Ekrem Hakkı Bey (1899-1984) güzel yazı ve antika koleksiyoncusu, mimarlık tarihi araştırıcısı, İstanbul Fetih Cemiyeti, Yahya Kemal Enstitüsü, İstanbul Enstitüsü, Kubbealtı Akademisi, Kültür Sanat Vakfının banisi ve bir Derviş idi.
Uzun ömründe topladığı eserleri ve bütün malını vakfetmiştir. Eşi İlhan Ayverdi tarafından hazırlanıp yayınlanan Misalli Türkçe Sözlük çok istifadelidir. Ekrem Hakkı Bey’in 1953’de neşrettiği Fatih Devri Mimarisi adlı şaheseri emsalsizdir. 1959-1974 yılları arasında tamamlayarak 4 ciltlik bir külliyat haline getirmiştir. Pek çok kitap ve makalesinden olan bazılarını kaydediyoruz.
Kitapları:
1- XVII Asırda lâle
2- Fatih Devri Mimarisi
3- Fatih Devri Hattatları
4- Yugoslavya’da Türk Abide ve Vakıfları
5- İlk 250 yılın Osmanlı Mimarisi
6- Avrupa’da Osmanlı Mimarisi
7- İstanbul Vakıfları Tahrir Defteri
Kubbealtı ve Türk Edebiyatı’nda pek çok makale ve mülakatları yayınlanmıştır. Çoğu İstanbul’da olmak üzere 50’ye yakın eseri restore etmiştir.
Bazı makaleleri İstanbul Fetih Cemiyeti’nce “Ekrem Hakkı Ayverdi Makaleler” adıyla yayınlanmıştır. 1985 yılında neşredilen bu eserden bazı seçmeler yaparak yeni nesillere üstadı biraz daha tanıtmak istiyoruz.
“Hazineler Üstünde” başlıklı makalesinden bir bölüm:
“Söze, Hz. Ali’nin bir hikmetiyle başlayacağım : “Sen varlığını küçük bir şey mi sanırsın? İçine koca cihan, bir âlem-i ekber sığdırılmış olan sen… Sana dışdan imdada ne hâcet, ipin ucu sendedir”
Bu söz, yaratılmışların en muteberi olan insan için söylenmiştir. Beşerin içine sığan âlem de, ister idrâk edilsin, ister hissedilmiş olsun, herşeyi toplayan kâinattır. Aynı sözlerde, her dereceden mânevî fısıltılarla, insana emrolunan bütün vazifeler vardır.
Türk milleti, gönlüne dolduğunu idrâk ettiği bu âlemi benimsemiş, şuûruna geçirmiş ve işlemiş, bu azametli hazînenin dışarıya kendiliğinden taştığını görmüş ve göstermiştir. Bu fışkıran kuvvet ve irâde, Türk dünyâsında, tasavvur edilebilecek her şekilde belirmiştir:
Siyaset, askerlik, idâre, hayat nizâmı, beşer münâsebetlerindeki karşılıklı hürmet, tesânüd, bunların her nev’i ve derecesi, edebiyat, mûsikî, yazı san’atı, tezhîb, çini ve mîmârî.
Bunların hepsi gönüldeki bir billûrdan çıktı ve Türk, Tâcîzâde’nin dediği gibi: “Hizmet kuşağın kuşandılar, şuna bel bağladılar ki bir yılda hâsıl olacak hizmet, bir ayda, ve bir ayda vücud bulacak (da) bir günde tamam ola” îmânıyle her sâhaya girişti”.
***
Bu eserde bulunan pek çok muharrir ve sanatkârın Ekrem Hakkı Bey’e dair 1984 Temmuz’unda Kubbealtı Mecmuasında yayınlanan bazı düşüncelerini de nakletmeden önce Dr. Sait Başer Hoca’mızın face’de yayınladığı 23.01.2026 tarihli aşina ve vefakâr yazısının bazı bölümlerini kaydediyoruz:
“İki metreye yakın boyu, göbeksiz müheykel vücûdu, metin yürüyüşü, başını eğmeyişi, hamiyet ile vakarı buluşturan bir yüz ifâdesi ve gözlerini kimseden kaçırmayan açık bir şuurla ve nâfiz bakışlara sâhip bir adam.
Zamanının ülke çapında önde gelen ne kadar ağır ismi varsa, Ekrem Bey’in hatırını sayardı. Seksenli yılların başında 12 Eylül öncesindeki toplumsal enkazı kaldırabilmek uğruna bir inisiyatif geliştirme ihtiyâcı doğduğunda Cemil Meriç (ve yanında kızı Ümit Meriç hanımefendi), Tahsin Banguoğlu, Muharrem Ergin, Aydın Bolak, Ahmet Kabaklı, Ergun Göze, Amiran Kurtkan, Oktay Arslanapa, Agâh Oktay Güner, Semavî Eyice, Tevfik Ertüzün, Uğur Derman, Ekmelettin İhsanoğlu, Süleyman Yalçın, Sabahattin Zaim… gibi birçok seçkin isim, o “gel” dediği için bir araya geldiler ve memleketin en can alıcı konularını müstakil başlıklarla gündem hâline getirdiler.
Fakat Ekrem Bey, bu toplantıların dâvet sâhibi, ev sâhibi, bütün külfetini yüklenen bir kimse olduğu halde, âdetâ orijinal bir telif hakkı talep eder gibi tek bir söz ve davranışta bulunmuş değildir. Ama inanın ki, o büyük masanın etrâfında doğan bütün fikirler onun gözüne bakarak anlatıldığı için, onun şahsiyet, birikim ve tecrübesi, tarafından tâyin edilmiştir.
Ufak tefek hatâ ve kusurlar elbette herkeste vardır. Ama Ekrem Bey’in ahlâkı, çevresindeki insanları kusurlarından dolayı mahkûm etmek yerine, o kusurları örtmeye, kendi kusuruymuş gibi telâfî etmeye ayarlıdır.
Pek çok anekdot akla geliyor, ama Münevver Ayaşlı diyordu ki o yazılardan birinde: “Bir Ekrem Bey’in daha gelmesi için Ertuğrul Gâzi’nin Söğüt’e göçmesi, Osman Gâzi’nin devleti îlân etmesi ve 600 şu kadar yıllık Osmanlı tecrübesinin tekrar yaşanması gerekir. O böyle bir yekûnun ete kemiğe bürünmesiydi.” demişti.
Fethi Gemuhluoğlu ona “Anadolu ve Rumeli Beylerbeyi” diye hitap ederdi. Bakın tarihte böyle bir sıfat yoktur. Anadolu Beylerbeyliği bir makam, Rumeli Beylerbeyliği bir başka makamdır. O çift kanatlı devlet ve toplum tecrübesini şahsında imtizaç ettirdiği için rahmetli Gemuhluoğlu onu böyle tavsif etmişti. Bugün kırk bir sene sonra, Ekrem Bey’i nasıl anlatmalı? diye kendime sorduğumda, yapıp ettiklerinden ziyâde, o kudretli şahsiyeti, emretmeden tâyin eden özgün kişiliği anlatma ihtiyâcı duyuyorum.
Mağfiret-i ilâhiye emânet olsun.
Dilerim, “İnşallah kabrimden, bir gün milletimin kendi şahsiyetiyle kendi kıyâfetleriyle, kendi şehrimizde, kimseye özenmeden bir yüksek karakterle dolaştığını göreceğim” diye umduğu tablo tez zamanda tahakkuk eder”.
Prof. D. Mehmet Çavuşoğlu’nun vefatına düştüğü tarihi beyti:
Çıkdı Kırklar böyle tebliğ etti Hak divanına
Döndü âhir Yusuf u cânı baka Kar’ânına (H.1404-1984)
Mustafa Tahralı: “Mîmârî, Osmanlı – Türk medeniyetinin milli dehâsıdır” hükmünü sahasında mütehassis olarak verirken bu “milli dehâ”nın diğer san’atlarla olan müşterek vasıflarını da tesbit ederek bütün bir medeniyeti kavramak seviyesine yükselmiş bulunuyordu.”
Mehmet Demirci: “Ekrem Hakkı Bey, bütünüyle tanındıkça derinleşen ve devleşen bir şahsiyete sahipti. Onu her yönüyle tanıyabilmek bir mazhariyet, hatta başlı başına bir kültür işidir.”
Emin Bilgiç: “Mimâri eserlerin bünyesine, derûnî insicâmına, âbidelerin dış ve iç heyetinden edinilen kısmı ve külli mânâlara nüfuz sûretiyle ve mukayese yoluyla onların âhenklerini, gerçek hüviyetlerini yakalayıp ortaya koyan nâfiz bir meslek adamı ve bir mîmârî filozofu olduğunu isbat etmiştir”.
Muharrem Ergin: “Mimar Sinan’ı bugünkü dünyaya getirsek acaba karşımıza nasıl bir insan çıkardı?”diye çok kafa yorduğumu hatırlarım. Fakat karşımda bulduğum insan dâimâ Ekrem Hakkı Ayverdi’dir… Osmanlı Evliyalarının kabirleri başında gözümü yumup onları ayağa kaldırdığım zaman, “Karşıma kim çıkacak?”diye merak ettiğim zaman bakarım karşımdaki zat Ekrem Hakkı Ayverdi’dir…”
“O, fetih günlerinde, (takibeden arkadaşlarım bilir) Ulubatlı Hasan’ın bayrağı diktiği yerin önünde yapılan merâsim yerinde olsun, gazetelerdeki aksinde olsun, o merâsimler Ekrem Hakkı Bey’in âdetâ tek başına yaptığı merâsimlerdi… Gittiğiniz zaman orada binlerce insanın çehresi silinir, ortada yalnız Ekrem Hakkı Bey’in büyük şahsiyeti, büyük vücudunun güzel hayâli kalırdı…”
“Gerçekten E. Hakkı Bey bütün bu vasıfları dolayısıyla bana göre, dâima İstanbul’daki son Osmanlı Âbidesi olarak kalmıştır.”
“Cumhuriyet devrinde pek çok ilmi eser yazılmıştır. Bugün de yazılmaktadır. Bu eserlerden hiç birisi E. Hakkı Bey’in eserleri kadar Osmanlı Eseri ve âbide eser hüviyetinde değildir.”
Semâvî Eyice: “Bugün artık Osmanlı Devri Türk Mimârisi bir meçhul olmaktan çıkmış ise, bunda merhum Ekrem Hakkı Ayverdi’nin payı büyüktür. Türk san’ati tarihi ilim dalında Ekrem Hakkı Ayverdi adının bir merhale olarak kalacağından emin bulunuyoruz.”
Ahmet Kabaklı: “Eğer, Ekrem Bey’in Osmanlı mimarisi üzerine eserleri olmasaydı, mimarlık kütüphanemiz bomboş kalırdı.”
“İşte Ekrem Hakkı Ayverdi, Yahya Kemal’in kudretiyle çizilen bu hayal ve gerçek vatanın, fikirde, kitapta, gayrette mimârıdır.” (Tercüman, 29 Nisan 1984)
Â. Oktay Güner: “Türk Milletinin büyük medeniyetini bütün müesseseleriyle vahdaniyetçi bir görüşle ele alan Ekrem Beyefendi Türk’ün îmânındaki bütünlüğün aynen idrakinde de tecelli ettiğine inanıyordu.”
“İmparatorluk coğrafyasının beşyüz ellibin kilometre karelik bölümünü, kendi imkânlarıyla karış karış inceleyen bu büyük iman ve irâde adamı, 18.000 eseri, imparatorluk coğrafyasındaki İslâm – Türk mühürlerini teker teker topladı ve unutulmaktan kurtardı.
İnsan bu hizmet bilançosu karşısında hayrette kalıyor. Bütün bu işler, değil bir kişinin, üniversite çapında bir kadronun ancak başarabileceği azamet ve vüs’atdedir. Ekrem H. beyefendi’nin başarısının sırrı, bize göre kendi kendisini idrak etmesindedir.”
Mehmet Kaplan: “Ekrem Hakkı Ayverdi, hem şahsiyeti, hem eserleri, hem de çalışma metodu ile gençler için kendisinden dâimâ ders alınacak bir örnektir”
M. Uğur Derman: “Ayverdi’mizi hissiyle, heyecâniyle, haliyle, kaliyle, kısacası imâniyle nasıl tarif edebiliriz?”diye düşündüğümde, O’nun çok bağlı olduğu Sultan Fâtih için Abdülhak Hâmid’in söylediği “Türbe-i Fâtih’i Ziyâret”manzûmesinden şu beyit hislerime tercüman oluyor:
“Tevhid idi merâmın, İslâm ile enâmi,
Birleşti ol uğurda ilminle iktidarın”
Tahsin Banguoğlu: “Ben Ekrem Bey’in şahsında bir Kâmil Adam buldum.”
Âtıf Benderlioğlu: “İlmin haysiyetini”korumasını bilen âlimlerdendi. Böyle bir vazifeye koyulduğu zaman ise kahraman kesilirdi.”
Nâzik Erik: “İslâmın ve imânın hakikatina, tevhidin aslına, ve onu tâlim eden Ağız’ın azametine âşi- nâ olamıyanlar Ekrem Ağabey’i, Ekrem Ağabey’in ufuklarındaki genişliğin sınırlarını ondaki büyüklüğü ve gücünün sırrını anlıyamazlardı. Onu yuğuran El’i tanımadıkça da anlıyamıyacaklardır. O vazifesini yaptı. Şimdi sıra onu bilenlerde..”
“Bir Kapalı Çarşı yangını karşısında cehil ve ihmal el oğuştururken O, bir seri makale yazmış, kaybına göz yumulan eserin tarihini, değerini kütlenin gözleri önüne serivermiştir”.
“O herkesten çok, herkesten evvel varlığını yuğuranı, bulunduğu noktayı, ve onu bu noktaya getiren “El”i bilen insandı. Büyük bahtiyarlığının tevhid’i bilen, tevhid’i bildiren bir Sâhip’in eseri olmaktan geldiğini müdrikti. Ve O bunu bildiği, buna inandığı için “bütün”, güçlü ve sağlamdı”.
“Dünyanın sözbirliği etmişçesine hayran olmağı ilerilik alâmeti saydığı eski Yunan ve Lâtin devrinin ne mene medeni olduğunu bugünkü Yunanlının dünkü Grek ile karabet derecesini yıllar önce bir gazete sayfasında ilân eden o olmuştu”
A. Aydın Bolak: “Nizam ve Ahengin yarattığı efendiliği ile bir: “Devr-i kadim efendisi” olan; dost ehli, gönül ehli, san’at ehli, kısacası Nizam ve Ahenk ehli olan Ekrem Hakkı Ayverdi Beyefendi’ye Yaradanın sonsuz rahmetini niyaz ediyorum.”
Bayram Yüksel: “Ancak; millet ve devletimiz dünyâ durduk ça var olsun, istikbâli teninden ak, gözlerinin maviliğinden berrak ve canlı olsun demek, onu en çok memnun edecek duâdır.”
Süleyman Yalçın: “İşte, Ekrem Hakkı Ayverdi sâdece dünyâda milletinin takdir ve tebciline lâyık eserlerle dolu bir hayat sürmekle kalmamış ve fakat, O Ulu Merkez’e, Ahmed’er-Rifâî Hz. den gelen, Ken’ân Rifai gibi bir mutlu kişi aracılığıyle uzanan bir bağlılığın, intisaba ve nasibine lâyık olarak da müstesna bir kaderin sahibi olmuştur.
Münevver Ayaşlı: “Bir Ekrem Bey’in yetişmesi için, yeni baştan, bir Sultan Osman, bir Sultan Orhan’ın gelmesi ve altıyüz küsur senenin yeniden başlaması, yaşanması ve geçmesi lâzım gelir ki bu da muhal ender muhal.”
Muhiddin Serin: “Ekrem Bey’in, Resûlü görmüş bir sahâbî gibi, üç şerefeli câmiin mihrâbı önünde namaz kılışı, hayalimde canlandı. Sonra lâtif nûrâni vücûdu, kendi vatanı o uhrevi kubbeler ve minâreler diyârına doğru süzülüp kayboldu.
Ekrem Hakkı Ayverdi İle Mülakat : “Ekrem Hakkı Ayverdi, 22 Kânûnuevvel 1899’ da İstanbul Şehzâdebaşı’nda doğdu. Vefâ Idâdîsi’nden sonra Mühendis Mekteb-i Âlî’sinden mezun oldu.
Ülkemizin son yıllarda yetiştirdiği belli başlı mimarlardan biridir. Bilhassa eski eserlerimizin restorasyonunda gösterdiği başarılarla üne kavuşmuştur. Son yıllarda da dünya çapında bir eser ortaya koymaktadır; Osmanlı Mîmârîsi… Bu dev eserin şu ana kadar beş cildi çıktı. Altıncı cildi ise hazırlanmaktadır. Bunun yanında birçok te’lif eseri daha vardır. Çoğunluğu mîmârî üzerine olan bu eserlerin bâzı sosyal konulara eğilenleri de bulunmaktadır”. (M. Akif Ak’ın Pınar Dergisi Nisan 1976 röportajı’ndan)
Üstad Ekrem Hakkı Ayverdi’ye ve diğer ismi şerifi geçenlere rahmet ve mağfiret niyaz ederiz.

Güzel yazılarınız ile müstefid oluyoruz sayın valim