1893-1967 yılları arasında yaşayan Ali Fuad Başgil, Osmanlı’nın son neslinden olup, devletin zor zamanlarında Batıda okuttuğu ve döndükten sonra İstanbul Hukuk Fakültesi’nde ve değişik platformlarda kendi alanında şöhret bulmuş hukukçu ve siyasetçilerden biri. 1960’taki askerî cuntanın ardından üniversiteden uzaklaştırıldı ve bir yıl sonra da Samsun senatörü olarak seçildi. Ardından birtakım milletvekili tarafından cumhurbaşkanlığına aday gösterildi. Fakat cuntanın eli silahlı askerleri onu ölümle tehdit ederek vazgeçirdi.

Başgil hatıralarında, böyle bir ortamda, soğuk bir kış günü sorguya çekilip içeri alındığını ve soğuk bir odada derin düşüncelere daldığını söyler. “İçinin vicdan levhasında” iki hayâl belirdiğini, bunlardan birinin “şerrin ve şeytanlığın”, diğerinin “hayrın ve insanlığın hayâli” olduğunu ifade eder. İlk hayâlde şeytan gelip musallat olur: Hayâtın mânâsı yiyip içmektir, hayatı en keyfî bir şekilde yaşamak ve ne gerekirse yapmaktır. Millet ve memleket meselesi sana mı kaldı? Senden evvel çokları bu işlerle uğraştı, ömürlerini senin gibi kahr içinde bitirdi. Düşün bir: İstanbul’un en nefis yerinde dayalı döşeli bir evin var, baremin en yüksek maaşını alıyorsun, ye, iç keyfine bak! İnsan dünyaya iki defa gelmez.

En zor zamanında şeytan, Ali Fuad Hoca’nın yakasından bir türlü düşmez: Ömrünün sonlarında olsun sözlerimi dinle: Ok gibi doğru sözlü olma, seni yabana atarlar. Yay gibi eğri ol ki, seni elde tutsunlar. Bu sözler ciğerime bir ok gibi saplandı, diyor ünlü hukukçu. Öyle ya, önümde rahat bir hayatın imkânları dururken başıma niçin düşman topluyorum! Çokları gibi ben de:

İhtilâfâtıyla uğraşmakta dehrin zevk yok

Zevk anın mirsâd-ı ibretten temâşâsındadır

diyerek yan gelip yatabilirdim. Bunca yıllık birikimin ardından, kendi fildişi kulesinden olup bitenleri dışarıdan seyretmeyi vicdanına sığdıramıyor. Ben yapmayacaksam kim yapacak, diyor. Merâmını Muallim Nâcî’nin bu şiiriyle ifade etmeye çalışıyor. Millet onu en zor zamanında okutmuş, kendi çocuklarına hak-hukuk öğretsin diye Batıya göndermiş. Ancak bu, silahı elinde bulunduran azınlık bir mütegallibe sınıfının umrunda bile değil.  

Tanzimat sonrası aydınlar arasında oluşan bu anlayışı Ziya Paşa da tecâhül-i ârifâne ile şu şekilde resmediyor:

İç bâde güzel sev var ise akl u şuûrun

Dünyâ var imiş ya ki yoğ imiş ne umûrun

Tanzimat’tan sonra “alınız ilmini Garbın, alınız sanatını” diye Batıya gönderdiğimiz okumuş yazmışlar hep Ziya Paşa’nın dediği havalarda. Necip Fazıl’ın ifadesiyle, Şinasi’den itibaren Nazım Hikmet’e kadar, vatanlarına ihanete memur Garp ajanı olarak yetiştirilmiştir. Mehmed Akif de aynı yılların görgü tanığı. Bunu en çok hisseden, şiirlerinde en çok dert edinen muztarip şairlerimizden biri. Umudunu Asım(lar)’a bağlayan şair şöyle der:

Çünkü milletlerin ikbâli için evlâdım

Marifet bir de fazîlet iki kudret lâzım

Maddiyat ve maneviyat demek istiyor. Geri kalışımızı, “bir tevhidi eksik” dediği Japonları da örnek vererek buna bağlıyor Safahat şairi. Geçmişte büyük bir millettik ama son üç asırdır terakkiye ayak uyduramadığımızı söylüyor. Ümitvâr olarak kökümüzün sağlam olduğunu, dalların ve gövdenin budanmasının zararı olmadığını, bakarsın bir filizin üstünden yararak yükseleceğini ve fışkıracağını anlatıyor. Yeni nesle, gözünüz yılmadan ve usanmadan Batının ilmine dönün diyor. Ardından da:

O çocuklarla berâber gece gündüz didinin

Gidin üç yüz senelik ilmi sık elden edinin

beytiyle, fen diyârındaki pınarlardan hem için hem o faydalı suları getirerek aynı kaynakları buralarda da açıp kanal oluşturun, diye tavsiyede bunuyor.

Ali Fuad Başgil’in başını yastığa koyarak kurduğu ikinci hayâl, “hayrın ve insanlığın” hayâlidir. Dur, karar vermeden beni dinle der, vicdanının sesi. Eğer biraz önce düşündüğün doğru olsaydı, insanlık bugün hâlâ mağara hayatı yaşıyor olurdu. İnsanlığın bugünkü terakkisi, temiz tıynetli insanların feragat ve fedakârlığı sayesinde olmuştur. Vatana ve insanlığa hizmet etmenin ve vazife duygusuna bağlı yaşamanın bir zevki vardır ki bunun yerini hiçbir şey tutmaz. Üzüntü ve keder gibi, rahat da izafidir. Başkasına rahat gelen bir hayat, sana ıztırab kaynağı olabilir. İnsanlar hep aynı suyun demiri değildir. Ve bereket ki böyledir. Herkes şerrin öğütlerini dinleseydi, yeryüzünde rahat ve saadet kalkardı.

