Uğur Derman Hocamız Ömrümün Bereketi 2’de, hat sanatının olmazsa olmaz unsurlarından biri olan “kalem” bahsinde konuyu ayrıntılı bir şekilde anlatır. Kelâmın kalemle bağlantısını, sözün lisânla dile gelmesini ifade ederken şöyle der: “Nasıl ki, ağzımızda kımıldayan bir et parçası sayesinde merâmımızı söyleyebiliyoruz; o nârin kalemin hareketleri de, elimizin lisâna gelmesini sağlamaktadır. Karşımızdakilere dilimizle anlatabildiklerimizi, uzaktakilere, hatta asırlar ötesindekilere kalemle ifade ederiz. İşte yüzlerce, binlerce yıl öncesinden kalan yazılı eserler, kalemin marifeti değil mi?”
Derman bu vesile ile câhillere hokka ve kalemin, dilsizlere ise dil ve dudağın hiçbir fayda vermeyeceğini ifade eden şu beyti de nakleder:

Câhillere devât ü kalemden ne fâide?
Dilsizlere zebân ile femden ne fâide?

Kalem kelâmla yani sözle akrabadır. Bugün her ne kadar bilgisayar ve akıllı telefonların tuşlarını kullanarak meramımızı anlatmaya çalışsak da, kelâmın yazılışını biz bugün bu âletle adlandırıyoruz. Öteden beri, biri birinin mütemmim cüzü.
Söz söylemek kolay değildir. Hele sadırlardan satırlara geçmesi hiç kolay değil. Kolay olsaydı, Şeyh Galib:

Zannetme ki şöyle böyle bir söz
Gel sen dahi söyle böyle bir söz

diyerek muhatabına meydan okumazdı. Söylediklerimi şöyle ya da böyle söylenmiş alelâde bir söz zannetme; madem öyle, gel sen dahi böyle bir söz söyle, diyor Hüsn ü Aşk şairi. Kim, niçin kızdırmışsa üstadı! Şeyh Galib bununla belki de kâtiple arasındaki farkı belirtmek istiyor. Kendi yazdıklarının “divan yolu” olmadığını ifade ettikten sonra, bununla önceki üstadların bir adım önüne geçtiğini ve başka bir dilden konuştuğunu anlatır:

Tarz-ı selefe tekaddüm ettim
Bir başka lügât tekellüm ettim

Unutmayalım ki bu şiirleriyle mağrur bir edaya imza atan aynı şair, bir “tıfl-ı mektep” gibi şunu da söylemekten geri kalmıyor:

Ey hâme eser senin değildir
Ey şeb bu seher senin değildir

Nasıl ki gecenin ardından gelen gündüz senin eserin değilse, elinde tuttuğun kalemin karaladığı şeyler de senin değildir. Buradan da anlıyoruz ki elimizde tuttuğumuz kalem ve gece ile gündüzün deveran etmesiyle geçen sayılı ömrümüz bize muvakkaten bahşedilmiş bir hayattır. Kıymetini bilelim.
Kalem en köklü kelime ve kavramlarımızdan biri. Onun saltanatını şimdiye kadar kimse yerinden edemedi. Microsoft’un kurucusu Bill Gates denen adam her ne kadar “kalemin saltanatına son verdim” diye övünse de, Nabi Avcı hocamızın ısrarla üzerinde durduğu gibi biz bu kalemi (ona göre dolma kalem) elimizden bırakmayacağız. “Nûn, kaleme ve eli kalem tutanların yazdıklarına ve yazacaklarına yemin olsun” (Kalem Suresi, 1). Bir rivayete göre “nûn” kalem hokkası demek olup, o da kalemin emrindedir. Çünkü bize “Kalemle yazmayı öğreten O’dur” (Alak Suresi, 4).
Kalemle sözün macerası eski ve muhabbeti uzun. “Râkım” mahlasıyla şiirler yazan Bursalı İbrahim’in dediği gibi:

Küttâba kalem şâire güftâr verilmiş

Kâtibe yazma görevi verilmiş, şaire de söz söyleme kudreti. Kalemin kutsallığı, söylenen sözü yazmasından kaynaklanıyor. Dolayısıyla söyleyene değil söyletene bakmak gerekir. Derman Hoca, Farsça bir beytin anlamı olan “Eğer söz, gökyüzünden inmemişse, neden kalem her söz için secdeye kapanıyor?” sözünü nakleder ki tam da bizim burada anlatmaya çalıştığımız şeydir. Öyle ki:
Feyz-i güftâr-ı lebinden mürdeye cândır gelen
Bu mısranın sahibi Fıtnat Hanım sözün gücünü belirtirken, dudaklardan çıkan sözün bereketi ölülere adeta can vermektedir, diyor. Şairler sözün ve kalemin efsunlu olduğuna, büyüsüne inanır. Nedim’in şu şiirinde bunu görürüz meselâ:

Sihr ü efsûn ile dolmuştur derûnum ey kalem
Zülf-i Hârût’un demek mümkün ki nâl olmuş sana

Ey kalem, içindeki boşluk sanki sihir ve büyü ile dolmuştur. Orada bulunan “nâl”ler belki de sihir öğreten Hârut’un saç telleridir. Kur’an’da da geçen Hârut (ve Mârut) insanlara sihir öğreten melektir. Kamışın içinde bulunan nâl, iplik gibi ince nebatî liflerle dolu olup edebiyatımızda incelik mazmunu olarak kullanılır. Şair Haşmet kaleme ve söze daha farklı bir görev yükleyerek el yükseltir:

Reşehât-ı kalemim çeşme-i feyz-i esrâr
Nefehât-ı sühanım nutk-ı Mesîh ü Meryem

Şairin kaleminden dökülen hikmetli sözler, gizemli bir şekilde insanları suvaran bir çeşme; söylediği sözün esintileri de, adeta Meryem oğlu Mesih’in insana nefes veren diriltici soluğudur. Bilindiği gibi ölüye hayat ve şifa veren bir nefese sahip olan Hazret-i İsa, ölüyü dirilten bir mucizeye sahiptir. Aynı şiirin devamında Haşmet, kendi kabiliyetinin şiirin zirvelerine pençe atarak kaleminin bulutların üstündeki yürünmemiş yoldan gittiğini ifade eder. Hikmet şairi Nâbî de kaleme ajanlık görevi yükler ki orijinal bir mazmundur:

Nâbiyâ ister isen tâze-peyâm-ı ma’nâ
Kalemin âlem-i endîşede câsus olsun

Özgün anlamların taze haberini düşünce dünyasında yakalamak istiyorsan casus gibi gözünü dört açmalısın. Ağını sudan balıksız çekmemek, içi boş bademi kırmakla vakit geçirmemek, kokusuz lâleye rastlamamak için mânâ avcılığına çıkıyor şair. Onun için sapa vadileri dolaşmadan, kimsenin ayak izlerinin olmadığı bâkir bir yolda yürümek istiyor.
Eskiden şairler şiirlerini kamış kalemle yazdıkları için kalemin feryâdından (sarîr-i hâme) bahsederler:

Kalem feryâd eder ağlar mürekkeb
Beni nâdân eline bırakma Yâ Rab!

Bu şiirde şair, kalemin Allah’a yalvararak beni cahillerin eline bırakma diye dua ettiğini belirtir. Zira kalem, cahil kâtipler elinden çok çekmiştir. Bunu ben demiyorum, Fuzûlî söylüyor:

Kalem olsun eli ol kâtib-i bed-tahrîrin
Ki fesâd-ı rakamı sûrumuzu şûr eyler
Gâh bir harf sukûtıyla kılar “nâdir”i “nâr”
Gâh bir nokta kusuriyle “göz”ü “kör” eyler

Osmanlı harflerini bilmeden, bilmem ki bu şiirin zevkine nasıl varılır! Sevincimizi acıya dönüştüren kâtip, yanlışlıkla “nâdir” kelimesinden bir harfi yazmayı unutsa “nâr” olur, yani ateş anlamına gelir. Aynı şekilde “göz” yazacakken, bir nokta koymasa “kör” olur. Anlayacağınız: kâtibin kötüsü kaş yapayım derken göz çıkarır, demek istiyor Bağdatlı şair.
Ziya Paşa ise, kalemin yazdığı kelâmın değerini ancak söz ehli kimselerin (sühandân) bileceğini, sözden anlamayan kimsenin buna itirazı olursa susulması gerektiğini salık verir şu şiirinde:

İtirâz eylerse bir nâdân Ziyâ hâmûş ol
Çünkü bilmaz kadr-i güftârı sühândân olmayan

Hâsılı, her derde derman olan Lâedrî’nin dediği gibi:

Söylemekten söz uzar artar emek
Söyleyenden dinleyen ârif gerek

Öyle değil mi!

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir