I.
Yaklaşık 10 sene önce Husserl’in “Şeylerin kendisine gidelim” sözünden ilhamla demirden Rosinante’sine atlayıp yollara düşen bir anlatı kahramanı kurgulamıştım. Kahramanım Dünyanın Rengi’ne kendi rengini katmadan yol almanın imkansızlığından ve hatta bu imkansızlığın güzelliğinden bihaber, her şeyi paranteze almaya giderken kendisinin bizzat hayatı dışlayan bir paranteze dönüştüğünü, şeylerle aramıza giren o kalın tabakanın üzerinde asılı bir resme çakıldığında anlayacaktı. Demek ki şeylerin kendisine öyle parantez açarak, renk katarak yaklaşmak mümkün değildi. Hepsi bir okurluk yanılsamasıydı. Demek ki tanımak ve tanımlamak için attığımız her adım şeyleri biraz daha küstürüyor, onlar küstükçe biz bu dünyada daha da yalnızlaşıyorduk. Şeyler bilme hırsımız karşısında bize kendilerini açma niyetinden çoktan vazgeçmiş, bu dünyada bizi yapayalnız bırakmıştı. Onlarsız bir yaşam dünyası (lebenswelt) mümkün değildi ama dünyayı çoraklaştıran bilme isteği insanın içini de çoraklaştıracaktı. Belki bu “çorak ülkeden” sadece şiirin bize sunduğu işaretlere basarak aramalıydık artık çıkış yolunu. Bulamayacağımızı bilebile ama yurtsayarak; ama içimizde duya duya. Kitabı kaleme alırken yaşam dünyasının (lebenswelt) şiirle bağını kurmamıştım ama bir şiire varmıştım sonunda. Filozofun “Aklın her hastalığı, yaşam-dünyasının bir ihlalidir,” sözünü ise daha yenilerde, bir başka Alman filozoftan öğrendim. Akıl her şeyi hesaba vurma eğilimini aşırılaştırdıkça aslında bize konfor görünümlü bir külfet dünyası sunuyordu. Şeylerin kendisine gitmektense şeylere ihtimam göstermenin, ihtimam bekleyen her insan tekinin başlıca düsturu olması gerektiğini böyle böyle sezmeye başladım. İyi okurluktan has okurluğa şeyleri tanımlama, tanımlayarak düzeltme hırsından onların kendisini tanımlamasına izin veren ihtimam mesafesini kat ederek varılacağını da…

II.
Italo Calvino’nun Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu romanının ilk satırları okurluk halleri konusunda da ipucu verir. Daha romanın ilk sayfalarında yazar, okura bir rahatlık ve güven telkin eder -her ne kadar ilerleyen sayfalarda geri alacak olsa da. Kitabı eline alıp okumaya koyulacak olan okura, odasına giderken evdekileri uyarmasını, çünkü kitap okuyacağını ve rahatsız edilmek istemediğini söylemesini teklif eder. Okur, sayfalardan içeri doğru ilk adımlarını attığında dünya ile arasına bir mesafe koymaya başlamıştır. Bu, aynı zamanda etik, estetik ve politik sonuçlarıyla bir ihtimam biçimi olarak da tebarüz edecektir. Çünkü böyle bir uzaklığa çekilebilenler aslında dünyayı önemseyenlerdir. Bu anlamda ihtimam, kitap okumak için odasına çekilen okurun eyleminde somutlaşır. Dünyayı olduğu gibi görmek için zaruri olan eleştirel uzaklığa çekilmeyenler onun esiri olacakları gibi ihtimam talep edecek kelimelerden de yoksun kalacaklardır. Çünkü özne olmak, ayrışmakla ve çatışmayı göze almakla mümkündür. Bu uzaklık içinde sadece dünyanın değil kendi sınırlarının, ihtiyaçlarının ve arzularının da farkına varır özne.
Dünyayı mülkiyetine dönüştürmeden, ona sataşmadan ve onu istila etmeye çalışmadan var olmanın imkânı, arada bırakılan o boşlukta neşvünema bulacaktır. Özne, kütüphanenin kozasında kendisini örmeye başlayınca dünya da ürperişle dolacaktır. Çünkü dünyadadır ama dünyanın dışındadır; dünyadadır ve onu kendisinden haberdar edecek kelimeler biriktirmektedir; dünyadadır ama dünyanın eline geçemeyecek bir yere ulaşmıştır. Hatta bu bilince de teslim olmayan ideal okur olarak, daha uzağa gitmenin risklerinin de farkındadır: Okumak, dünyadan kaçmak değil; dünyayla araya eleştirel bir açıklık koyarak özneleşmenin yegâne olmasa da az sayıdaki alternatifinden biridir.

III.
Okurun bu bilinçle çekildiği mesafe pasif veya ölü bir boşluk değil eleştirel bir ayrışmadır. Kitabını eline alarak odasına/ kozasına çekilen okurun kendisi, öteki ve yaşam çevresi için ihtimam talep edecek kelimeleri vardır artık. Onu diğerlerinden ayıran fark, kuşandığı kelime kadrosudur. Tıpkı içeriden yaldızlı bir gök gibi, asaletini tevarüs edeceği kelimeleri vardır. Odasına çekilirken ifade ettiği “Beni rahatsız etmeyin,” nidası aslında yalvacın “Noli me tangere, bana dokunma” sözlerine yakın bir yankı ile çınlayacaktır. Söz konusu nida ile birlikte beden, mülkiyetin ve hiyerarşinin konusu olmaktan çıkmaya da matuf hale gelir. Dünyayla hakiki temas ele geçirilemeyecek kadar bir uzaklığı ve saygılı bir boşluğu bırakanlara has bir imtiyaz haline dönüşür böylece. Tıpkı Mecdeli Meryem’in karşısına çıkarak “Bana dokunma,” diyen yalvaç gibi dönüşmüş ve dünyanın alışverişine konu olamayacak bir özneleşme sürecine girmiştir. Ama metafizik bir bedenlenme değil ontolojik bir dönüşümdür söz konusu olan. Okumak, dünyevi varlığından vazgeçerek ruhlar âlemine göçmenin aksine, kelimelerle bir inşa ve bedenlenme pratiğine can vermiştir. Özne ayrışarak açıklığa çıkmıştır. Dünyayla arasına çektiği geçici sınır soğuk bir “kopuş” değildir. Aksine nesneyi ve insanı olduğu haliyle, yani kendi hakikatiyle görebilmek, tanıyabilmek ve anlayabilmek için atılan bilinçli bir geri adımdır. Tıpkı bir tabloyu görebilmek için birkaç adım geri çekilmek gibi. Bu geri adım daha sonra bir dirim müjdesi olarak, modern dünyaya etik bir itiraz olarak yankılanacaktır.

IV.
Okumayı yüceltmek ya da kitap denilen eşyayı fetişleştirmek gibi bir tuzağa düşmeden “Hangi okur?” sorusu için bir parantez açmak gerekiyor burada. Kitap dünyadaki eşyalardan bir eşyadır, bunu hiç unutmamak gerekir. Elias Canetti’nin Körleşme romanında üç bölüm vardır: Dünyasız Bir Kafa, Kafasız Bir Dünya, Kafadaki Dünya. Romanın kahramanı Prof. Kien’in dünyası sadece kütüphaneden ibaret olduğu için mesafesini yanlış ayarlamış, böylece ihtimam kuralını ihlal etmiştir. Yanlış okur diyebiliriz onun için ya da “dünyasız bir kafa.” Kütüphaneyi kutsallaştırarak ihtimam (mesafe) kuralını ters yönlü olarak hiçe saymış ve kötülüğün çoğalmasına (kütüphanenin yanmasına ve kitle ruhunun kazanmasına) sebebiyet vermiştir. Dünyasız kafanın inzivası tehlikeli sonuçlarıyla birlikte gelecektir. Kütüphane bilinci olduğu kadar yaşam acemiliğini de besleyen yanlış bir mabede dönüşmüştür onun için. Canetti’nin romanın ikinci bölümünde ustaca resmettiği üzere, Kien, “kafasız bir dünya” olan Therese’ye, kitleye ve onun doğal sonucu olan faşizme kapıyı araladığının farkına varamayacak kadar insanlardan, ilişkilerden ve hayattan kopmuştur. Kitaplara açık olan gözü dünyaya kapanmıştır. Püriten bir okur olarak dünyayla teması bir kirlenme sayarken dünyanın kirlenmesine de vesile olan entelektüel yalnızlaşmanın ideal bir alegorisine dönüşmüştür hayatı. Dijital dünyada kendi zihnine ve yankı odasına kapanan mumya okur tipinin de habercisidir Prof. Kien. Bedenini dışarıda bırakarak hayatsız bir kapanmayla kamusal kültürel mirası da elden çıkarmıştır. Canetti’nin daha sonra yazacağı “Kitle ve İktidar” kitabının da bir laboratuvarı sayılabilecek olan roman yanlış okur olmanın entelektüel bedellerinin boyutunu da önceden haber vermiştir.

