Aşk, âşık, maşuk gibi kavramlar klasik edebiyatımızda en çok işlenen konuların başında gelir. Daha doğrusu koca bir edebiyat bu sütunların üzerine bina edilmiştir dense yeridir. Aşkı ortadan kaldırırsan, bu edebiyat ruhu çekilmiş bir iskelet gibi kalır. İlk bakışta günümüz kuşağı bu tema’ya cinsellik zaviyesinden bakarak basit bir arzu ve istek derecesine indirgese de, arka plandaki derinlik bunun çok ötesindedir. Aşk, onu da içine alan lirik ve manevi bir coşkunluğun derinliğine götürür bizi. Çünkü aşk, deyim yerindeyse insan yaratılırken onun genlerine kodlanmıştır. Şairlerimize göre bu aşk ilk fırsatta kendini ele vermez, üstü örtülü ve efsunludur. Karanlıkta yol alır, iz bırakmaz. “Fasîh” mahlasıyla şiirler yazan Âdem Dede bir beytinde şöyle der:

Geceler azmettiğim ol mâha sâyem havfîdir

Bir tarîk ile kabûl etmez muhabbet şirketi

Aşkın özü ve çekirdeği olan muhabbet hiçbir surette ortaklık kabul etmez. Seven insan için (âşık) maşukuna ulaşana kadar kişinin kendi gölgesi bile rakip sayılır. İşte ben diyor Âdem Dede, yanımda gölgem dahi bana eşlik etmesin diye o ay parçası sevgilimi devamlı geceleri ziyaret ediyorum. Çünkü karanlığın gölgesi olmaz da ondan.

İşte bu yakası açılmadık imajlar ve mazmunlar dünyası, “hurda” olarak bir kenara atılmak istenen ve terk edilen metinlerden biridir. Aziz Mahmud Hüdâyî Hazretlerinin mazmunu ise çağrışımları bol ve daha zengin:

Aşk u misk olmaz nihân anı bilir halk-ı cihân

Âşık-ı bîçâreye mümkün müdür ihfâ-yı aşk

Aşk ile güzel kokuyu saklamanın imkânı yoktur, bunu dünya âlem herkes böyle bilir. Buna rağmen çaresiz âşık, sevgilisine karşı duyduğu aşkını nasıl saklasın! Misk kokusu, koku alma duyusu canlı olan herkese ayan ise; âşıkın aşkı da maşûku için saklanamaz bir gerçekliktir. Bunu çevresindeki herkes bilir. Haydi şöyle böyle bir süre gizledin; eninde sonunda ortaya çıkmasını nasıl önleyeceksin? Bu senin hâlinden ortaya çıkar; sana bir hâl mi oldu, kötü görünüyorsun, bir şey mi var? diye sorarlar adama. Onun için âşıklar hep melâmî-meşreptir. Başkasının ayıplamasından ve kınamasından çekinmez, nasılsa olduğu gibi görünürler. Aziz Mahmud Hüdâyî bununla da yetinmez, bu konuda şiir atlasından şöyle bir beyit daha fırlatır:

Tıynet-i âdemde evvel konmasa sevdâ-yı aşk

Cenneti bir dâneye satmazdı ol dânâ-yı aşk

Hâlık olan Allah insanoğlunu yaratırken onun çamuruna aşk sevdasını da katmıştır. Eğer katmamış olsaydı, Adem aleyhisselam bu uğurda cenneti bir elma tanesine feda edip oradan koğularak bu fani dünyaya ayak basmazdı. Demek ki aşk sevdası insanoğlu yaratılırken onun tıynetine gen olarak yerleştirildiğinden bütün bu durumlar ondan dolayı başına geliyor. Allah’ın işine karışılmaz tabii; kullarının bir kısmını severek yanına aldı, bir kısmını da ‘varın ne hâliniz varsa görün’ diye dünyaya salarak sevda illetine musallat etti. Gülü de süsleyip püsleyerek bülbülün önüne attı ki huzuruma gelene kadar kavganız bitmesin diyerek, onların genine de bu mücâdele azmini yerleştirdi. İşte şu beyinde bunu söylemek istiyor Râmiz Paşa:

Kimini sevdi Hudâ kimini sevdâda kodu

Gülü ârâyiş edip bülbülü gavgâda kodu

Bu büyük kavga iki kişi arasında cereyan ediyormuş gibi görünüyor ama taraflar da müdâhil olunca bütün âlem bundan haberdâr oluyor. Âşık sevgilisine aramızda kalsın dedikçe, şüyuu vukuundan beter bir şekilde aralarındaki ilişkiyi bu sefer dünya âlem duyuyor. Ne kadar saklamak isteseler de, aralarındaki ilişki âşikâr oluyor. Diyarbekirli Said Paşa’nın da başından böyle bir macera geçmiş olacak ki dün akşam gönlünden geçen sırları gizli bir şekilde sevgilisine açınca, ‘aramızda kalsın’ dediği şey bugün halkın dilinde dolaşarak destana dönüşmüş:

Gece râz-ı dili mahfîce arz itmiş idim yâre

İşitdim ki bugün halkın dilinde dâstândır bu

En çok güvendiği, sırlarını döktüğü en sevdiği kişi bu vefasızlığı gösterirse Said Paşa kime nasıl güvensin! Yâr deyip bağrına bastığı sevgilisi ellere şenlik aralarındaki sırrı düşmancasına ifşâ ederse, düşmanı ne yapmaz! Onun gibi dostun olacağına hasmın olsun daha iyi; başkasına ne gerek var! Şair Necâtî’nin dediği gibi:

Âdeti hûbların cevr ü cefâdır ammâ

Bana ettiklerini kimselere etmediler

Huyları kurusun, onların âdeti âşıklarına eziyet edip sıkıntı vermekten başka bir şey değildir. Öyledir amma diyor şair, bana yaptıklarını şimdiye kadar kimselere yapmadılar. Ne yaptıysa artık! Öyle mi peki? Diyarbekirli de, Necâtî de bu konuda yalnız değil. Çelebizâde Âsım Efendi’nin başı da aynı dertten muztarip. Onun da sevgilisi vefasız çıkmış, zavallının ipliğini pazara çıkarmış. İkimizin arasında kalsın diyerek açtığı sırlar meğer çarşaf çarşaf ortalığa dökülmüş. İki taraftan biri böyle olunca, halkın dedi-kodusu da bu aşka dair olurmuş. Ben Âsım Efendi’nin yalancısıyım:

Hep hüsn ü aşka dâir imiş güft ü gû-yı halk

Dillerde hep dâstân imiş esrâr sandığım

“Dünya tükenir yalan tükenmez” misâli, sevenin sevdiğine ilân-ı aşk etmesi de bitmez. Ya sonrası! Cihan tükense tarafların birbirine aşkı ve muhabbeti de tükenmez. Öyle ki tarafların dilini kessen de tükenmez. Nev’î Efendi’nin sözü bu:

Zebân kesilse kesilmez lisân-ı aşk u muhabbet

Cihân tükense tükenmez beyân-ı aşk u muhabbet

İşte insanı baştan çıkaran aşk ve muhabbet belâsı böylesine güçlü ve canlıdır. Öylesine güçlüdür ki acayip bir şarap olan bu muhabbeti kim içerse aklı başına gelir. Dikkat! Aklı başından gider demiyor, aklı başına gelir diyor şair. Akılsız ve beyinsiz zahid bu aşk ehlinin zevkinden ne anlasın! Şairine kimsenin itiraz edemeyeceği bu söz Fuzûlî’nin:

Zâhid-i bî-hûş ne bilsin zevkini aşk ehlinin

Bir aceb meydir muhabbet kim içen hûş-yâr olur

Şairlerle zâhidler arasındaki kavgayı biliyoruz ve üzerinde çok durduk. Rind-meşrep bu adamların en çok nefret ettiği kimseler kim derseniz, bütün oklar zâhidleri gösterir. Yani rindlerin yaşayışını gemleyen din adamları topluluğu. Çünkü serazat yaşayışlarının önündeki en büyük engel onlardır. Güya kendileri dinin özünü kavramış da, din adamları kabukta oyalanıyormuş. Onlar da şairleri sapkın ve yoldan çıkmış olarak görüyorlar. Biri (Nâbî) birinin yüzüne karşı:

İhlâsın olmayınca Hudâvend-i âleme

Ey zâhid-i gabî ne okursun namâzda

diye soruyor. Hâşâ kaba ve görgüsüz zâhidi münafıklıkla suçluyor. Öbürü (Nahîfî) bu suçlamanın altında kalır mı hiç! Aşk kitabının hükmünü işaret ediyor:

Hükm-i kitâb-ı aşk ile öldür sevâba gir

Ey bî-vefâ eğer seni sevmek günâh ise

Bu lügâzın sırrını şimdiye kadar kimse halledemedi. Hepsi de altında kaldı. Aşk denilen şey ne menem bir şeydir ki tarif edilmez. Muhabbet dersinin verildiği sınıfta âşıkın karşılaştığı meseleleri ben nasıl halledeyim diyor Şeyhülislâm Yahya Efendi:

Ders-i aşkın müşkilin Yahyâ nice halleylesin

Söyleyenler hikmetin bilmez bilenler söylemez

Çünkü diyor şair, bu aşk ve muhabbetin hikmetine vâkıf olanlar söylemez, söyleyenler de onun hikmetini dile getirmez. Her daim aşkından şekvâcı olan âşıklara oh olsun! Hem onsuz olmaz diyorlar hem de dert yanıyorlar. Şirin’in aşkı olmasa Bîsütun dağını ohlaya poflaya delmeye çalışan, fakat bir adım dahi yol alamayan o dağ delisi Ferhat’ı kim tanırdı? Osman Nevres Efendi böyle tarif ediyor Ferhat ile Şirin’in aşkını:

Aşk-ı Şîrîn eyledi meşhûr yoksa kimseler

Bilmez idi Bî-sütûn dağında Ferhâd olduğun

Nevres Efendi ne kadar Şirin’ciyse, Ziya Paşa da o kadar Ferhat’çıdır. Paşa’ya göre Ferhat aşkı yüzünden dağları değil delmek, içinden bir âh çekerek yerle bir etmiştir:

Yıkardı Kûhken âhıyla dağlar, duymadı Şîrîn

Aceptir gâh söz taşa geçer insana kâr etmez

Ferhat bir âh ile dağları yıkmış devirmiş de, sevgilisi Şirin’e derdini anlatamamış. Tuhaftır, bazen taşlara kayalara söz geçirmek mümkün olur da, insanlara söz anlatmak imkânsız hâle gelir. Sen âhın gücünü çok da küçümseme. Şairin dediği gibi, biz bu meydanda yenilmez görünen nice atlı askerin bir sıkımlık canının okla alındığını gördük. Ama bu öyle bir ok ki sert ağaçtan yapılmış değil, insanın tâ içinden gelen âhın can yakıcı okudur.   

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir