Merhum Rasim Özdenören Ağabey’le yapılan bazı mülakatları (röportaj) İz Yayıncılık tarafından Memleket Meselesi adıyla kitap haline getirilmiş. İstanbul 2026 tarihli bu birinci baskıdan bazı iktibaslar yaparak kitabı ve büyük bir mütefekkir olan Rasim Bey’i tanıtmak istedik. Böylece okuyanların gönlü ve ufkunun genişleyeceğini ümid ve temenni ediyoruz. Rasim Ağabet halim-selim, lâkin Fehmi Kuyumcu’nun ifadesiyle “kelâmı cesim” bir zât idi. İdrak ve ihatası çok yüksekti.
“Biz İslamı aramak için yola çıkmadık. Buna ihtiyaç da yoktu. Çocukluğumuzda öyle çok dindar bir aile ortamında da yetişmiş değiliz. Türkiye’deki aile ortamı bizim aile ortamımız için de geçerliydi. Babamız elbette Müslümandı. Kendine mahsus alışkanlıkları vardı. Ramazan ayı girdiğinde Kur’an okuduğunu biliyorum. Mahalleliye teravih namazı kıldırırdı. Ama ramazan ayı bittikten sonra gündelik hayatına geri dönerdi. Çocukluğumuzda annemin namaz kıldığını hatırlamıyorum. Öyleyken Kur’an öğrenmemiz için bizi mahalle mektebine gönderdi. Bizim erişkin çağımızdayken hiçbir vaktini geçirmedi. Orucunu zaten tutardı. Üç aylar da dâhil… Anneannem ise, beş vakit namazını kılardı. Sürekli tespih çeker ve bizim dini bilgimizle de ninemiz ilgilenirdi. Ninemiz bize masallar anlatır, namaz ve oruç üzerine konular anlatırdı. Biz herhangi bir Anadolu ailesi gibi alışılmış bir aile tipi içinde yetiştik.” s. 43
“Yetmişli yılların sonlarında ben Hicret ile ilgili bir yazı yazmıştım. O yazıda şunu söyledim: Bugünün Müslümanı da hicretini gerçekleştirmelidir. Peygamber (s.a.v) ve Ashabına farz kılınan hicret bir defaya mahsus olmuştur. Ama hicret yolu kapanmış mıdır? Hayır! Fakat mekânsal olarak bugün hicreti nereye yapacağımız meçhul kalmıştır. Bu günün Müslümanının Medine’si neresi?” s.44
“Ben Amerika’ya 1970 yılının başlarında gittim. 1971 yılının sonlarında da geri döndüm. Biz Amerika’ya gittiğimizde, bizim fikirlerimiz aşağı yukarı teşekkül etmiş durumdaydı. Amerika’da üç temel unsur gördüm: servet, israf ve fuhuş. Bugünkü Amerikan hayat tarzının bu üç temel üzerine inşa edildiğini gördüm. Bu durumun sağlam bir temel oluşturmadığının farkına vardım. 1970’li yıllarda arkadaşlarıma yazdığım mektuplarda diyordum ki: Amerikan hayat tarzı ve kültürünün ne zaman çökeceğini bilemem! Ama bana öyle geliyor ki bu çöküşün çok uzun bir vadesi yoktur. s.45
“İslamda şiddet yoktur, savaş vardır. Savaş eşit şartlar altında yapılır. En azından taraflar birbirinin gücünü tahmin edebilir. Asr-ı Saadet döneminde birebir savaş vardı. Kişi kişiye meydan okuyarak birebir bir savaş yapar, daha sonra meydan muharebesine geçilirdi. Müslümanlar savaşı kazandıktan sonra da savaş şartları biter ve yaralıya, esire muamele genel teamüle uygun olarak gerçekleştirildi. Aşırılığa kaçılmamıştır. Köle kavramını bugünkü kölelik algısıyla anlarsak yine yanılırız.
Sürekli Batı uygarlığından alınan ödünç kavramlarla düşünmeye çalışıyoruz. Bizi ayartan, ayağımızı kaydıran temel tutumlardan biri de bu! Adam hürriyet diyor, özgürlük diyor, bakıyoruz ki bu İslamda da var. Halbuki Batı’nın özgürlük algısı ile İslamın öngördüğü anlayışı arasında fark var.” s.58
“Belki şehirler insanlarla güzelleşir ama bazı şehirlerin kendilerinde olan mistik bir havaları vardır. Kudüs gibi, İstanbul gibi, Maraş gibi… Antalya da bu havayı taşıyor.” diyerek toprağında mistik bir ruh taşıyan Eski Maraş’tan bahsediyor. Jeopolitik konumundan, tarihinden, Maraş’ın dışa kapalı yapısından, Maraş insanın ticareti anlamayışından, edebiyata yatkınlığından… “Ne var bu Maraş toprağında?” diyerek bir espri yapıyoruz. “O eski Maraş’ı görmeniz lazım. Bunun için de ya ben size rehberlik edeceğim yahut bana haber edeceksiniz, size bir rehber bulacağım.” diyerek gülümsüyor. Onun iç dinginliğinin verdiği huzur, yüzündeki sonsuz tebessüm ve sürükleyici konuşmasıyla zamanın nasıl ilerlediğini fark etmiyoruz. Yağmurla birlikte zamana yağdığımızı hissediyorum. Gri bir şehirde “Gül Yetiştiren Adam” diyorum içimden. s.73
“Mesela Pakistan’da Mevdûdî, “Hinduluktan Müslümanlığa geçmiş birisine hayatında bir defa olsun inek eti yemek farzdır.” demiştir. Dışarıdan Mevdûdî helal-haram koyuyor gibi gözükebilir, O şöyle diyor: “Onun hayatında bir kez inek eti yiyerek kafasındaki inek putunu yıktığını görmüş olmalıyım.” s.74
“Medeniyetin canlandırılması ve sürerliliğinin sağlanması noktasında kavram bulanıklığının nasıl bir engel teşkil ettiğini” soruyoruz.
“İlk engel zaten odur. Kavram kargaşası bertaraf edilmedikçe bir hareket mümkün değil. Bunu nasıl bertaraf edeceksin? Müslümanca düşünerek olacak”
Üç saati ardımızda bırakarak bu esprili, samimi sohbeti noktalıyoruz. Ayrılırken onu İzmir’e davet ediyoruz. Esprili üslubuyla sanki ‘Ben size anlatmıştım.’ der gibi “Bir Maraşlı için hareket etmek zordur.” diyor. Bizi dışarıya kadar uğurluyor.
Yolda yürürken ona dair tek şey söyleyebiliyoruz: Müslümanca düşünmenin huzurlu yansıması…” s.76
“Yüz elli yıldan beri soru yanlış soruluyor. Dolayısıyla bulunan cevap, hastalığın teşhisine yaramıyor. Örneğin soruya göre, cevap şöyle alındı ve “Osmanlı ülkesinde eşitlik yoktur.” denildi. Çünkü durum, kendisine İngiltere tarafından böyle bir sorun çerçevesinde yöneltildi. ‘Sizin ülkenizde eşitlik yoktur.’ denildi. Bizimkiler de (Büyük Reşid Paşa, denilen; büyüklüğü kendinden menkul Paşa) o yanlış soruyu kendisine sorun olarak kabul edip Padişaha da öylece telkin etti. Hazırladığı Tanzimat Fermanını Padişaha imzalattı. Fakat kısa bir zaman sonra, Müslümanlarla gayrimüslimler arasında eşitliği ilan eden bu fermana, en başta gayrimüslimler itiraz etti. Dediler ki; ‘Biz böyle bir eşitlik istemiyoruz, çünkü eşitlik bizi askere gitmeye zorluyor, Müslümanlar gibi vergi vermeye zorluyor. Oysa onlar askerlik hizmetinden de, zekâttan da muaftı, ‘Biz burada himaye görüyoruz, hâlimizden memnunuz?’ diyorlardı.” s.78
“Düşünme demek, soru sormak demektir. Bir sorun varsa düşünürsün. Soruyu doğru koymak düşünen adamın işidir fakat düşünen adam da doğru sorularla ortaya çıkar. Birbirini tetikleyen durumlardır bunlar.” s.80
“Aslında Batı kendini görmekten âciz. İnsanlık bunun farkında değil. Oysa Batı bugün kendini görmüyor. Dışarıdan o kadar çok yüceltilmiş ki, uyduruk bir zeminde durduğunun farkında değil. Mevlânâ’nın verdiği örnekte olduğu gibi; “Sinek at sidiğini derya zanneder.” der.” s.85
“Batı sahip olduğu şeyi “derya” sandığı için, kendi deryasına dalmış gidiyor. Kendisi sinekse, gıdası da zaten fışkıdır. Kendi gerçekliğini göremeyen Batı’ya birilerinin bunu göstermesi gerekiyor. Peygamberimizin Kureyşlilere karşı yaptığı buydu. Kureyş de kendi hâlinin farkında değildi. Zannediyordu ki Resulullah, kadın, servet yahut iktidar peşinde koşan biriydi. Çünkü bunun dışında bir dünyaları yoktu. Düşünebildiği tek şey bu üç şeyden ibaretti. Aslında bu teklifleri kötü bir niyetle yapmıyordu, hakikati göremediği için bu teklifleri yapıyordu. Fakat Resulullah onların teklifine “Hayır.” diyor. Çünkü kendisine teklif edilen şeylerle bir işi yok. Onun talebi, onun istediği şeyler bambaşka şeylerdi. Yani çok farklı düzlemlerde bulunuyorlardı.”s.86
Okulun dışında bir dünyası olmayan, okumayan, hiçbir şeye ilgi duymayan ve bu anlamda kendisine, yaşadığı toplumuna ve dünyaya söyleyecek sözü olmayan bir gençliğin, kendine, özüne, vahye dönmesini sağlayacak neler yapması gerekmektedir?
“Bu sorunun pratik çaresi, bu soruyu sizin gibi sorabilen insanların ortaya çıkmasına bağlıdır. Sen kendin bu soruna sahip çıkabilirsen etrafında etkili olabilirsin. Yani önce kendini kurtarmaya bak (maddi anlamda düze çıkma değil bu). Kendini kurtarmadan başkasını kurtarman söz konusu olamaz. Yani bir bataklığın içindeysen, başkasını kurtarman olasılığı yoktur. İkiniz birlikte batarsınız.” s.87
“Bu anlamda Hz. Nuh örneği çok ilgi çekicidir. Günlük, güneşlik bir mevsimde, üstelik denizin olmadığı bir yerde, adam gemi inşa ediyor. Çünkü kendisine vahiy gelmiştir. Biz de tıpkı Hz. Nuh gibi, gemimizi inşa etmek zorundayız. Zira böyle bir şeyle uğraşırken, kimse gelip seni takdir etmez. Bilakis, gülünç bir şey yapıyorsun, ortada deniz yok, sen dağ başında gemi inşa ediyorsun… Ne olacak bu gemi? Efendim yağmur yağacak ve bu gemiye binen kurtulacak. Hadi canım oradan diyor insanlar. Hz. Nuh’un kendi oğlu da dâhil.” s.89
“Merhum Malcolm X’in bir cümlesi var: “Birileri senin için bir hedef göstermişse, bil ki artık o hedef senin hedefin değildir. Sana o hedefi gösterenlerin hedefidir.” s.90
“Müslümanca düşünmek, olaya, tabiata, eşyaya, insana, düşünce formatına, bir Müslüman nasıl bakıyorsa öyle bakmak, öyle değerlendirmek, öyle yorumlamak anlamına gelir. Bunu yapabilmek için İslamı içselleştirmiş olmak gerekir. İslamı içselleştirmedikçe kuru bilgiyle bir yere varılmaz.” s.91
“Bize öyle öğretilmiş ki, ilim evrenseldir, layüseldir. Bir konu hakkında ilim, bir şey söylemişse o nas olarak kabul edilir. İşte konunun püf noktası burada karşımıza çıkıyor. İlim kendini nas olarak kabul ettiriyor. Hâlbuki biz tarihine baktığımızda ilim, gerek kültürden kültüre, gerek tarihsel açıdan bir tarihten ötekine, bir dönemden ötekine değişen, kendisini yeniden inşa eden bir kavram. Aristo zamanındaki ilimle, Kopernik zamanındaki ilim, Kopernik zamanındaki ilimle Newton zamanındaki ilim, Newton zamanındaki ilimle Einstein zamanındaki ilim aynı değil, değişerek devam ediyor. Einstein’dan günümüze yüz iki yıl geçmiş. Yüz iki yıl içerisinde gerek uzay fiziği gerek nükleer fizik bir safhadan ötekine değişiyor. Bu ilim onun kendisine güvenenler kadar kendisine güvenmiyor. İlim kendisini yeniliyor ama biz dışarıdan baktığımızda o ilmin söylediklerini tartışmasız bir gerçeklik olarak kabul ediyoruz.
‘Batı’nın tekniğini alalım, teknolojisini alalım’ diyoruz fakat bu arada teknikle birlikte yaşam tarzını, ahlakını da alıyoruz.” s.100
“İslamı tümüyle hayatımıza geçirmek tasavvufla mümkün. Tasavvufsa âmentünün rükünleri içinde gizli. Âmentünün rükünleri nedir? Allah’ın varlığını kabul etmek, meleklerin varlığına, kitapların varlığına, resullerin varlığına, kadere, hayrın ve şerrin Allah’tan (c.c) geldiğine ve öbür dünyaya inanmak. Bunların herhangi birini aradan çektiğinde diğerleri de çöker.
Mürşit, Resuldür veya onun yaşayan vârisleri…
Bazıları, İbadetlerin nasıl yapılacağı Kur’an-ı Kerim’de belirtilmemiş, o zaman kafama göre yaparım? diyor. Hayır, bunu Resulullah, Ashabına nasıl talim etmişse, aynen öyle eda etmek gerekir. O talimler o gün de geçerliydi, bugün de geçerli, kıyamete kadar da geçerliliğini devam ettirecek.” s.104
“Cenab-ı Allah (c.c) ne buyuruyor: “Ben evrene sığmam, mümin kulumun kalbine sığarım.” (Hadis-i kutsi). O hâlde kalbine sığabilen Allah’ı (c.c) sen kendi hayatında yaşayabilmelisin. Elin bir nimete uzanırken Allah’ı (c.c) hatırlayabilmek, otobüse binerken, evinden çıkarken, işe başladığında, yatak odana girdiğinde, yani gündelik bütün işlerin başında ve sonunda rabıtanı kalbinde, kafanda, zihninde tutabilirsen Müslümanca yaşamayı hayatına geçirmiş olursun. Ama bunu yapabilmen için de bu zikri talim eden kişilerin, hocaların, mürşitlerin dizinin dibine oturacak, eteğine yapışacaksın, yani zikri talim eden hocalarla irtibata geçeceksin. Başka konular için nasıl bir öğreticiye ihtiyaç varsa, öyle…..” s. 105
Meraklı gençler, 60 eserinden hiç olmazsa yarısını okumayı hedeflemeliler. O zaman “Turnalar hangi göle konarmış” fark edebilirler.
Bilvesile Rasim, Alaaddin, Erdem, Âkif, Ersin, Fehmi Kuyumcu ve Debgici Hakkı, Sezai, Nuri Pakdil ağabeylere rahmet ve mağfiret niyaz ederiz.