Bu sözlerle teselli bulan Başgil Hoca, “insanlığa karşı borç ve vazifelerini inkâr eden egoist, yaşadığı mantar hayatını hayat sanıyor” dedikten sonra final cümlelerini şöyle kuruyor: “Gittiğin yol hayrın ve insanlığın yoludur. Üzülme, sen mazlumların gönüllerinde yaşayacaksın. Kader levhasının yazısını değiştiremezsin. Herkesin yolunun sonu ebediyettir. Ebediyette ise, erken gidenle geç giden birdir.” Böyle düşündükten sonra diyor Başgil, üzüntüm sona erdi ve başımı öylece yastığa koyup uyudum.

Ne mutlu başını yastığa koyup da huzur içinde uyuyabilenlere. Cümlenin sonunu “ölebilenlere” diye de bağlayabilirdik aslında. Değil mi ki ölüm de uykunun kıyamete kadar süren uzun bir versiyonudur. O huzur ki bazen “gökten belâ yağmur gibi yağsa” başını altına tutmaktır. Hoca sonunda Malkaralı Yahyâ’nın (Nev’î) dediği noktaya geliyor:

Cihânın izz ü câhın böyle iz’ân eyledim ben kim

Eşiğinde kul olmak dehre sultân olmadan yeğdir

Her devirde çoğunluğun başta bulunanların etrafında pervane olduğunu göz önünde bulundurursak, şairin, mütevazı olarak halkın hizasında sıradan bir makama talip olması asıl ve asil bir kahramanlıktır. Anlayacağınız, sırtımdaki ağırlığı attım diyor. Dünyanın bütün yücelik ve makamlarını elinin tersiyle iterek sade bir kul olmayı yeğliyor şair. Ömrü boyunca hiçbir makama talip olmayan Nev’î, müderrislikten emekli olarak söylediğini kendi hayatında da uygulamış bir muztariptir. Galib Dede’nin de dediği gibi:  

Çekilenler kalır Es’ad bu cihân içre hemân

Vakt-i şâdî de gelir mevsim-i mihnet de geçer

Hangi mevkide bulunursan bulun, hangi imkânı elde edersen et, sahip olduğun bütün bu şeyler gün gelir elden çıkar. Sabredersen mutlu olacağın günler de gelir, içine düştüğün musibet ve sıkıntılar da geçer. Yarının garantisi yok. Sahip olduğumuz bütün bu yükler, dünya nimetlerinin önünde iki büklüm olmaya değmez. Kimse Diyarbekirli Said Paşa gibi rind yaratılışlı değil ki! Ne diyor Diyarbekirli:

Baş eğmemişim kimseye dünyâ içün aslâ

Dünyâda Said anın içün derd-i serim yok

Said Paşa’nın gamsızlığı Abdülhak Hâmid gibi değil. Hâmid’inki bohem bir hayat ve gününü gün etmeye çalışan bir sanatçı serazatlığı. Bunu anlatmak istemiyor mu şu beytinde:

Kayd-ı mâzî ve derd-i istikbâl

Olmayınca gelir saâdet-i hâl

Başgil’in ifadesiyle, “yeryüzünde rahat ve saadet”in varlığını biraz da herkes için huzurunu kaçıran fedakâr ve feragat sahibi insanlara borçluyuz. Çok şükür, o insanlar da her zaman ve her devirde vardır. Koca Ragıb Paşa’nın mâzî ve istikbâle bakışı ârifâne ve râgıbânedir:

Fikr-i müstakbel ü mâzîyi bırak ârif isen

Böyledir hâl-i zamân bir var imiş bir yoğ imiş

Hayata “bir varmış bir yokmuş” gözü ile bakan kimse, içinde bulunduğu zamandan ileriye ve geriye baktığında, dünyada kendisine ayak bağı olan şeylerle hiç oyalanır mı!? Dünyada şöyle ya da böyle herkes bir iz bırakır. Ama! Evet, ama nasıl bir iz bıraktığın önemli. Aslolan Ziya Paşa’nın dediği şekilde iz bırakmak olmalı:

Bevvâl-i çeh-i zemzemi lânetle anar halk

Sen Kâbe gibi kendini hürmetle benâm et

Zemzem kuyusunu pisleten kimseyi kim hayırla yâd eder! O kişi dünya durdukça lânetle anılır. Sen öyle bir şey yap ki her yıl ve her mevsim milyonlarca insan senin etrafında dönüp dursun. Kâbe-i muazzama gibi.

Şu yalan dünyada bir gün herkes gider, geride iyi ya da kötü olarak nâmı kalır. Eğer hayırla yâd edilmek istiyorsan diyor Râtib Paşa, elde etmek istediğin şeye ulaşmak için elinden geleni yapmalısın:

Sen mükib ol ki hemân olasın hayr ile yâd

Herkesin kendi gider nâmı kalır dünyada

Hazret-i Adem’den başlayıp kıyamet kopuncaya kadar, son insan ve son canlı yok oluncaya değin olup bitenleri bir şair, filozof edâsıyla dile getiriyor:

Gelir bir bir, gider bir bir, kalır Bir

Kitaplar dolusu gerçeği şair tek bir mısrada özetlemiş. Dünyada herkes ve her şey, o Bir’in birliği ve varlığına borçlu değil mi zaten?!  

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir