Ahmet Şevki Şakalar:1976 Kahramanmaraş/Elbistan doğumlu. Liseden sonra bir grup arkadaşıyla “Tebessüm” dergisini çıkardı.(2 sayı) Gazi Üniversitesi / Kırşehir Eğitim Fakültesi / Türkçe Öğretmenliği mezunu. Üniversite yıllarında “Kırlangıç” dergisini çıkardı. (4 sayı) Üniversiteden sonra Kahramanmaraş merkezli “Ökkeş’in Heybesi” e-dergisini çıkardı. (5 sayı) Yayımlanmış Eserleri: Kayıp Kişilikler Parkı (Öykü-2016), Taş ve Öfke (Deneme-2020),Sevda Durağı (Öykü-2020), Bahtiyar Yokuşu (Öykü-2024).
YAVUZ BALI: Ahmet Hocam Merhabalar, bu söyleşi için vakit ayırmandan dolayı çok mutluyum. İlk sorumu şöyle sormak isterim: Hayata bir Müslüman olarak tahammül edebiliyor musunuz? Sizin yazma sürecinizde hayata tahammül edemeyişin bir payı var mı?
AHMET ŞEVKİ ŞAKALAR: ‘Tahammül’ yük taşıyabilme, dayanabilme ve dayanma gücü demektir. Peygamber Efendimiz(s.a.v) de “İnsanların en hayırlısı, insan içine karışan ve onlardan gelebilecek eziyetlere sabredendir.” diyor. Bir insan olarak hatta bundan daha önemlisi bir kul olarak hayatı anlamlandırmak ve Ayşe Şasa’nın dediği gibi Tanrı’ya güzel bir hikâye anlatabilmek, bizden sonrakilere de anlamlı hikâyeler bırakmak istiyorum. Bütün kimliklerimizden sıyrılıp kendimizi ifade etmenin yegâne yoludur Müslümanlık. Müslümanca yaşamak, okumak, yazmak, temaşa etmek ve hayatı anlamaya, anlamlandırmaya çalışmak… Müslümanlık, incelikli, hassas, sorumlulukla yaşamayı; iyiyi, güzeli aramayı ve onları çoğaltmayı nasihat eder. Müslüman yazarın hayata bakışı, okumaya ve yazmaya yüklediği anlam da bu yönde olmalıdır. Şimdi asıl cevaba geçelim Yavuz, dünyaya tahammül etmekte zorlanıyorum. İnsanı fıtratından git gide uzaklaştıran olaylar ve gelişmelerden endişe duyuyorum. Gazze’de İsrail, dünyanın gözü önünde sistematik bir soykırım yapıyor ve ben hiçbir şey yapamadan, çaresizce izliyorum. Doğu Türkistan’da uzun yıllardır kardeşlerimize asimilasyon, baskı ve zulüm yapılıyor. Onu da tüm dünyayla birlikte izliyoruz. İnsanı makineye dönüştüren sistemler ve onu istatistiklerde bir rakam olarak gören anlayışlara karşı mücadele etmek zorlaşıyor. Dünyadaki gelişmelere doğru tavır koyacak, kendi sesinin yankısını duyurabilecek, adalet, insan haysiyet ve şerefini savunacak daha doğrusu Nuri Pakdil’in ifadesiyle “insanı insana karşı savunabilecek”lerin sayısı azalıyor. Tek tip tercihler, zevkler ve düşünce yapıları olsun isteniyor yeni dünya düzeninde. Farklı düşünen, aslında o öyle değil, bir de şöyle bir şey var, ben böyle düşünüyorum, diyenler; aykırı, düzen bozucu ve fabrika hatası anlayışıyla dışlanıp adeta yok edilmeye çalışılıyor. Benim yazma sürecimin elbette bunlarla ilgisi var. Yazmaya başlamanın en büyük sebeplerinden birisi “Yaşadığımız dünyada bir şeyler ters gidiyor, aslında olayların bazıları anlatıldığı, göründüğü gibi değil, bu konularda ben de farklı bir şeyler düşünüyorum, bunları kendimce ifade edebilirim.” düşünceleridir. Yakın ve uzak coğrafyalarda bütün oyunlar ve planlar, zayıf, mazlum toplumların çilesi ve dünyaya hükmetmeye yeminli grup ve dev ekonomilerin gücünü artırmak üzerine yapılıyor. “Taş ve Öfke” kitabımda hayat kaosunun içinde kendini sorgulayan, ayakta kalmaya çalışan ve fıtratını koruma mücadelesi veren insanı anlatmaya çalıştım. Dünyaya dayatılan ölçüleri, kültür ve düşünce savaşlarını, yayılmacı politikaları ve bu hengâmenin ortasında varlığını, var olma sebeplerini korumaya çalışan mazlum coğrafyaları da anlattım. Dünyada yaşamak zor; okuyan, yazan ve düşünen insanların yaşaması daha da zor.
YAVUZ BALI: Çocukluğumuzda masallarda yer alan ve geceleri uykumuzu kaçıran canavarlar vardı. Babaannem rahmetli de bana Tantan Kabacık’ı anlatırdı. Cazı Garısı veya Tantan Kabacık çocukluğumuzun nerelerini dolduruyorlar size göre?
AHMET ŞEVKİ ŞAKALAR: Anadolu efsaneleri, hikâye ve masallarında birçok korku imge ve figürleri -bölgesine göre farklılık da gösterebilen- vardır. Çocukların bahtına bazen Tantan Kabacık bazen de Cazı Garısı düşüyor. Bu korku öğeleri içinde bulunduğu toplumun zihin haritasından beslenerek ortaya çıkıyor, söze ve yazıya yerleşip hayatımızın bir parçası oluyor. Kimi zaman da erken uyumayan çocuklara anlatılıp etkili bir uyku düzenleyici vazifesi görüyor. Cazı Garısı gibi korkutucu imgeler, çocukların zihin dünyasında başka başka hikâyelere dönüşüyor. Çocuklar, kurmaca ve gerçekliğin arasında dengede durmaya çalışıyorlar. Hikâyenin güzelliklerinden biri de bu korkunç ve ürkütücü varlıkların; birtakım sanatlar ve betimlemelerle okuyanların ve dinleyenlerin gözünde kanlı canlı kahramanlara dönüşmesidir. İyiler, kötüler, zıt kahramanlar, hayret, korku ve heyecan oluşturan öğeler anlatı odaklı sözlü edebiyatımızın olmazsa olmazlarıdır.
YAVUZ BALI: Nüfusa önceden geç kayıt yaptırma meselesi ile ilgili geçenlerde bir köylümüz demişti ki falancanın üç numarayı babası nüfusa geç yazdırmış. Çünkü ona gelene kadar bir ve iki numara kız imiş. Ardından bir çocuğu erkek olmuş ve ölmüş. Ölen erkekten sonra bir erkek daha doğmuş. Bu da ölür diye geç yazdırmışlar. Bir de ihmalkârlıktan geç yazdırma durumu var. En garip hikâyelerden biri de nüfus memurunun arada bir köye gelip kaydı olmayan çocukların her birini 1 Ocak diye kaydetmesi ve doğum günü 1 Ocak olan birkaç nesil… Kimliksiz miyiz, sorusunu toplumsal bağlamda sormak istiyorum. Sizce Tanzimat’tan bugüne kadar kimliksiz miyiz? Ya da ne zaman hangi nüfusa kayıt olacağız veya olduk? Ne dersiniz?
AHMET ŞEVKİ ŞAKALAR: Anadolu’da özellikle büyük yerleşim yerlerinin dışında kalan kasaba ve köylerde ‘nüfusa düşmek’ diye bir kavram vardı eskiden. Bu çocuğun nüfus müdürlüğünden nüfus cüzdanı da denilen bir kimlik kartını alması anlamına geliyordu. Yıl ibaresinden önce gelen gün ve ay kısmının 01.01 olması bahar, yaz ve güzün doğan çocukların ortak kaderi, birlikte üşümesi ve kara kış kardeşliğidir bence. Çocukluğumda karşı köyden bir Hüseyin amca vardı. Hüseyin amcanın belirgin özelliklerinden biri çocuklarını bir yaş büyük yazdırmasıydı. Sebebini erkeklerin askere erken gitmesi; kızların seçimde kullanacakları oyları erken kullanmasıymış öğrendiğim kadarıyla. Benim doğum tarihim de yanlış yazılmış; 01.01 değil 03.05 Tahminimce nüfus memuru kolay söylensin diye bu şekilde yazmıştır. Benden önceki çocuk olan ablamdan yaşça büyük yazıldığımı liseden sonra bir başvuru için vukuatlı nüfus kayıt örneği aldığımda öğrendim. Senin anlayacağın çocukluğumuzun her sayfası ayrı bir vukuat. Anama sordum çocukken ben ne zaman doğdum diye. Verdiği cevabı hiç unutmam: Kışın en çatçatılı yerinde. Kışın en çatçatılı zamanı, bizim oralarda aralık, ocak falandır. Çok severim ben bu tabiri. Belki de anamın Anadolu irfanıyla örülmüş doğal takviminin ifadesi olduğu için. Kitap söyleşilerimde doğum tarihimi söylerken arada duraksıyorum. Doğum tarihi 01.01 olan bütün çocuklarla üşüyorum, donakalıyorum. Benim de kimliğim -o zamanki ifadeyle nüfusa düşmem- ilkokulu bitirip diplomamı almam için gerekli olduğunda çıktı. Nüfusa düşmüştüm, dünyaya fırlatılmıştım sanki, hayatın ortasındaki kaosta kaybolmam, görünmez olmam artık mümkün değildi. Adımı ilk defa resmi bir belgenin üzerinde görmek ürkütmüştü beni. Ben artık dünyalıydım ve devletle tanışmamın ilk belgesi bu mavi nüfus cüzdanıydı.
Kimliksizlik meselesine gelince şunu söylemek isterim: Biz, Batılı toplum değil Doğulu toplumuz. Duygularıyla yaşayan ve çoğunlukla da duygularıyla düşünen bir toplumuz. Efsane, masal, hikâyeleriyle sözlü ve yazılı edebiyata ilmek ilmek işlenmiş bir kültürün çocuklarıyız. Evet, Tanzimat’tan bu yana kimliksiz miyiz? Değiliz elbette ancak baş dönmemiz ve kafa karışıklığımız; inanç – millet – devlet çerçevesinde duracağımız yer ve istikametimiz konusunda devam edegelmiştir. Osmanlının son dönemlerinde başlayan bu kafa karışıklığı ve baş dönmesi cumhuriyetle birlikte hızlanmış, zamanın eğitim ve kültür politikaları toplumun geçmişle bağını zayıflatmak hatta koparmak üzerine planlanmıştır. Nuri Pakdil’in tabiriyle Batı’ya bakmaktan boynu tutulan bir zihin pratiği var olagelmiştir. Görünüşe bakıldığında yüzünü Doğu’dan Batı’ya çeviren ancak Batı’nın da Müslüman oluşumuzdan dolayı içine almadığı trajik ve anlamsız bir süreçte debelenip duruyoruz. Türklük ve Müslümanlıkla bütüncül bir karakter oluşturup geçmişiyle, inancıyla barışık bir gelecek inşa etmek üzerine kurulu net bir kimlik inşa etmek ve onu korumak üzerine çalışmalıyız. Ne zaman nüfusa kayıt olacağız? Efsanelerimize inanmaya başladığımızda, masallarımızda iyinin kötüye galip gelmeye devam ettiğinde, türkülerimize ağladığımızda, Hz. Ali’nin (r.a.) cenklerinde Zülfikâr’ın kınından çıktığında yaşadığımız heyecan sürdüğünde, mirâciye okunurken hüzünlendiğimizde, Muhammed Ali’nin rakibini nakavt ettiğindeki sevincimizi bulunca kimliğimizi bulup nüfusa kayıt da olmuş olacağız. Cevabını arayan bir soru daha var: bu kimlikle nerede duracağız? Orta Asya ‘nın bozkırı, Mekke’nin yetim çocuğu, okumak ve hayatımıza çokça tatbik edilesi Mushaf ve yurt edinip mayalandığımız, kök saldığımız Anadolu denklemiyle birlikte kanaatimce.
YAVUZ BALI: Hikâyelerinizde böyle bir yöresel ağza yaslanma durumu var yer yer… Bazı yerlerde beni anlatıcının samimi olduğunu gösterme noktasında ikna edip gülümsetiyor o cümleler. Bu tavır Natüralistler’den çok farklı ve çok güzel. Yöresel ağza yaslanmaktaki maksadınız tam olarak bu mudur? Yoksa farklı bir maksat güdüyor musunuz?
AHMET ŞEVKİ ŞAKALAR: Kurmacanın doğasında olan bazı şeyler var. Yer, mekân, zaman ve biçim özelliklerinin ortasındaki insanın ruhu, duygu ve cümleleriyle uyumlu olmalı, ödünç veya eğreti durmamalı. Her zaman başvurduğum bir yöntem değil bu. Hikâyenin bağlamına sadık kalmak veya okura onu bütün yalınlığıyla hissettirmek için zaman zaman bunu tercih ediyorum. Kahraman, eti eliyle yerken daha sahiciyse onun eline çatal bıçak vermiyorum.
YAVUZ BALI: Kahramanlarınızın bazıları sebepsiz hüzünlenen kimseler. Bu bana çok tanıdık geliyor ve kendimi o kahramanın yerine koymama vesile oluyor. Neden sebepsiz hüzünleniyor, öykülerde bile Ademoğlu?
AHMET ŞEVKİ ŞAKALAR: Hüzün ki en çok yakışandır bize, der Hilmi Yavuz. Sebepsiz yere ben de hüzünleniyorum. Enteresan bir varlık insanoğlu. Yakınlarımın cenazesinde ağlayamıyorum; sinemada film izlerken ya da arabada bir türküye yakalandığımda hıçkıra hıçkıra ağlıyorum. Hikâyelerimin birçoğunda hüzünden beslenen ve hüzünle yürüyen kahramanlar var. Doğrudan yapmıyorum bunu. Okura dolaylı yoldan hissettirebiliyorsam ne mutlu bana. Okuru üzmek değil niyetim, hüzün sarmalına almak onu ve hikâyeyle birlikte yürütmek. Peygamberimiz, vahiy gelmediği zamanlarda hüzünlüydü. Paha biçilemez kütüphaneler yakıldığında, Bağdat harap olduğunda Bağdatlılar hüzünlüydü. Kudüs, esaret altındayken Selahaddin Eyyubi kendine gülmeyi yasaklamış, hüzünlüydü. Bugün Kudüs’ün hâli hüzündür, Gazze başlı başına hüzündür. İleride hüzünlü hikâyelerin yazarı olarak anılmak istemem ancak şu da var ki hüznü seviyorum, hüznü yaşıyorum, metinlerde bunu yaşatıyorum ve itiraf etmeliyim ki hüzünden besleniyorum. Hüzün bize yakışıyor mu?.. Bilemiyorum.
YAVUZ BALI: Gelecek Toprakta adlı hikâyenizi okuyup bitirdiğimde Müslüm Gürses’in “Meselem” şarkısı aklıma geldi. Sizce de Servet-i Fünun’dan beri meselemiz yeryüzü ve gökyüzü mü? Bu noktada Şakalar hangi cenaha yakın?
AHMET ŞEVKİ ŞAKALAR: Gelecek Toprakta, sürpriz bir sonla biten kampüs hikâyesi. Bir gencin nahif bir aşk yolculuğu da diyebiliriz. Öğrenci evi, vizeler, finaller, amfiler, yaz okulunda alınan dersler, Türk’ün İngilizce’yle derin, bitmeyen imtihanı, idealler, gerçekler, hayal kırıklıkları…
Soruna gelince yeryüzü ve gökyüzü arasında bir yerlerdeyim. Yeryüzüne daha yakınım. Bir şehrin en çok mezarlıklarını gezmek isterim. Yerin altındakilerle sohbet güzeldir, anlaşmak, dost olmak kolaydır. Ayağım yere bassın. Yerden kesilmesin istiyorum. Arzın kalbini delen cümleler kurmak, sesimin arş-ı alaya ulaşmasını istiyorum. Toprak insana ölümü en fazla da insanın kendisini hatırlatıyor. Çocukluğumda Âşık Veysel’in toprakla ilişkisine çok uzun zaman kafa yormuştum. Dost dost diye nicesine sarıldım/Benim sadık yârim kara topraktır.
Bir de gökkubbenin altında söylenmemiş söz yoktur, meselesi var. Burada üslubun yani yiğidin yoğurt yiyişinin önemi ve gerekliliği ortaya çıkıyor. Yeni bir şey söylemek veyahut eskiyi kendimize has bir söyleyişle anlatmak… Sanatın sürekliliği ve güzelliği biraz da bu değil midir?
YAVUZ BALI: Bir diğer sorum şu: İnsanın eşya ile olan bağı nasıl olmalı? Siena, Nazife’nin yerini tutabilir mi? Lüks ve ulaşılması hayal olanla, elde olan arasında kıymet bakımından sizce nasıl bir fark var?
AHMET ŞEVKİ ŞAKALAR: Uzaydaki Siena’nın yazılış süreci biraz ilginçtir. Uzun yıllar önce çok moda olan kişisel gelişim kursları ve kitapları vardı. Kurumlar, çalışanlarına bu kursları aldırınca onların birer ticaret, başarı ve iletişim gurusuna dönüşeceğine inanıyordu. O zamanlarda kursa katılan bir arkadaşımdan zihnimde kalan bir cümle, yıllar sonra kafamda yeniden yeşerdi, büyüdü, gelişti, şekillendi ve Uzaydaki Siena ortaya çıktı. Siena, bu hikâyede elindekinin kıymetidir. Elindekinin kıymetini bilmediğinde insanın düşeceği durumların metaforudur. İnsan eşyayla ölçülü bir ilişki biçimi geliştirebilmelidir. İhtiyacın kadar ve yorganının uzunluğu kadar. Yani demek istiyorum ki hanımın bilezikleri ve eşten dosttan borç alınarak alınan bir ev, araba, baba mirasıyla, kredi veya çekilişle alınandan daha kutsaldır, değerlidir, insanın kalbiyle daha barışıktır. Hayal mevzusuna gelince; insan hayal kurmalı, hayallerle gerçekler arasında mesafeyi iyi ayarlamalı ancak hayalperest olmamalı. Nazife, kocasının yaslandığı koca bir dağdır ve Nazife’nin bilezikleri de Türk ekonomisinin belkemiğidir.
YAVUZ BALI: Geçmiş geçmiyor diyorsunuz bir hikâyede. Geçmiş ile olan hesabını sizce insan ne zaman kapatabilir? Geçmişle birbirimizden razı olduğumuz rıza makamına ne yolla ulaşırız?
AHMET ŞEVKİ ŞAKALAR: İnsan, geçmişinden kolay kolay kopamıyor. Psikologlar, bu yüzden danışanlarını daha iyi tanımak için onların çocukluklarından başlıyorlar sorulara. Her kitap aslında yazarın otobiyografisinden bir parçadır, sözünü hatırlarsın. Yazarlar aynı zamanda geçmişin o derin birikiminden ve tortusundan çokça beslenerek oluştururlar metinlerini. Geçmişle olan hesabı insan hiçbir zaman kapatamaz. Unutur, yakar, üstüne sünger çeker hesap kapanmaz. Ya da başka bir ifadeyle cebindeki nakdi verir, bir kısmını kredi kartından çektirir, kalanı da deftere yazdırır. Borç sözde kapanmıştır, pazarın ortasında adam karşına çıkar ister borcun geri kalanını. Yara kapanmıştır güya. Kabuk bağlamıştır, ormanda yürürken bir ağaç kabuğu kanatır yarayı, iyileşti sanırsın, izi kalır. Geçmiş, yaradır; iyileşmez, olsa olsa acısı azalır.
YAVUZ BALI: Kitabınızı Allah iman Kur’an selameti versin. Babanıza ithaf ediyorsunuz. Baba temi hikâyelerinizde de dikkat çekiyor. Baba, Şakalar’ın hayatının neresinde duruyor?
AHMET ŞEVKİ ŞAKALAR: Babam, seksen beş yaşında. Okuma yazma bilmiyor. Anam vefat etti. O da okuma yazma bilmiyordu. “Sevda Durağı” kitabımı ona ithaf etmiştim. “Sevda Durağı” kitabım çıktığında bin kilometre uzaktan onu aradım. Kulakları zor duyuyordu. Yüksek sesle, yeni kitabım çıktı ve onu sana ithaf ettim, dedim. Zar zor duydu. Yaklaşık on saniye sessiz kaldı. İthaf kelimesi yerine hediye, armağan mı deseydim, diye düşündüm. Belki de ‘ithaf’ kelimesi ne demek diye düşünüyordu. Pişmandım o kelimeyi kullandığım için. O on saniye sessizlikten sonra “iyi ya oğlum, iyi yapmışsın” dedi. Bu sefer ben sessizliğe büründüm. Anam, anlamadığı bir şeye öylesine cevap vermişti. Diğer taraftan haklıydı da. Çünkü oğlu onun için kötü bir şey yapmış olamazdı.
“Bahtiyar Yokuşu”nu elime alıp babamı aradığımda ise baba bu kitabı da sana ithaf ettim, demedim. Sırf o on saniyelik derin sessizliği yaşamamak için. Armağan ettim, hediye ettim, falan dedim. Babam, hayatında böyle bir şeyle ilk defa karşılaşıyor ki on saniye kadar bekledi. Yine çok yaraladı beni o sessiz on saniye. Saatler geçti sanki. Sonra sakince ‘sağ ol’ dedi. Sağ oldum.
Babalar, genellikle susarak veya yutkunmayla konuşurlar. Yazmaya ilk başladığımda bende bu kadar ağırlıkta değildi anne baba kavramı. Sonra yıllar geçtikçe arttı bunun etkisi üzerimde ve metinlerimde. On saniye, bende çok uzun bir zaman dilimine tekabül eder. Babamı gittikçe daha iyi anlıyorum. Buna suskunluklarım ve yutkunmalar şahittir.
YAVUZ BALI: Kitaptaki hikâyelerinizde iç ses hep sizi kontrol eden, frenleyen veya silkeleyen, hareketlendiren bir unsur olarak görünüyor. Gündelik hayatta da böyle mi? İç ses sizin için bir müteharrik unsur, bir el fireni veya bir retarder midir?
AHMET ŞEVKİ ŞAKALAR: Bu bilinç akışı ve iç monolog teknikleriyle açıklanabilir. Bilinçli olarak yapmıyorum bunu. Hikâyenin yazma havasına girdiğimde bırakıyorum kendimi. Benim yazı tekniğimi üç kelimeyle anlatmak istesem şunu derim: Yazı havasına girmek. Metnin biçim ve içerik özelliklerinden kopmamaya çalışarak o iç ses dediğimiz büyülü refikim, içimde bir yerlerde benimle yürümeye başlıyor. Ona çok müdahil olmamaya ve onun sahiciliğini ortaya çıkarmaya çalışıyorum.
Gündelik hayatta da böyledir. İç sesim bir yol arkadaşımdır. Bana rehberlik eder, beni durdurur, bana acaba dedirtir, geri adım attırır, beni sorgular, konuşur benimle.
YAVUZ BALI: Yusuf, Züleyha, İbrahim, Hacer vb. isimlere; Sezai Karakoç, İsmet Özel gibi şairlere; Pir Sultan, Yunus, Karacaoğlan vb. âşıklara; Gönül Dağı, Cerrahpaşa, Dilfez vb. türkülere metinlerarasılık bağlamında çok göndermelerde bulunuyorsunuz. Bütün bunlar Şakalar’ın beslendiği kaynaklardır diyebilir miyiz?
AHMET ŞEVKİ ŞAKALAR: ‘Bir hikâyecinin en güçlü beslenme kaynakları Kur’an-ı Kerim’deki kıssalar ve peygamberimizin hayatı’ demişti uzun yıllar önce Duran Boz. Ben bunlara peygamberler tarihini, mitolojiyi, Doğu masallarını, Türk ve Batı klasiklerini ve günümüzde çağdaşımız olan büyük yazar ve şairleri de ekliyorum. Yaşadığımız ve bize yakın olan coğrafyaların duygu, düşünce dünyasını yansıtan edebi, tarihi ve felsefi metinlerinden, sinema, müzik hazinelerinden istifade etmeye çalışıyorum. Türklerin ve Müslümanların kader çizgisi de olay ve durum örgülü metin çalışan yazarlar için çok ilham vericidir. Türkiye’nin dağlarını, nehirlerini, ağaçlarını ve kuşlarını seviyorum. Bu memleket için kalem oynatmış, türkü yazmış, bestelemiş, film çekmiş herkesten öğreneceğim bir şeyler var. Bu memleket, acılarıyla, sevinçleriyle ve güçlü kültür hafızasıyla Türkiye’dir.
YAVUZ BALI: Kitabınızın adı “Bahtiyar Yokuşu” bir hikâye başlığı değil. Neden Bahtiyar Yokuşu? Parklar, Duraklar ve Yokuşlar bağlamımda size göre Şakalar’ın hikâyesi ne yönde evriliyor?
AHMET ŞEVKİ ŞAKALAR: Genelde birden çok hikâyeden oluşan dosyalarda bir metnin adı kitabın adı olur. Ben öyle bir şey yapmadım. Bahtiyar Yokuşu, kitaptaki metinlerden birinin adı değil. Metinlerden birinde geçiyor. Okuru biraz heyecanlandırmak biraz da zahmete sokmak istedim, nerede bu Bahtiyar Yokuşu hikâyesi diye.
Lafı uzatmayalım, Bahtiyar Yokuşu, 6 Şubat 2023 Kahramanmaraş depreminde yıkılan şehrin tarihi sokaklarından biri. Çok hüzünlendirmişti beni depremden sonra şehri gezerken. Oralıyım ben. Hikâyelerimin ilkleri oralarda yeşerdi. Metinlerimin nüveleri orada oluştu. Bir de şu var: aynı depremde vefat eden Kahramanmaraşlı genç şairlerden, can dostum İbrahim Kenger’le Bahtiyar Yokuşu’nda uzun yürüyüşler yapardık, sohbet ederdik. İbrahim’e ve yıkık Maraş’a bir vefa borcu olarak bu ismi önerdim editörüm Ali Işık ve yayıncım Abdurrahim Karadeniz’e. Onlar da çok beğendiler bu adı. Şöyle de bir şey var: Bahtiyar Yokuşu adını Kahramanmaraş’ın deprem hüznüyle, Şair İbrahim Kenger’le ve benim yazı serüvenimle bütünleştirdiğim için değerli buluyorum.
YAVUZ BALI: Esasında kitapla ilgili çok sorulabilecek soru var ama sizin için 13 soru hazırladım. 13 numaralı koltuk, Fatih’in Babası’nı anlattiğınız hikâyede “anlatıcı yolcuya” denk geldiği için böyle yapmayı uygun gördüm. Son sorum olarak okura, hekayatçılara birkaç söz olarak ne söylemek istesiniz?
AHMET ŞEVKİ ŞAKALAR: Yaşadığımız dünyada ve şehirlerde birçok hikâye saklı, anlatılmayı, yazılmayı ve kendi imbiğimizden geçmeyi bekliyor. Hikâye avcısı değiliz fakat hikâyeler bizi bir şekilde arayıp buluyor. Yazmaya değer her şeyin üzerinde düşünüp iyi bir metin oluşturmaya çalışıyoruz. Yazdığımız metinler hangi zamana dayanabilecek? Yüzyıllarca okunacak mıyız yoksa bir süre sonra edebiyat tarihinin tozlu raflarında unutulup gidecek miyiz? Bunu okuyup yazmadaki çalışma ve ısrarımız ve zamanın hakemliği tayin edecek. Bize düşen arkasında duracağımız metinler üretmek, yaşadığımız çağa şahitlik etmek, hayret, merak ve öğrenme azmimizi kaybetmemek, okuru yakalamak, okuru kazanmak, okuru aldatmamak, gerçek okurun masasına bütün sadeliğimizle misafir olabilmek…
Yazarak yaşamaya, yaşayarak yazmaya devam etmek…
YAVUZ BALI: Bu güzel söyleşi için çok teşekkür ediyorum. Allah yolunuzu açık ve aydın eylesin.
AHMET ŞEVKİ ŞAKALAR: Ben teşekkür ediyorum. Cümlemizin inşallah.