V.
Italo Calvino’nun Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu romanının ilk satırlarında seslendiği okur Körleşme romanının kahramanından çok farklıdır. Calvino ilgisiz bir ilgiyle, çıkarsız bir hazla kitaba yönelen; kitabı bir fayda sağlama ya da kişisel gelişim aracı olarak görmeyen flanör okura seslenmektedir. Kaçmak ve tüketmek yerine keyifli, çıkarsız ve özgür karşılaşmalarla dönüşmek isteyen okura…
Çıkarsızlığı, -bilindiği gibi- felsefi bir birim olarak kavramlaştıran filozof Kant’tır. Kant’a göre bir şeye “güzel” diyebilmemiz için onun bizim çıkarımıza ve sahiplenme arzumuza hizmet etmemesi gerekir. Demek ki filozof da güzelin bilincine varılabilmesi için saygılı bir mesafeyi öngörmektedir. Çıkar bizi eşyaya bağlar ve açıklıkta doğması gereken özgürlüğü boğar. Estetikle etiğin kesiştiği yer de özgürlüğün nefes almasını teminat altına alan bu çıkarsız boşluktur. Bencil çıkarların ötesine geçebilen özne ötekini bir nesne olarak görmekten vazgeçerek, kendi özneliğini de garanti altına alacak ve ihtimamı muhatabına da hatırlatmış olacaktır. Bu açıklıkta yine “Noli me Tangere” nidası çınlar ama bir dirim müjdesi olarak, çıkarsızlığın olgunluğuyla demlenmiş bireylerin ihtimam talebi olarak. Lakin Kant, yukarıda bahsettiğimiz yanlış okura örnek bir hayat yaşayarak Prof Kien’in temsil ettiği yerde durmuş ve hayat ile arasında bedensiz bir boşluk bırakarak dünyasız bir kafa olarak estetiği toplumsal bağlamından ve dirim ihtimalinden koparmıştır. Daha doğrusu kentsoylu estetiği için bir diskur önermiştir. Ayrıcalıklı olmayanlar ise bu mesafeyi hayatla doldurmak, çıkarsızlığın ve ihtimamın kentsoylu olmayan bir yorumunu bu hayattan yontmakla mükelleftir. Demek ki imtiyazsız okur, bir mütekabiliyet/ özdeşlik bilinci içinde, kentsoyluların ayrıştırdığından farklı olarak okumanın sadece estetik değil etik ve politik sonuçlarının kesiştiği kavşakta aynı kaygıları taşıyanlarla buluşmak durumundadır.

VI.
Okumanın politikası da etik ve estetiğin yanında üçüncü bir sütun olarak karşımıza çıkmaktadır. Dünyanın hızlanma ve tüketme talebine sayfaların içinde amaçsızca gezinerek itiraz eden aylak/flanör okurun itirazı giderek sessiz bir protestoya dönüşür. Dikkatini sisteme satmayan aylak okur, amaçsızlığıyla, yavaşlığıyla ve tüketim zincirinden kopmasıyla kapitalizm dininin günahkârı da olmuştur aynı zamanda. Bir zamanlar pasif bir kaçış olarak yorumlanan okuma dikkat kapitalizmiyle birlikte bir direniş biçimine evrilmiştir. Yavaş, odaklanarak okuma ve bağımsız okur olma başlı başına bir politik eylem halini almıştır. Özgürleşen irade, akışın telkin ettiği kitapların dışına taşarak bize kendisini hemen teslim etmeyen, mesafe talep eden metinlere yönelmek gibi hermenötik bir tavır da benimseyecektir zamanla. Akışın istilasına karşı zor metni, mesafesini kendisi belirleyen metni seçebilmek, özerklik bilinci doğurarak bir veri tüketicisi olmanın ötesine geçmeyi sağlayacaktır. Bu durum zihinsel özerkliği demokratik bir düzleme de taşıyacaktır.
Zor metin, okurla arasına kolay ele geçmez bir boşluk bırakarak okura duyduğu ihtimamı da göstermektedir. Öte yandan, kolayca hazmedilen metinler, Canetti’nin yıllar önce uyardığı kitlenin ruhunu okşayarak demokratik mesafeyi bozacak, hızlı enformatik tüketimin doğal bir sonucu olan totalitarizme de zemin hazırlayacaktır.
Mesafeyi belirleyemeyen, istilaya da açık hale gelecektir.
İhtimam biz işi kaygıyla, kendine dert edinerek, özenle yapmaktan gelir. İhtimam göstermeyen, kendine dert edinmeyen, şeyleri ne ise o olarak tanıma ayrıcalığından değil dünyadaki çürümeden pay talep ediyor demektir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir