1935‘de Üsküdar’da doğmuş. 1954’de Galatasaray Lisesi’nden, 1957’de İstanbul Fen Fakültesi Matematik-Fizik bölümünden, 1958’de de Fransa Nükleer Bilimler ve Teknoloji Enstitüsü’nden mezun olmuş Türkiye’nin ilk atom mühendisidir.
1969 yılında profesör olmuştur. Fen Fakültesi Dekanlığı, TÜBITAK Bilim Kurulu Üyeliği, TAEK Başkanlığı yapmıştır. NATO Bilim Komitesi; CERN Konseyinde Uluslararası Atom Ajansı nezdinde yıllarca Türkiye’yi temsil etmiştir. Teknik, sosyal ve tasavvufi konularda 330 kadar telif, tercüme, kitap makale ve raporu vardır. Birçok eseri üniversitelerde ders kitabı olarak okutulmaktadır.
Fransızca, İngilizce, İtalyanca, Almanca ve İspanyolca bilen hocamız evli ve 2 kızı vardır. 26 Haziran 2008 yılında Üsküdar’da vefat etmiş. Hocayı en iyi anlayan ve tanıyanlardan olan merhum Memduh Cumhur Bey bir veda kıtası yazmış:
İlmiyle âmil oldu kemâliyle muhterem
Her ân riâyet eyledi her bir emanete
Son yolculukda Yüksel Özemre’yle saymadım
Ardında kaç yetim bırakıp gitti cennete
***
Özemre Hoca, Türkiye Yazarlar Birliği 1996 yılı ‘hatırat’ dalında yılın yazarı ödülünü alan Üsküdar’da Bir Attâr Dükkânı kitabına yazdığı takdimde şunları söylüyor:
“Üç yaşımdan îtibaren tam 53 sene bu “Attâr Dükkânı’nın sâdık bir müdâvimi, sâhiplerinin ise üç nesil boyunca dostu oldum. Bu dükkân nice mânevî sohbetlerin, nice dostlukların, nice himmetlerin, nice hayırların, nice tefekküre şâyân ibretlerin, nice rahmânî füyûzâtın, nice irşâdların sebebi ve mihveri, benim de mânevî eğitimimin ve kültürümün en mühim kaynaklarından biri olmuştur.
1994 senesi Ramazan’ında, içimde bu “Attâr Dükkânı” ile ilgili olarak yaşadıklarımdan hâfızamda yer etmiş olanları yazıya geçirmek hususunda bir heves doğdu. O sıralarda bir kültür ve san’at dergisi yayınlama hazırlıklarıyla meşgûl olan dostum Rahim Er de beni bu istikamette cesâretlendirince, 17 gün ve 17 gece kendimi bu işe öylesine kaptırdım ki zevcem bile günlerce: “Hû! Akşam ezânı okundu. Hadi artık attâr dükkânından çık da gel iftar et!” diye latîfe yollu târizde bulunur olduydu” (Sh.7-8)
***
Uğur Derman bu kitaba yazdığı takrizde:
“TAKRİZ: (Eskiden, bir kitabın başına, müellifinin arzusu ile, konunun yabancısı olmayan bir başkası tarafından yazılan takdîm yazısına bu isim verilirdi. Şu hâtırat, 1950’lere kadar devam eden bu geleneğin ihyâsına belki vesîle sayılır.)
Üsküdar ki, beşyüz küsûr yıl evvel Feth-i Mübîn’i seyredebilmiş yegâne belde olmakla müftehirdir ve o zamandan beri Âsitane karşısına hüsn ü ânıyla yerleşmiş bir “hayâl şehir”dir; hem de kırk yıl öncesine kadar bu câzibesini az çok muhafaza edebilmiştir. Üstelik, hükemâsı, üdebâsı, şuarâsı ve esnâfıyla kendine yetmeyi de bilmiştir. İslâmbol ise, Kâbe toprağı Üsküdar’ın dost bakışlarıyla, beldetün tayyibetün (Rivâyet olunur ki, Akşemseddin Hazretleri, “bir güzel belde” mânâsına Kur’ân-ı Kerîm’de (XXXIV/15) yer alan bu ifâdenin ebced değeriyle 857’yi gösterdiğini; bunun ise o devir için “güzel belde” târifine uyan Kostantaniyye’nin hicrî târihle fetih yılı olacağını Sultan II. Mehmed’e hatırlatarak, mânevî tebşâratta bulunmuştur) olmayı hakketmiştir, denilse yeridir.
İşte azîz Üsküdar’ın bir azîz evlâdı, kadîm dost Ahmed Yüksel Özemre’nin, neredeyse iki yıl önce, postadan çıkan latîf bir sürpriziyle karşılaştım: Üsküdar’da Bir Attâr Dükkânı. Büyük bir hazz ile okumaya başladığım bu metni, sonunu bulmaksızın, elimden bırakamadım”. (Sh. 9)
***
“Yahyâ Kemâl’in Üsküdar’ı anlatan “Hayal Şehir”indeki:
Ebedî mağfiretin böyle bir iklîminde
Altının göz boyamaz, kalpı kadar hâlisi de !
beyti, acaba şairin bu attâr dükkânına -hiçbir zaman vukû bulmamış- hayâli bir ziyaretinden sonra mı kâğıda dökülmüştü? Çünkü târif edilen iklim burasıydı…” (Sh.10)
***
“Tesbih bahsini kapatırken, Mustafa Ağabey’in san’atına hayranlık duyduğu tesbihçi Halil Usta (ki asrımızın ilk yarısında hayatta imiş) hakkında yazdığı lâtif manzûmeyi, kendi takdîmiyle, buraya almayı münâsip gördüm. Farklı harflerle dizilen tesbihçilik tâbirleri dışında geçen bâzı kelimeler de ekli lûgatçede açıklanmıştır:
“20 Şubat 1958 Cuma gecesi dört arkadaş (Ahmed Düzgünman, Niyâzi Sayın, Uğur Derman, Mustafa Düzgünman) Teşvikiye, Kalıpçı sokak, Villa apartmanında mukıym, vâli mütekâidi Sedad (Erim) Bey’in nezdinde mahfuz, merhum Halil Usta’nın tesbihlerini görmeğe gitmemiz münâsebetiyle bir hâtıra:
Yağmurlu bir gece idi; fırtınalı, hem soğuk,
Üsküdar’dan Teşvikiye nâmlı semte doğrulduk.
Sokak sorup vâsıl olduk Sedad Bey’in evine,
Karşılayıp aldı bizi odasının birine.
Eski ahbap, beyefendi, sevimli, hem hoşkelâm,
Sohbetiyle etti tenvîr, bizden ona çok selâm.
Hânesinin içi mefrûş, eserlerle müzeyyen,
Yazı, resim, çini, tezhip nevîlerle mülevven.
Uğur Bey’le Niyâzi’miz almış ele bir kalem,
Biri çizer, biri yazar; her birimiz bir âlem.
Halil Usta ne adammış, nasıl yapmış bunları,
Ruhu coşmuş, zevki taşmış, ayân etmiş nûrları.
Tesbihlerin âmili hiç ölmemiş de yaşıyor,
Zevk-i selîm san’atkârı anıp insan şaşıyor.
Rahmet olsun Halil Usta, şâd ettin sen bizleri
Müsterîh ol, zâil olmaz san’atının izleri.
Dört arkadaş hayran olduk, sersemledik âdetâ,
Akıl serhoş, gönül bîhûş, doymadık bu vuslata.
Ehl-i Beyt’in hürmetine, Yârab, Halil kulunu,
Taksîrâtın afv eyleyip, cennet eyle yolunu.
Memnûn, mesrûr, müteşekkir, ol hâneden ayrıldık,
Avdet edip eve geldik, dîvâneden sayıldık
Ey TÜRBEDÂR, fakîrâne karaladın haylı lâf,
Hiç kıymeti yoktur ammâ, aşk söyletti bir tuhaf…
(Mustafa DÜZGÜNMAN – 27 Şubat 1958)
***
Hocanın babasına dair bir hatırası da, Mehmet Akif in “Bir zamanlar biz de millet hem, nasıl milletmişiz” mısraını hatıra getiriyor:
“Hiç unutmam, galiba 1941 yılının Haziran ayındaydık; lebâleb kuru meşe yüklü, her birini bir çift öküzün zorlukla çektiği iki uzun araba, öğle vakti, bizim konağın kapısının önünde durdu ve kapı çalındı. Kapıda Sâim Efendi Amca vardı. Annem: “Hayrola Sâim Hoca?” diye sorunca: “Hanım Abla, çok iyi bir kuru odun buldum. Hâfız Efendi’ye de alıverdim. Şimdi bunları kapının önüne yıkıp odunluğa taşıttırayım; yarın da bir baltacı gönderirim” cevâbını almıştı. Annem, gene endîşeyle: “Nûri Bey’in (annem babama Nûri Bey diye hitâb ederdi) haberi var mı? Bu sıralarda para bakımından çok sıkışık. ‘Odunu Eylül’den önce alamam’ diye düşünüyordu” deyince, Sâim Efendi Amca’nın: “Hanım Abla, sen kendini üzme! Biz Hâfız Bey’le anlaşırız. Paranın da acelesi yok. Bu sene odun pahalı olacak diyorlar. Onun için Hâfız Bey ucuzken almış olsun istedim” diye çok lâtif bir şekilde annemin endîşesini gidermiş olduğunu da çok iyi hatırlıyorum.
Babam ise akşam eve döndüğünde bu sürprizle karşılaşınca, hayretini ve Sâim Efendi Amca’ya olan muhabbetini: “Fesubhanallah! Şu Sâim Hoca da ne mubârek adamdır! Allah ondan râzî olsun!” diyerek dile getirmişti”. (Sh.40)
***
“1943 yılında Güzel Sanatlar Akademisi’nde açılmış olan yıl sonu sergisini babam ve ağabeyimle birlikte gezmiştik. Mustafa Ağabey’in bu sergideki kadîm tarz cildleri ve ebrûları şâhâneydi. Sergiyi ziyâret eden Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, Mustafa Ağabey’in eserleri karşısında hayranlığını ifadeyle kendisini tebrik etmişti. Mustafa Ağabey, büyük dayısı Necmeddin Okyay’ın vefâtından itibâren, kendi vefâtına kadar yalnız Türkiye’de değil, bütün dünyâda da ebrûnun, tartışmasız, en önde gelen üstâdı olmuş ve bu konuda bütün dünyâ yayınlarına geçmiştir.
Hayâtının son yıllarını süren Necmeddin Hoca’ya armağan ettiği bir “karanfil” ebrûsuna karşı, Hoca’nın hiç düşünmeden hemen şu beyitle cevap verdiğini Uğur Derman hatırlıyor:
Hüdâyî türbedârı Mustafa Bey kârı bu ebrû,
Kopartıp koklamak ister, gören her bir zen-i hûb-rû! (güzel yüzlü hanım) s.46
***
“Mustafa Ağabey gençliğinde ciğerlerinden büyük bir rahatsızlık geçirdi. Uzun müddet sanatoryumda yattı.
Gene Mustafa Ağabey’in rahatsızlığının had safhalarından birinde Sâim Efendi Amca, dükkânda, babama: “Hâfız Bey; dün gece âlem-i mânâda, türbesinin önünde Azîz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri’ne mülâkî oldum. Bana: Saim Efendi, Mustafa’yı artık bize ver dedi. Ben de: Sultânım, o zaten sizin dedim ve uyandım” diye bir rüyâsını nakletmiş ve bunun Mustafa Ağabey’in Ahiret’e göçmesi zamanının geldiğine delalet ettiği endişesiyle de gözlerinden iki damla yaş sakalına doğru süzülmüştü. Bu endîşenin isâbetsiz, fakat rüyanın ise sahih bir rüyâ olduğu daha sonra ortaya çıkacaktı. Nitekim Mustafa Ağabey bu rüyâdan sonra daha 50 sene daha yaşayarak 12 Eylül 1990 târihinde 71. yaşını sürerken Âlem-i Beka’ya göçecek; ama Azîz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri’nin türbedarlığını yapan Eşref Amca’nın vefatından sonra tâyin edildiği aynı görevde bu Hazret’e tam 26,5 yıl aşkla, şevkle hizmet etmiş olacaktı. Allah ondan râzî olsun, bu şerefli görevi sırasında aldığı resmî maaşı türbe için kullandıktan başka, çoğu sefer de kendi cebinden olmak üzere: türbenin damını aktarmış, çinko kaplamalarını yeniletmiş, derelerini tâmir ve tesviye ettirmiş; türbeyi boyatmış, kırık camlarını değiştirtmiş; hazîrelerini tanzim ve muhafaza etmiş; içini tertemiz, pırıl pırıl tutmuş ve Hazret-i Hüdâyî’nin şahsî eşyalarını gözü gibi koruyup muhafaza etmiştir”. (Sh. 49-50)
***
“Her sokağa çıkışımda Azîz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri’nin türbesini ziyâret edip bu zâtın rûhuna Fâtiha’lar okumakla inşirâh buluyordum. Tedirginliğim de kısmen geçiyordu. Bu hâlet-i rûhiyem beni hem âileme hem de diğer insanlara karşı muamele ve tavırlarımdaki hatâ ve kusurlarımı idrâk ve temyîz ederek, böyle bir mâceraya atılmağa hazır ve lâyık olup olmadığım hususunda kendi kendimi sorgulamağa ve nefsimi de sürekli olarak hakîr görüp levmetmeğe (aşağılama) yöneltti”. S.56
***
“-Ahmed Celaleddin Baykara-Dede gençliğinde siyatikden muzdarîbmiş. Yataktan kalkamıyormuş. Bir gün Seyyid Abdülkadir Belhî Hazretleri kendisini ziyârete gelmiş. Dede yataktan doğrulamamış bile. Bu hâle çok üzülerek Hazret’e hâlini arz etmiş; özürler dilemiş. Seyyid Hazretleri: “Üzülmeyiniz! Geçer” demiş. Koyu bir Hak sohbetinden sonra misâfiri “destûr” istediğinde, Ahmed Celâleddin Dede kendisini ihtirâmla aşağı kattaki sokak kapısına kadar istikbâl etmiş. Ancak, üst kata yatağına döndüğünde, aylardır yataktan çıkamamış olan Dede, kendisinde artık siyatik filân kalmamış olduğunu ve sanki hiç bu dertten muzdarîb değilmiş gibi Seyyid Abdülkādir Belhî’yi istikbâl etmiş olduğunu birdenbire idrâk ederek Hazret’in tasarruf kudretini bir kere daha tasdîk etmiş”. (Sh.69)
***
“Niyâzi Ağabey beş lisâna bihakkın vâkıf, kudretli bir şâir ve mûsikîşinas olan Ahmed Celâleddin Dede’nin:
Dâr-ı dünyâ, ey birâder, köhne mihmânhânedir.
Dil veren vîrâneye, uslû değil divânedir.
Bir mukim kimse bulunmaz hâne-i eflâkde,
Cümle halk ehl-i sefer, âlem misafirhânedir.
dedikten sonra Hakk’a yürümüş” olduğunu, Dede’nin oğlu Mahmûd Bey’den nakletmektedir”. (Sh.71)
***
Ahmet Yüksel Özemre Hoca’dan naklettiğimiz bu hatıraları yine Memduh Cumhur Ağabey’in ona ithaf ettiği kıta ile tamamlayarak, kendilerine ve ismi şerifi geçenlere rahmet, mağfiret niyaz ediyoruz.
Her lâhza seven sevdiğinin lütfuna muhtaç
Tevhîdi bilen der ki tevekkülden ibâret
Gül sevgisi Hak sevgisinin remzidir ancak
Âlemdeki tek varlığımız gülden ibâret
