemik bağımlılığın dönüşümünü ele alan çalışması, bu bakımdan birlikte okunmayı hak ediyor. Eğitimde bağımsızlık düşüncesi, kullanılan araçlardan derslerin içeriğine kadar uzanan bir muhasebeyi gerektiriyor. Kendi sorusunu üretebilen insanın yetişmesi, bu muhasebenin en somut karşılığı olarak beliriyor.
Yapay zekâ ve dijital sömürgecilik başlıkları da meseleyi ekranın hemen önüne getiriyor. Hangi haberin görüleceği, hangi metnin öne çıkacağı ve hangi bilginin erişilebilir olacağı üzerindeki belirleyicilik, düşünce hayatı açısından ciddi sorular taşıyor. Turan Kışlakçı ve Üzeyir İlbak’ın yazılarıyla, Yasin Aktay söyleşisiyle açılan bu tartışma, teknolojinin gündelik kullanımının arkasındaki iktidar ilişkilerine dikkat yöneltiyor. Ziyaüddin Serdar’la gerçekleştirilen söyleşi ise insanın ve gezegenin geleceğini birlikte düşünmeye çağırarak dosyanın ufkunu genişletiyor. Böylece geçmişin mirasıyla geleceğin kuruluşu aynı düşünce zemininde buluşuyor.
Edebiyatın bu toplam içindeki varlığı, kavramlara insan yüzü kazandırıyor. Yerinden edilmenin bir hayatı nasıl parçaladığı, insanın kendi diline hangi şartlarda yabancılaştığı ve hafızanın hangi ayrıntılarda tutunduğu, edebî eserlerin açtığı sorular arasında. Roman ve şiir üzerine incelemeler, tarihsel gerilimlerin metnin sesine, kişilerine ve bakışına nasıl yerleştiğini düşünmeye yöneltiyor. Sinema yazıları da görüntünün kuruluşuna odaklanarak kimin gördüğünü, kimin gösterildiğini ve seyircinin hangi konuma yerleştirildiğini tartışıyor. Sanatın tanıklığı, dosyanın düşünsel yoğunluğunu duygu ve tecrübeyle buluşturuyor.
Mahmud Derviş, Temim el-Bergusî ve Derek Walcott’un eserleriyle Türkçe şiirlerin aynı sayıda buluşması, farklı coğrafyaların sesleri arasında bağ kuruyor. Derviş’in “Yüksek Gölgeye Övgü”sü, el-Bergusî’nin “Canım Feda”sı ve Walcott’un “Adlar”ı, dosyanın şiirle kurduğu ilişkinin önemli durakları arasında. Şiirin sömürgecilik karşısındaki imkânlarını düşünmek, kelimelerin taşıdığı tarihsel yükü de hesaba katmayı gerektiriyor. Bir adın söylenişi, bir yurdun hatırlanışı, silinmek istenen bir hayatın dizede yer buluşu bu ilişkinin parçası. Hasan Aycın’ın çizgileri ise okuru durmaya ve yeniden bakmaya davet eden ayrı bir anlatım alanı oluşturuyor.
Duran Boz’un emeği, bu geniş toplamın arkasındaki sürekliliği ve yayıncılık iradesini temsil ediyor. Farklı disiplinlerden, kuşaklardan ve yaklaşımlardan kalemleri ortak bir mesele çevresinde buluşturmak; yazıları istemek, takip etmek ve bir bütün içinde okura ulaştırmak uzun soluklu bir iş. Bu sayıda görülen kapsam, söz konusu emeğin somut karşılığı. Postkolonyalizm üzerine Türkçede yürütülen tartışmaları aynı çatı altında buluşturan eser, araştırmacılar, öğrenciler ve konuyla ilgilenen okurlar için önemli bir boşluğu dolduruyor. Yeni çalışmaların başlayabileceği bir başvuru zemini hazırlıyor.
Kahramanmaraş Büyükşehir Belediyesinin bu yayınlara verdiği destek de diğer illerimiz için güzel bir örnek oluşturuyor. Maraş’ın edebiyat birikimi, böyle eserlerle ülkenin ortak düşünce hayatına katılıyor. Bir belediyenin kalıcı değer üreten yayınlara alan açması, kültür hizmetinin yıllara yayılan karşılığını görünür kılıyor. Duran Boz’un emeğiyle kurumsal desteğin buluşması, benzer çalışmaların başka şehirlerde de gerçekleştirilebileceğini gösteriyor. Yitiksöz’ün bu özel sayısı, okurun önüne üzerinde çalışılacak meseleler bırakıyor. Sayfalar kapandığında asıl soru yerinde duruyor: Dünyayı anlamak için kullandığımız kelimelerin ne kadarı kendi sesimizi taşıyor?
